Hayatı değiştiren yazarlar

edebiyat terapi

Edebiyat Terapi

MİNE ÖZGÜZEL

Doğan Kitap

Mine Özgüzel kitabında ele aldığı yazarların sadece hayat hikâyelerini aktarmıyor; onların edebiyata, insanlığa, bizatihi kendisine kattıklarını hem bir edebiyatçı ve psikolog uzmanlığı ve nesnelliğiyle hem de en öznel biçimde kendi hayatı çerçevesinde yorumluyor.

ÖZLEM KARAHAN

Bilincin irade kazandığı andan itibaren insanın kendisiyle ilgili temel soruları arasında bizzat kendisi muhakkak yerini alır. “Kimim? Ne istiyorum? Varoluşum ne” ve bunlara benzer nice soru sık sık da olsa nadiren de olsa hayatta belirmiş sorgulamalardır. Ve insan büyük ölçüde bu soruları sorarak başlar kendisini oluşturmaya, "gerçekleştirmeye."

Deneyimli psikolog Mine Özgüzel de bu soruları ilk gençlik günlerinden bu yana hayatının merkezine alanlardan. İstanbul Üniversitesi Umumi Psikoloji bölümünden mezun olan, meslek hayatına Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde Çocuk Nöroloji servisinde başlayan, ardından Şişli Etfal Hastanesi’nde Nöropsikiyatri Kliniği’nde çalışmalarına devam eden Özgüzel, aynı zamanda sıkı bir edebiyat okuru. Varoluşçuluğu sadece mesele edinmekle kalmayıp, mesleğinde de beslendiği ana kaynaklardan biri yapmayı seçmesiyle hem hayatı hem mesleği için yepyeni bir yol yaratan bir isim.

Kişiliğini, bugün "olduğu kişi"ye dönüşmesini, mesleğinde uzmanlaştığı alana yönelmesini sağlayan şeyin edebiyat, özellikle de varoluşçu edebiyat olduğunu söyleyen Özgüzel, ilk kitabı Edebiyat Terapi – Yoksunluktan Varoluşa ile psikoloji ve edebiyat tutkunlarını selamlıyor.

Deneme türündeki bu kitapta Özgüzel, edebiyatın hayatının merkezine bir daha gitmemek üzere yerleştiği lise günlerinden başlıyor ve “hayatını oluşturan” yazarları ayrı ayrı mercek altına alıyor.

Bu yazarların kendisine en önemli meselenin yaşamdaki sorunlar karşısında farklı düşünebilmek olduğunu gösterdiklerini belirten yazar, bu kitabın neden yazıldığını ve neden okunmasını istediğini de kitaptaki şu cümlelerle anlatıyor: “Bu kitabın okunmasını niye istiyorum peki? (…) Bir ütopyam var. Kendini var etmiş bireylerden oluşmuş bir toplum düşü de diyebiliriz buna. Yaşamamızın nedeni ve varlığımızın hikâyesi bilinçaltımızda. Her insanın onu mutlaka öğrenmesi gerekiyor. Bunu öğrenebilmenin ön koşulu, edebiyatın bizlere sunduğu zenginlik ve bilginin içinde kendimizi tanımlayabilmek ve kendimizi oluşturabilmek.”

Peki, kim bu yazarlar? Virginia Woolf, D. H. Lawrence, Jean-Paul Sartre, Kafka, Stefan Zweig, Dostoyevski, Albert Camus, André Gide ve Simone de Beauvoir.

Edebiyat Terapi, her bir ismin ayrı başlıklar altında incelenmesi ve anlatılmasından oluşuyor. Özgüzel yazarların sadece hayat hikâyelerini aktarmıyor; onların edebiyata, insanlığa, bizatihi kendisine kattıklarını hem bir edebiyatçı ve psikolog uzmanlığı ve nesnelliğiyle hem de en öznel biçimde kendi hayatı çerçevesinde yorumluyor.

Lise öğretmeninin tavsiyesiyle, eline aldığı ilk kitap olan Dostoyevski imzalı Budala’yla başlayan yolculuğunu anlatırken varoluşçu psikoloji ile ilgili de temel ve derin analizleri okura sunmayı ihmal etmiyor.

Dostoyevski’nin ardından “(…) yaşamsal algılarım giderek kadınlığım, cinselliğim, anneliğime çarptı bu sefer de” dediği anda Simone de Beauvoir’le tanışmasını; iç monolog, içsel algı, bilinç akışı kavramları üzerinde kafa yorduğu yıllarda ise yolunun bir dehayla, Virginia Woolf ile kesiştiğini, yolculuğunun devamında hayatına giren her yeni varoluşçu usta ile yaşadığı dönüşümü anlatırken okuru bir yandan kendi hikâyesine ortak ediyor hem de okuru da dönüştürme iddiasını ortaya koymuş oluyor.

“Cinselliği ve cinsel tutkuyu başka hiçbir yazarda tanık olmadığım derecede ciddiye alan bir ağırbaşlılıkla, derinlemesine anlatıyor” dediği D. H. Lawrence’ın yanı sıra kendi varoluşunu ölümüne dek sorgulamaktan çekinmeyerek satırlarıyla buluşan herkesi de bu sorgulamaya ortak eden Sartre; zayıflıklarını güçlü yanları gibi kabullenen, varoluş sancılarını belki de en iyi anlatan yazar olan Kafka; tüm eserlerinde insanın ruhsal yapısına odaklanan, edebiyat tarihinde insanı en iyi anlatan yazar olan Dostoyevski; varoluş psikolojisinin yaşamsal dört kaygısı olan ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlamsızlık kavramlarını tüm eserlerinde masaya yatıran Camus Edebiyat Terapi’de odağa alınan yönleriyle kendileriyle ilk kez tanışacak okurları heyecanlandıracakları kadar, mevcut okurlarının karşısına da bu eserde tüm resmî tanımlarından, egolarından sıyrılmış, çıplak birer insan olarak çıkıyorlar. Bu anlamda Edebiyat Terapi tüm bu yazarlarla başka türlü bir tanışma anlamı taşıyor da denebilir.