Dünüyle bugünü arasında bir ormandır insan

oktay akbal

İnsan Bir Ormandır

OKTAY AKBAL

Doğan Kitap

1950’lerin İstanbul’unda geçen İnsan Bir Ormandır kitabında, 40'larının sonuna merdiven dayamış bir adamın acelesiz günlerini anlatıyor Akbal. Beyoğlu’nun arka sokaklarında gezinip, sinemalarında nefes alırken, meyhanelerinde geceleyip Gezi Parkı’nda şafağı kucaklarken hep sessiz hep yavaş bu adamın geçmişiyle hesaplaşmasını anlatıyor aslında. Geçmiş dostluklar, geçmiş sevdalar, mutsuz bir evlilik ve eve dönülmeyen akşamların yükü ile ağır ağır akıp giden bir kısa roman bu.

LİKYA BADEMCİ

Türk öykücülüğünün en kıymetli isimlerinden Oktay Akbal’ın eserlerinin Doğan Kitap tarafından yeniden basılacağı müjdesi geçen yıl gelmişti. Editörlüğünü Sevengül Sönmez’in üstlendiği Suçumuz İnsan Olmak ve Garipler Sokağı kitaplarıyla başlayan serinin üçüncü kitabı İnsan Bir Ormandır ile Akbal, bir kere daha yıllar sonra rastlanan eski bir dost gibi karşımıza çıkıyor.

Söz konusu modern Türk edebiyatı olduğunda kurucu isimlerin başında gelen Akbal, sıradan kent insanının gündelik yaşamından kesitler sunarken, bunu öyle yalın ve açık bir dille yapar ki, sadece kendi kuşağını değil kendinden sonraki kuşağın da etkisi altına alır. Çünkü kimi zaman yanından geçip, çoğu zaman farkına varmadığımız pek çok şeye dair bambaşka bir bakışı ve üzerine söyleyecek bambaşka sözleri vardır. Sadece hayata ve insana dair değil, doğaya dair de pek çok şey Akbal metinlerinde yeni boyutlar kazanır. Bununla da yetinmeyip sosyal, ekonomik ve politik olanı yazının içine öyle dahil eder ki kayıtsız kalmak mümkün olmaz. Belki bu yüzden gidişata “önce ekmekler bozuldu” cümlesi kadar iyi bir özet daha gelmedi. Diğer yandan Oktay Akbal okumak sıcacık bir dost elini omzunda hissetmek gibi, içtenlikle sarıp sarmalar insanı. Çünkü onun bakışında evvela ve hep dostluk vardır.

1950’lerin İstanbul’unda geçen İnsan Bir Ormandır kitabında 40'larının sonuna merdiven dayamış bir adamın acelesiz günlerini anlatıyor Akbal. Beyoğlu’nun arka sokaklarında gezinip, sinemalarında nefes alırken, meyhanelerinde geceleyip Gezi Parkı’nda şafağı kucaklarken hep sessiz hep yavaş bu adamın geçmişiyle hesaplaşmasını anlatıyor aslında. Geçmiş dostluklar, geçmiş sevdalar, mutsuz bir evlilik ve eve dönülmeyen akşamların yükü ile ağır ağır akıp giden bir kısa roman bu. Hem de geçen zamanın onu başka bir yere götürmeyeceğini bilse de geleceğe dair umudunu her daim cebinde taşıyan kahramanıyla sessiz bir hesaplaşma anlatısı.

Geçmişin insanları, boğazda tutulup da söylenemeyen sözleri, yaşanmak istenip de yaşanamayan hayatları, hatırlananları kadar hatırlanmak istendiği gibi hatırlananları ile bir ormandır insan. Hâl böyleyken, “Sözcükler ne verir neyi anlatır? Şimdi otursak o bana kendi yaşamını anlatsa, ben de başımdan geçen bütün serüvenleri saatlerce dile getirsem, neye yarar? Kimse, bir başkası olamaz. Bir başkasını tanıyamaz. Hem yalan şeyler anlatacağız ne olsa! Kim anlatırken gerçeği dile getirir, gerçeğe yaklaşır? Anlatmasak, kendi kendimize yaşatsak da geçmişte olup bitenleri, yalan olmaz mı gene? Yaşanan, biter gider. Anlatılırken değişir. Hatırlanırken değişir. Yaşayan ben'le, anlatan, hatırlayan ben'ler farklıdır birbirinden.”

Geçmiş ile şimdi arasında bir sek sek oyununa dönüşen kitap, bir akşam vakti başlayıp ertesi sabaha dek süren bir yarım gün kadar olsa da başkahramanının yıllara başkaldırısı aslında. Geleceğe göz kırpan bir başkaldırı. Ancak yanlış anlaşılmasın içinde öfke yok, kırgınlık ve pişmanlık belki… Geçmişin ağaçları arasında dolaşırken, bir tür kendi kendini bağışlanma, kendi kendine bağışlanma ayini gibi sürüyor sayfalar. Ormanın geceyle berabere çöken tekinsiz karanlığından sabahın ilk ışıklarının beraberinde getirdiği umut huzmeleri gibi bir kısa yolculuk oluyor. Okurunu da kendi ormanında yolculuğa çıkmaya davet eden kitaptan geriye ise Akbal’ın hafızalarda fotoğraf olarak kayıtlı duran gülümsemesi kalıyor.