Soluğun-Mucizesi

Soluğun Mucizesi

DİMİTRİS SOTAKİS

çev. Yılmaz Okyay Delidolu Yayınları 2014 152 s.

2007 yılı Temmuz ayında Amerika’da başlayan ve mortgage krizi olarak adlandırılan kriz, hızla dünyaya yayılarak küresel nitelik kazanmıştı. Dünyanın birçok ülkesinde emeklilik yaşı yükseltilmiş, kamu çalışanlarının maaşları düşürülmüş, vergiler arttırılmış, özellikle genç işsizlik oranı hızla artmıştı. Krizden en çok etkilenen ülkelerden biri, tarihinin en büyük borç batağıyla Yunanistan’dı. Soluğun Mucizesi, bu dönemde kaleme alınmış olması bakımından, yaşanan ekonomik duruma, edebiyat penceresinden düşülen sosyolojik bir dipnot gibi...

ÖZNUR UNAT

Sotakis’in romanı, ekonomik kriz yüzünden uzun zamandır işsiz olan “isimsiz” ana karakterin gazetede bulduğu iş ilanı ve işin ne olduğunu tam da anlayamadan görüşme yapmak üzere gittiği ofisin bekleme salonunda başlar. Teklif edilen iş “Dairenizi belli bir süre için bize bırakıyorsunuz, biz de size para ödüyoruz.” olarak açıklanır. İmzaladığı iş sözleşmesiyle birlikte, evine birtakım malların taşınmasına onay vermiş olacak, taşınan her eşyadan sonra hesabına para yatacaktır. İçinde bulunduğu ekonomik çıkmaz nedeniyle görüşmenin kendisi kadar tuhaf bu teklife “evet” der.

Anlatı ilerledikçe kahraman, üzerine yığılan onca eşya arasında iyice değersizleşecek, beslenme, uyuma, barınma ve cinsel ihtiyaçlar gibi sadece en temel ihtiyaçlar düzeyine indirgenen bir varlık durumuna düşecektir. Teklifi yapan şirketin bu teklifle neyi amaçladığını merak etsek de kitap boyunca yanıtı net olarak hiçbir zaman alamayacağız. Yazar birinci tekil anlatı dilinin içinde bunun cevabını özellikle vermemektedir. Gerçek hayatta, çalıştığımız kurumlarda da bu böyle değil midir? “Biz, bize bildirilen kadarını biliriz.”  Sistemin içinde bir parça olmak ama olunan bu parçayla, bütünün anlamında neye hizmet edildiğinin bilgisinden yoksun olmak bakımından “yabancılaşma” vurgusu da bulunmaktadır. Endüstriyel kapitalizmden sonrası günümüzdeki sınıfsal değişimin geldiği yer itibariyle “hizmet sektörü” olarak adlandırılan olgunun yarattığı bu yeni durum için Berger’in dediği gibi: “Önceleri emperyalizm ucuz hammadde, emek sömürüsü ve denetlenebilir bir dünya pazarı istiyordu. Bugünse hiçbir değeri olmayan bir insanlık istiyor.” (Berger 2016, 141)[1] İsimsiz, cisimsiz!

Kahramanın, iki derdinin biri sağlığı, diğeri oğlunun feci ekonomik durumu olan annesi için söylediği “annemin benden başka kimsesi yoktu. Gerçekten benden ne beklediğini asla anlayamamış olmama karşın, üzerime neredeyse bir çengelli iğneyle tutturulmuş olan bu kadının beklentilerini karşılamayı başaramayacağım düşüncesiyle zangır zangır titremiştim hep.” (syf. 11) ifadelerinden, tüm öyküde göreceğimiz davranışlarının ne ile biçimlendiğine ilişkin ilk ip ucunu almış oluruz. Beklentiler!

Beklenti baskısını,  kahramanın en yakın arkadaşı olan ressam Dito ve sevgilisi Risa ile olan ilişkilerinin içinde de görürüz. Kahraman işsiz olma durumunun konuşulmasından ölesiye sıkılmaktadır. Dito’yu anlatırken, “Sanatından uzun uzun bahsettikten sonra bana iş konusunda ne yaptığımı sordu. Cebimdeki belgeyi çıkarıp gösterdim. Bak, böyle bir şey işte…” demektedir (syf. 13).  Sotakis’in metne kattığı her karakter beklentilerle dolu toplumsal baskıyı işaret eder. “Bizden beklenenler”, bu beklentiler nedeniyle oluşan “yetersizlik duygusu”, bunun sonucunda yaşanan “kaygı” ve beklentileri nelerden vazgeçerek karşıladığımıza bağlı olarak ortaya çıkan “yabancılaşma” ve bütün bunlara rağmen belki de bir “rahatlama”.

Rahatlama çünkü beğenilmek, sevilmek, değer görmek yani kısaca görünür olma ve onaylanma ihtiyacı günümüz bireyinin başat dertlerindendir. Artık bir iş sahibi olmanın statüsü de büyük ölçüde bunu karşılamaktadır. de Botton statü kelimesinin kökeninin Latince “ayakta duruş” anlamına gelen “statum” fiilinden geldiğini söyler. Statü: Kişinin dünyanın gözündeki değeri, önemi. Yüksek statünün getirileri; para, özgürlük, mekân, rahatlık, zaman ve en önemlisi de başkaları tarafından önemsenmek, değerli insan muamelesi görmek hissi. (de Botton 2005, 7)[2] Son zamanlarda arasının pek iyi olmadığı sevgilisi Risa, bu tuhaf iş teklifini duyduğunda işin tuhaflığına rağmen parayı düşünerek durumu rahat karşılar. “Eğer ücret dediğin gibiyse, turnayı gözünden vurdun.” (syf. 16).

Kahraman sözleşmeyi imzaladıktan hemen sonra, işsiz geçirdiği onca ayın ardından rahatlamış olarak, annesine gider, Risa’yı arayarak coşkulu bir şekilde, birlikte yaşamak üzere ev alma hayalinden bahseder, Arkadaşı Dito’ya yemek ısmarlar. Bu işle birlikte yükselen moralini, geleceğe dair yeniden hayal kurmaya başladığını ilişkiler üzerinden okuruz. İlerleyen sayfalarda eşyaların yığılmaya başlaması ve bununla birlikte kapana kısılmakta olan yaşamında, bu hayallere tutunarak direnmeye çalışacağı için buradaki ruhsal değişiklikler, anlatının içinde önemli bir yer tutmaktadır. 

İlk eşyanın eve gelişini büyük bir özen ve memnuniyetle karşılar. Taşıyıcılara yardım eder. Gelen dolabı merakla inceledikten sonra memnun bir şekilde gülümser. Teslimat sonrası parola gibi söyledikleri, “paralar hesabınıza yatırılıyor,” cümlesine bundan sonraki her teslimatta denk geliriz. Teslimatın hemen ardından, söyledikleri ödemeyi yapıp yapmadıklarını kontrol etmek için soluğu bankada alır. İlk eşyaların nakli boyunca kahramanın memnuniyetini, “kolay kazanç” tanımı üzerinden okuruz. Kolay kazancın getirdiği neşe ve gurur, “peki ama bundan sonrası ne olacak?” sorusunun önüne geçer. Sevkiyatlar devam ederken, evde olmadığı için yapılamayan bir teslimatı, şirket yetkililerinin ev telefonuna bıraktıkları sesli mesajla öğrenmesi, işime son verirler mi korkusunu yaşamasına sebep olur. Güvensizlik tohumları ilk burada filizlenir. Üstelik tam da hayal kurmaya başladığında. Gelen eşyaları karşılamak üzere evde kalmasını gerektiren ve bu yüzden kahramanı önce ev hapsine sürükleyen, sonrasında da sistemin kölesi haline getirecek süreç, artık başlamıştır.

Bu, Debord’un “sistemin içinde kalabilmek, bu yarışın içinde olabilmek için kendini adaman ve köle olman, gösterinin bir parçası olman, yaşayabilmen için ilk şarttır.” dediği durumdur. Kapitalist ekonominin değişmez ilkesi “kullanım değerinin düşme ilkesi” üzerinden biliriz ki; biz ücretli işçiler, hepimiz bu mücadeleye katılmak ya da ölmek durumundayız (Debord 1996, 29)[3]. Giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesinin aldatıcı zenginliğine hapsolduğumuz sürece, beslenme ve barınma mümkün olur. Kahraman eşyalar evine doldukça, beslenmek ve barınmak için, kısaca ölmemek için, bu sistemin parçası olmaya devam etmektedir. Üstelik sistemin parçası olduğunda da elde ettiği yegâne şey beslenmek ve barınmakla sınırlı kalmış bir halde. Artık kelimenin tüm anlamıyla köşeye sıkışmıştır.

“Hayatıma ait kesitlerin, illüzyonuna benzeyen bir düş anımsıyorum.” (s. 70) ifadesiyle anlatmaya başladığı rüyasından, biz de bu sıkışmışlık ve çaresizlik durumunu duyumsarız. Rüyasında, evinde mobilyalar yoktur ve her yer bomboştur. Önce, umudunu kaybetmeden, “acaba Risa’yla yeni evimize taşındık da eşyalar oraya mı gitti” diye düşünür. Şirket yetkililerini görür evin bir köşesinde ama onlar da onu görmelerine rağmen görmezden gelip önemsemezler. Diğer odada Risa ve Dito büyük bir sevinçle bir doğum anını kutsamaktadırlar. “Oluşturdukları çemberin içinde ne gizlediklerini görmek için ayak parmaklarımın ucunda hafifçe yükseldim. Bendim o. Kirli bir bez parçasının üzerinde kanlar içinde, bitkince doğum yapmaya çalışıyordum.” (s. 73) Doğum tamamlanınca insana benzerliği olmayan iğrenç bir yaratık diyerek betimlediği canlı doğar. Risa ve Dito, bu yaratığı sevinçle, eskiden eşyaların olduğu yere atarlar. İstifler gibi! Attıkları yerde, bu yaratıktan yüzlercesi bulunmaktadır. Kahraman ilk defa o an bu rüyayla birlikte, içinde bulunduğu duruma dışarıdan bir gözle bakar. “Çaresizlik ve korkudan titremeye başladım. Yarı aralık kapının önünde, bakışlarım bu karabasana çivilenmiş olarak oturdum.” (s. 73)

Sonraki sayfalardaysa tatlı hayallerin yerini hızla acı gerçeklere bıraktığını izleriz. Annesinin hastalığı ve hastaneye yatışı nedeniyle şirketten izin isteme çabası “şimdiye kadar size ödenen paraların iadesiyle birlikte şirketimizle ilişiğinizi kesebilirsiniz” cevabına toslar. Şirketin, “buyurun gidebilirsiniz, yolunuz açık olsun” kararlılığı, “beni yanlış anladınız” çaresizliği içinde sineye çekilir. Sonrası; yığılan eşyalar, bu yığının içinde yaşam alanı kalmayan kahraman, şirketin denetim sağlamak için evin içine yerleştirdiği bir denetçi ve neticede para karşılığı devredilmiş, gelecek hayaline tutunarak sürdürülmeye çalışılan, eşyadan farkı kalmamış bir yaşam… Evin içinde yaşamaya başlayan denetçiyle olan diyaloğu bu bakımdan önemlidir. “Şirketimizin amacı kutsaldır, yıllardır bu sınıfı korumak için elimizden geleni yapıyoruz. Sizin düşlerinizi canlı tutuyoruz. Yaptığınız iş çok değerli. Bu yüzden bu kadar çok para alıyorsunuz.” (s. 89)

Bir şirketi düşündüğümüzde ve şirketin asli amacı denildiğinde aklımıza gelen, kafamızda dönen olgulardan bazıları vizyonlar ve misyonlar olsa gerek. Genelde insani değerleri ön plana çıkartan anlamlar yüklemenin çok sevildiği bu kısa metinler yani vizyon ve misyonlar, şirketler açısından gelecekte ulaşılması hedeflenen prestijli bir varış noktası, çalışan açısından da şirketi oraya taşımak için payına düşen görevleri içerir. Kutsal amaç! Bu görevleri layıkıyla yaptığımız sürece şirket, hayallerimizi canlı tutar. Halbuki çoğumuzun hayali küçük bir köye gidip balık tutmaksa, yıllarca o hayalin tam tersine bir yaşam geçirdikten sonra, yılmış ve yıpranmış bir vaziyette o köye varmanın manası nedir? Meksika’da bir balıkçı kasabasında geçen hikâyeyi bilirsiniz. Amerikalı zengin iş adamı, balıkçıya daha büyük zenginlik hayalleri ve buna ulaşacak yöntemleri söyler. Ama Meksikalı, hikâye bu ya, sorgulamayı seven bir köylüdür. Amerikalıya, bunları yapınca günün sonunda nereye varılacağını bıkmadan usanmadan sorar. Konuşmanın vardığı yer, Meksikalının o an yapmakta olduğu keyifli balık tutma eyleminin kendisi olur.

Depolanan eşyalar yüzünden, artık nefes almak, yemek yemek için bile yer olmayan o evde, kahraman bir çekmecenin aralığında yaşamaya mecbur kalmışken, dışarıda hayat tüm gerçekliğiyle devam etmektedir. Hapishanede çıkan bir ayaklanma, dışarıdaki dünyayı savaş alanına çevirmiştir. Bunun haberlerini Risa’dan alan kahraman, duyduklarına inanmayarak, rüya olduğunu hatta yalan olduğunu düşünerek, yeni bir kuruyemiş torbası açar ve şöyle der; “Risa’yı öyle alev alev yanan bir yüzle gördüğümde içimden kahkahayı patlatmak geldi. Tüm bunlar bana yalan geliyor.” (syf. 123-124). Bolluk içinde gülünecek bir yalan! “Bolluğun en ilkel ama en anlamlı biçimidir istiflemek.” (Baudrillard 2013, 17)[4] Postman “Bir kültürün ruhunu tüketmesinin iki yolu vardır. Birincisinde kültür bir hapishaneye dönüşürken ikincisinde kültür bir hicve dönüşür. Hakikatin imaja yenik düştüğü bu çağda, her şey eğlenceli bir biçimde sunularak içeriksizleştirilmektedir.” derken ve “İnsanlar neye güldüklerini ve düşünmeyi ne için bıraktıklarını bilmedikleri için bu çağda bir kültürün kahkahadan boğulmasının panzehiri nedir?” diye sorarken, bize özellikle teknolojik gelişmeyle birlikte içinde yaşadığımız toplumsal değişimin ve bu değişimle birlikte düşünmek yerine izlemeyi seçen insan davranışlarını anlatmaktadır. “Tek var olan razı olmadır.” (Postman 2020, 172, 173, 174)[5]

Ürün ve makinaların hızla eskimesi, eski binaların yıkımı, yaşam için elle tutulur, gözle görülür yararı olmayan sahte yeniliklerin çoğalmasının bedeli, istihdamın istikrarsızlığıdır. Bu, ürünlerin niteliksizleşmesinden çok daha önemli bir sorundur. Çünkü toplumda genelleşmiş bir “güvensizlik” duygusu yaratır. (Baudrillard 2013, 34, 35). Yarışta kalan, model olarak önerilen yaşam tarzına erişenler (kitapta kahraman hayalindeki evi alarak o yaşam tarzına erişmeyi ummaktadır.) bunu ancak kendilerini tüketen bir çaba pahasına elde ederler. Sistemin kendini yeniden üretirken tükendiği noktadır bu.

Kahramanımız da kitabın sonunda kendini tüketmiş bir haldedir ve bu yüzleşmeyi yapabilecek ruh durumun oldukça uzağında bir yerde; şirketin cömertliğine ve dünya üstünde bir canlının yaşayabileceği en büyük mucizeyi “soluk almayı” ona yaşattıkları için şirkete minnet duyguları içindedir (s. 147).

Tam da filozof İonna Kuçuradi’nin dediği gibi: “İnsanların robotlaştırıldığı, robotların da insanlaştırılmaya çalışıldığı bir zamanda yaşıyoruz.” İstifçilik dediğimiz bu tüketimin bir başka önemli boyutu da gezegenimizi hızla dolduran atıklardır. Asıl ürettiğimiz nedir? Hiç kullanılmamış eşyalar mı yoksa gittikçe yükselen çöp dağları mı? 

Son sözü, Bauman’a bırakalım:

“Cehalet olmadan bilgi, unutuş olmadan bellek olmaz. Bilmek seçmektir. Bilgi fabrikasında ürün atıktan ayrılır. Bilginin ışığı onu çevreleyen karanlık sayesinde etrafı aydınlatır.” (Bauman 2018, 31)[6]

Soluğun Mucizesi, bizi düşündürürken zihnimizi aydınlatıyor. Tuttuğu ışıkla, içinde yaşadığımız gösteri çağında, sahnenin arkasında neler olduğuna bakmak ve bu sayede neyin ürün neyin atık olduğunu görmek de biz okurlara kalıyor. Edebiyatın içinden sosyolojik bir dipnot olarak.

 

NOTLAR


[1] : Berger, John. (2016). O Ana Adanmış. Metis Yayınları.

[2] : de Botton, Alain. (2005). Statü Endişesi. Sel Yayıncılık.

[3]: Debord, Guy. (1996). Gösteri Toplumu ve Yorumlar. Ayrıntı Yayınları.

[4] Baudrillard, Jean. (2013). Tüketim Toplumu. Ayrıntı Yayınları.

[5] Postman, Neil. (2020). Televizyon: Öldüren Eğlence. Ayrıntı Yayınları.

[6] Bauman, Zygmunt. (2018). Iskarta Hayatlar. Can Yayınları.

 

DEĞİNİLEN KİTAPLAR


John Berger, O Ana Adanmış
Alain de Botton, Statü Endişesi
Guy Debord, Gösteri Toplumu
Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu
Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence
Zygmunt Bauman, Iskarta Hayatlar