Ġüc’cüg Pirens: Küçük Prenslerden bir prens…

güc'cüg-Pirens

Ġüc’cüg Pirens

ANTOINE DE SAINT-EXUPÉRY

çeviren ve Denizli ağzına uyarlayan Gül Ezgi Karaman Edebiyatist, 2020 131 s.

Denizli Tavas-Acıpayam ağzıyla konuşan bir küçük prens, başka başka dillerde konuşan öteki küçük prenslerin arasına katılıyor...

MUSTAFA ARSLANTUNALI

“Öncelikle çok sabırlı ö’melisin,” de’vēdi dil’gi. “Ġā’şıma geçib aha şurádaki çẹmenlerin üsdüne otū’caksın. Saña gözümün ucuǐlān bak’cēḿ. Āzımdan bî tek kelime çıkme’cek. Çüngü kelimelē bil’umum ya’nıç anñamalağın ġaynağıdī. Hē ötüyɠün azzıcak taha berime otū’caksın.” (s. 101)

İlk bakışta başka bir dil gibi görünüyor değil mi? Oysa bildiğimiz Türkçe işte. Notasyona alışır da Egeli konuşmasını özellikle de Denizli (Tavas ve Acıpayam) ağzını kulağınıza getirirseniz akıcı bir şekilde okumaya başlayacaksınız. Yukarıdaki paragraf, tilkinin Küçük Prense çok sabırlı olması gerektiğini söylediği, hani evcilleşmekten söz ettiği kısım… Tomris Uyar/Cemal Süreya çevirisiyle: “Önce benden biraz ötede çimenlerin arasında oturacaksın. Şöyle. Ben seni göz ucuyla süzeceğim, sen ağzını açmayacaksın. Çünkü sözcükler, yanlış anlama kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınımda oturursun...”

Şive ve notasyon bir yana, Ġüc’cüg Pirens’te çok farklı kelimeler de çıkacak karşınıza: pampır (tren), ağran (koyun), çöğū (diken), arakere (bazen) gibi… Alışıp Ġüc’cüg Pirens’i sesli okumaya başlayınca o kadar hoşunuza gidecek ki yıllar sonra aynı hikâyeyi başka bir coğrafyada işitir gibi olacaksınız, kitâbı okumeye devam edi’vē’ceksiniz!

Gülmeyin. Dile alıştıktan sonra zaten kahkahalarınız dinmeye yüz tutacak. Çünkü Ġüc’cüg Pirens de en az Küçük Prens kadar hüzünlü. Şimdiye dek hep sizi güldürmüş bir şivede bile olsa, aynı metin sonuçta:

“Siz de bakışlarınızı göve çevirin ve kändinize sorun: Ağran çẹçeği yedi mi, yemedi mi? Ihı o zeman nẹ ġâdā çoḳ ĭşeysinin değiştīñi yürēnizin derinliklerinde his’sed’ceksiniz. Bunuñ nẹ denli muhimm ō’dūñu bö’yüg iğsanña kat’iyyen anñeme’ceḳ!” (s. 129)

Bu şive, öteki şiveler gibi, mahkemelerde “yabancı dil” olarak etiketlenen ana diller gibi hep unutuşa bırakılmıştır. Ziya Gökalp’in şu dizelerini bilmeyen var mı: “Güzel dil Türkçe bize / başka dil gece bize / İstanbul konuşması / en saf en ince bize.”

Dil birliğini epey aşırıya götürüp lehçe, şive ve ağız birliklerini de başarıyla gerçekleştiren bir memlekette yerel şiveler onyıllar boyu sadece gülmek, alaya almak ya da eğlenmek için başvurulan folklorik unsurlardan ibaret olageldi. Evet, Özay Gönlüm’ü herkes pek severdi ama kimse de Ege köylerini dolaşırken araba radyosundaki yerel kanalda TRT Türkçesinin yeni kuşak versiyonuna şaşırmazdı… Kürtçe, Lazca konuşanlar apayrı konu, ama Türkçenin içinde bile bir ayrılma vardır: Karadeniz’de, Trakya’da, Ege’de çarşıda, pazarda, sokakta şiveli, lehçeli, ağızlı konuşmalar gürül gürül akarken radyolardan televizyonlardan düpdüzgün İstanbul şivesi yayılıpduru... İkiye ayrılmış bir dünyadır bu: Şiveliler, şivesizler. Gerçek dünya bir yanda, hükümetin, TRT’nin, mahkemelerin, tiyatroların dünyası bir yanda.

Küçük Prens’in “Denizliceye” çevrilmesi, bu dünyalardan birinin resmen görmezden gelinmemesi yolunda atılmış küçük ama önemli bir adım: Kitabı çeviren ve Denizli ağzına uyarlayan Gül Ezgi Karaman, “kültür mirasımız olan Denizli ili ağzını, unutulmaya yüz tutmuş bir kültür ürünümüzü herkesin ulaşabileceği bir kitap ile kayıt altına almak” amacıyla işe başladığını yazıyor önsözde. Bir başka sebep de Eskişehir Anadolu Lisesi Küçük Prens Kitap Müzesindeki Küçük Prens koleksiyon kitaplarına yeni bir dil kazandırma isteği imiş.

Küçük Prens Kitap Müzesine gelince: Uzun yıllardır Küçük Prens’in her dildeki değişik baskılarının koleksiyonlarını yapan Yıldıray Lise, Mehmet Sobacı ve Ali Lidar, bir Küçük Prens Kitap Müzesi açmak üzere bir girişim oluşturmuşlar: 400’e yakın farklı dil ve lehçede 1000’den fazla Küçük Prens!

Müzenin eser sıkıntısı çekmesi söz konusu değil: Telifin kalkmasından sonra Türkçede sayısız yayınevi tarafından basılmış sayısız Küçük Prens çevirisi var artık. Şaka bir yana, asıl kıymetli parçalar, eski ve nadir baskılarla çok değişik dil ve lehçelerdeki Küçük Prens’ler olsa gerek.

Örneğin, kapağında siyahi bir Küçük Prens olan, Mali’de konuşulan Bambara dilinde basılmış Küçük Prens. Ya da kitabın Türkçede ilk kez 1953 yılında yapılan üç farklı baskısı… Ya da Arjantin'de Rosarigasino'ya çevrilmiş olanı... Rosarigasino bir dil değil dil oyunu; Arjantin Santa Fe'de 20. yüzyıl başlarında gardiyanlar anlamasın diye mahkumların oluşturduğu bir dil oyunu: Sesli bir harften sonra "bas" eklenip o sesli harfin tekrarlanmasıyla oluşturuluyormuş.

 

Bunun gibi daha pek çok örnek ve resim için Yıldıray Lise'nin Wordpress.com'daki sayfasına bakabilirsiniz (yukarıdaki resimlerden birine tıklamanız da yeterli). 

Yıldıray Lise, “Ön söz Niyetine”de, yüzlerce kişinin desteğiyle müzeyi açtıklarını, 9 ayrı şehirde sergiler düzenlediklerini anlattıktan sonra “Küçük Prens kitabının ülkemizde konuşulan farklı dil, lehçe ağızlarda yayımlanmasını hayal ettik” diyor: “Bunun için bazı çevirilere ve baskılara öncülük ettik. (…) Elinizdeki Ġüc’cüg Pirens kitabı bu sürecin en önemli eserlerinden biri.”

Benim bildiğim, önceden Avesta Yayınları Küçük Prens’i Kürtçeye (Mîrzâye Pîçuk), Aras Yayıncılık da Ermenice ve Hemşinceye (Pokrig İşkhani) çevirip yayınlamışlardı. Ama o kitapları –ne sesli ne sessiz– okuma imkânım yoktu tabii. Ermenice ve Kürtçe bilmediğim için.

Türkçeleri bozulmasın diye zamanında çocuklarıyla Kürtçe konuşmaktan kaçınmışken şimdi uydu anteninden Kürt kanallarını izleyeduran Yücel amcaya sormuştum, niye güpegündüz eski bir çizgi filmi seyredip vakit öldürüyor diye. “Bu çizgi filmlerde kuşların hiç Kürtçe öttüğünü duymamıştık ki biz, çok hoşuma gidiyor” demişti.

Tabii ki böyle dememişti, gırtlaktan gelen derin bir hee çekip güzel şivesiyle söylemişti!