Son dakika: Frankenstein Bağdat’ta!

frankenstein bağdatta

Frankenstein Bağdat'ta

AHMED SAADAVİ

Çeviri: Süleyman Şahin, Timaş Yayınları

Otomobilinizi park edip, kaldırımda ceset parçaları ve kan gölcükleri arasından geçerek evinize vardığınız “sıradan” bir ülkenin “sıradan” bir romanı bu! 11 Eylül sonrası işgal altındaki Irak’ın gerçek günlük hayat fonunda gerçek bir Frankenstein öyküsü. Kalanların değil, ölenlerin hikâyesi. Iraklı yazar Ahmet Saadavi’nin dünya edebiyatına armağanı.

TEMEL KARATAŞ

Bu da unutuldu! 11 Eylül’de önce ABD, ardından Batı cehenneme dönmüştü. Ama unutulan 11 Eylül değil. Koskoca bir ülkenin cehenneme çevrilmesi, milyonlarca sivilden “hesap sorulmasıdır” unutulan. Milyonlarca insanın esir alınması, bir ülkenin topyekûn tarumar edilmesidir. İşgal ve savaş, silah, kan ve çatışmadan çok daha fazlasıdır. Her türlü toplumsal kaidenin, dinin, geleneğin, ahlakın askıya alındığı, her türlü kötülüğe olanak sağlayan (kadın ticareti, uyuşturucu, hırsızlık, terör vb.) ve kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamanın hayli zorlaştığı bir melanettir savaş.    

Ne film ne masal: Tavla attığın bir dükkânın önünden bir otomobil geçer. Ve o otomobil birden patlayarak alev topuna döner. Gerisi kan, ölüm, feryat... Siz o sefer kurtulmuşsunuzdur belki üç-beş metre farkla. Ama az ilerdeki komşunuz, alışverişe çıkan eşiniz, kızınız, işten dönen oğlunuz, okuldan dönen bebeniz... Büyük ihtimalle bu alev topu birini sizden almıştır. Hayatın olağan akışı bu olabilir mi bu çağda? Bu çağ ne çağ? İşgal altında Irak en basitinden budur işte! Unuttuk.

Boş tabutlu cenazeler

Iraklı yazar, senarist ve belgeselci Ahmed Saadavi, bu fonda ilginç, akıcı ve sağlam bir hikâye sunuyor dünya okuruna Frankenstein Bağdat’ta ile. Uluslararası Arap Kurmaca Ödülü’ne layık görülen ve bu yılın Man Booker Uluslararası kısa listesine girmeyi başaran roman, otomobilinizi park edip, kaldırımda ceset parçaları ve kan gölcükleri arasından geçerek evinize vardığınız “sıradan” bir ülkenin “sıradan” bir romanı! 11 Eylül sonrası işgal altındaki Irak’ın gerçek günlük hayat fonunda gerçek bir Frankenstein öyküsü ya da...

Ölenler, cesedinden bile eser kalmayacak şekilde ölenler, bir vücut olarak olmasa dahi, ruh olarak sevdiklerinin rüyalarında, hayallerinde, yanı başlarında, yani hayattadır. Bu da bir ruhlar âlemidir. Şu diyalog bir bombalamada cesedi bin parçaya bölünen Hasib ile bir genç ruh arasında, ürpertici: 

“Niçin buradasın? Cesedinin yanında olman gerekmez mi?”

“Ortada yok ki!”

“Ne demek ortada yok? Cesedini bulman gerek ya da başka bir ceset...” (s. 45)

Toplumsal psikolojiyi derinden yaralar bu. Hayatın birey için özeti tek cümledir böylesi bir kirli ortamda: Şu an bir ölü olabilirdin! Ve boş tabutlu cenazeler arttıkça, Frankensteinlar azar!

“Belki sen gerçekte ölmedin. Belki bir rüyadasın.”

“Ne dedin?”

“Evet, bir rüya. Belki ruhun bir gezintiye çıktı, sonra bedenine geri dönecek.”

“Ne diyorsun? Ben böyle şeylere alışık değilim. Daha gencim, bir kızım var ve...”

“Genç mi? Benden daha mı genç?”

Savaş kirli bir besindir

Mary Shelley’nin yarattığı kahraman Frankenstein, aslında bir modern zaman tanrısıdır. Kimi eleştirmenlerce, yazarın trajik çocukluğu ve ergenliğinin bir karakter olarak ortaya çıkması olarak okunsa da, bundan öte “bilim çağı” insanının cüretinin tanrılaşmaya kadar vardığını, bu bilim sayesinde artık her naneyi yiyebileceğini sanıp ters gelmesinin adıdır Frankenstein. Saadavi’nin Frankenstein’ı da Shelley’ninki ile benzer meseleleri imgeliyor. Saadavi’nin Frankenstein’ı bakın nasıl tanımlıyor kendini: “... Nihayet yeryüzünde adaleti yerine getireceğim. Ne göklerin, ne ölümden sonra geç gelen adaletin acı veren bekleyişine gerek kalacak.” (s. 152)

Bombaların ardı ardına patladığı, yoldan geçen her otomobilin, her insanın, her nesnenin her an ölüm yağdıran bir gümbürtü ve aleve dönüşerek canınızı alabileceği, ölümün günlük hayatın bir parçası olduğu bir dönemde (ki gerçek bir dönem bu) sıradan bir insanın, insana has düşüncelerle gerçeküstü şeylere vesile olabileceğini birçok yönüyle önümüze seriyor Saadavi. Öteki ile beriki olmak arasındaki belirsiz ve ince hattan yürüyerek, aslında olaylar üzerinden çağı sorgulayan bir kurmaca bu. Iraklı yazar kurgusu ve diliyle, asıl Frankenstein kim, sorusunu sordurmak istiyor sanki. Şiddet ve kaosu doğuran savaşın, Frankensteinların en sevdiği besin olduğunu, ruhun bedeni, bedenin de ruhu kaybettiği bir ortamda gelecek dâhil her şeyin karanlık olduğunu sezdiriyor öncelikle. Herkesin her şeyi “adalet için” yaptığı bir keşmekeşte, olanları ve olmayanları birkaç sıradan kahramanın gözünden aktarmayı başarıyor.    

Her devrin afyonu: Dezenformasyon

Saadavi’nin işgal altındaki Irak’ında tek mesele bomba değil. “Bombalar altında parti” belki de asıl mesele. Gerçekten de, nasıl oluyorsa(!) savaş ve kaos kimilerini çok ilgilendirmiyor, onlar bir filmi izler gibi yukarıdan izliyor ve partiye ara vermiyorlar. Örneğin, Baas döneminde İslamcı olan gazete patronu Ali Bahir, eski Baasçı, yeni Amerikancı her devrin adamı bir üst düzey askerle ahbap çavuş... Onlar şimdiyle değil, daha çok gelecekle ilgililer! Bir alt segmentte emlakçı Ferac, ileride değerleneceğini umduğu bir bölgeden mülk kapma peşinde! Ve bilginin asıl sahipleri de her zamanki gibi gerçeği değil, işlerine gelen uydurma gerçeği yayma çabasında. Frankenstein Bağdat’ta zaten bir gazete manşeti kurguda. Bölgede meydana gelen akıl almaz olaylar bir kurgu kahramana “indirgeniyor!” Her an yanı başlarında patlayabilecek bir bomba ile cesetlerinden iz dahi kalmayacak insanlar, sanki ölümden muafmışçasına çıkar peşinde.

Ve bu manşeti atan patron köşe yazarı Ali Bahir’in de bir makalesinde yazdığı gibi: “Bazı yasalarsa ancak özel durumlarda işlerlik kazanır. Bu yasalara uygun bir olay meydana geldiğinde insan şaşkınlığa uğrar, bunun akıl dışı olduğunu düşünür. Hurafe olarak, en iyi hâlde ise bir mucize olarak değerlendirir. Bu olaya neden olan yasadan habersiz olduğunu söylemez. İnsan büyük bir kibir abidesidir. Hiçbir zaman cehaletini itirafa yanaşmaz.” (s. 140) Hangisi gerçek Ali Bahir? Manşeti atan mı, bu satırları yazan mı?

Bize Baas’ı da anlat

Arapça aslından Türkçeye Süleyman Şahin tarafından çevrilen ve Timaş’tan çıkan Frankenstein Bağdat’ta, “Irak’ta bir çağdaş Frankenstein” romanı gibi okunacak olsa da, büyük eserler asıl tema etrafında çok daha fazlasını anlatırlar. Amerikan İşgali’nin aslında ne olduğunu tüm dünyaya anlatacak bu eserin, hem unutulan bir kâbusu hafızalara geri getirerek dünyanın ve Ortadoğu’nun toplumsal amnezisine bir nebze ilaç olacağını hem de eser olarak zamanla daha da büyüyeceğini umuyorum.