Bir zamanlar Anadolu'da çekirge felaketi

Çekirge-İstilaları

Çekirge İstilaları ve Halk Üzerindeki Etkileri (1914-1945)

SEVİLAY ÖZER

Türk Tarih Kurumu Yayınları 2016

 

“Dönem dönem dünyanın her yerinde çekirge istilalarının yaşandığı ülkelerden biri de Türkiye’dir. Sevilay Özer’in Çekirge İstilaları ve Halk Üzerindeki Etkileri (1914-1945) isimli kitabında, bu felaketin 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan kısmı inceleniyor.”

AHMET EKEN

İnsanlık, tarihi boyunca doğal felaketlerle uğraşmak zorunda kalmıştır: deprem, fırtına, sel ve kuraklık… Felaketler arasında bir de çekirge felaketi vardır ki, tahılların, sebze ve meyvelerin yok olmasına ve hayvanların azalmasına yol açtığı gibi, çekirge sürülerinin istilasının ardından gelen hastalıklara da neden olur. Sözlüklerde “düz kanatlılar (Orthoptera) takımından Caelifera (gökyüzü yırtıcıları) alt takımının sıçrayıcı böceklerine verilen genel ad” olarak geçen çekirgelerin binlercesi, milyonlarcası ve hatta milyarlarcasının bir araya geldiğinde yarattığı felaket, istilalara uğrayan ülkeler için gerçekten büyük yıkıma neden olur.

Tarihin en eski dönemlerinden bugüne insanlığın başına dertler açan felaketlerden biri de çekirge istilasıdır. Geçtikleri her yerde ayrım gözetmeden neredeyse tüm bitkileri yok eden çekirge sürüleri kıtlıklara, açlığa ve buna bağlı olarak pek çok soruna neden olmuş, yaşamı altüst etmiştir. Dönem dönem dünyanın her yerinde çekirge istilalarının yaşandığı ülkelerden biri de Türkiye’dir. Sevilay Özer’in Çekirge İstilaları ve Halk Üzerindeki Etkileri (1914-1945) isimli kitabı bu felaketin 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan kısmını incelemekte.

Bu dönemde ülkemizde ilki I. Dünya Savaşı sırasında, ikincisi ise 1945 yılında olmak üzere iki büyük, arada kalan yıllarda ise küçük diyebileceğimiz bazı çekirge istilaları yaşanmış, ancak tahribatları büyük olmuştur. İlk büyük çekirge felaketinin savaş şartlarında olması doğal olarak çekirge ile mücadeleyi zorlaştırdığı gibi tahıl sıkıntısını da beraberinde getirmiştir.

Felaketin ilk belirtileri özellikle imparatorluğun Filistin ve Suriye bölgelerinde görülmüş, ancak hiçbiri 1915 yılında başlayan çöl çekirgesi istilası kadar yıkıcı olmamıştır. Sevilay Özer, istilanın başlangıcı ve devamı hakkında şu bilgileri veriyor:

Çöl çekirgesi sürüsü, 1915 yılı şubat ayında Filistin’de görülmüştür. Sürülerin bir kısmı Mısır yönünden Sina Dağı’na doğru, diğer kısmı ise Akdeniz üzerinden Yafa taraflarına inmiştir. Bir diğer kısmı ise Kızıldeniz, Sina Dağı güneyinden geçerek Hicaz Vilayeti’ni istila etmiştir. Çekirge sürüleri Filistin’e, kuzeyden Antakya’ya ve güneydoğudan Irak’a kadar olan sahaya yumurta bırakmıştır. Yaklaşık dört hafta sonra sürfeler (kurtçuk) zarar vermeye başlamışlar ve haziran ayı itibariyle gelişimlerini tamamlayarak kanatlanan çekirge sürüleri kuzey ve kuzeydoğu istikametinde uçmuşlardır.

İstila ettikleri yerlerdeki mahsulü tarumar eden, ağaç kabukları dahil yeşil olan her şeyi silip süpüren, yoğunluklarıyla güneşi kapatan çekirge sürüleri 1915 yılının mayıs ayının sonlarına doğru Adana bölgesinin bazı yerlerini istila etmeye başlarlar. Arkasından Maraş civarı, Niğde, Kayseri, Sivas ve giderek tüm güney, orta ve batı Anadolu çekirge istilasına maruz kalır:

1915 ile 1916 senelerinde Aydın Vilayeti ile Menteşe Sancağı’nın tümü, Teke Sancağı’nın büyük bir kısmı ve Konya Vilayeti’ne bağlı Burdur ve Isparta sancakları çekirgelere yatak olur. Hatta Burdur ve Isparta taraflarında uçkun haline gelen çekirgeler, Antalya’nın Korkuteli ve Elmalı kazalarında büyük hasara rol açar.

Yine aynı yıl doğuya doğru ilerleyen çekirgeler bazı kazalarını istila ederek Türkiye’nin tahıl ambarlarından Konya Ovası’nı tehdit eder. Savaş döneminde istilaların bu kadar geniş alanlarda peş peşe olması halkın zor günler geçirmesine neden olur: “Mahsulün önemli bir kısmının çekirgeler tarafından tüketilmesi, ülkede savaş koşullarından dolayı var olan iaşe darlığının daha vahim bir hal almasına neden olur.”

1915’te yaşanan felaket geçtikten sonra, 1919 yılında çekirge saldırıları yeniden yaşanmaya başlar, ancak 1930 yılına kadar I. Dünya Savaşı’nda yaşanan çekirge istilası gibi bir olay yaşanmaz. “1930 yılında batıda İzmir, Aydın, Muğla ve İzmit’te, doğuda Mardin ve Urfa vilayetlerinde” yeniden çekirge istilaları başlar ve haftalarca devam eder. Suriye ve Irak’tan Türkiye’ye giren çekirgeler doğu ve güneydoğu Anadolu’daki 16 ili istila ederler. Benzer felaketler Filistin, Suriye ve Irak’ta da yaşanacaktır. Arada geçen zamanda bazı yerlerde çekirge yumurtalarına veya sürfelerine karşı yeterli mücadele yürütülmediği için ya da sınır ötesinden geldiklerinden, çekirge istilaları görülmüş olsa da Türkiye bu konuda görece sakin bir dönem geçirir. Ancak 1945 yılında Suriye ve Irak’tan gelen çekirge sürüleri bu durumu olumsuz yönde değiştirecektir. Mayıs ayının ilk günlerinden itibaren Mardin, Urfa, Gaziantep, Hatay, Adıyaman, Malatya, Adana, Siirt, Diyarbakır ve Maraş illeri çekirge sürülerinin işgaline uğrar. Bu 1930 yılından sonra yaşanan en büyük istiladır. Fakat önceki yıllara göre Türkiye çekirgelerle mücadele konusunda çok daha deneyimli ve donanımlıdır. İstilanın başından itibaren yürütülen mücadeleyle tehlike kısa bir süre içinde ve en az zayiatla bertaraf edilir.

Çekirge İstilaları ve Halk Üzerindeki Etkileri (1914-1945) isimli kitaptan öğrendiğimize göre Osmanlı İmparatorluğu’nda çekirge saldırılarına karşı “mahalli mücadeleye son verip bütün memleket çapında ve en son mücadele yöntemlerinin uygulanmasını içeren bir teşkilatın oluşturulmasına yönelik ilk proje” 1915 yılında yürürlüğe konuyor. Ticaret ve Ziraat Nezareti (Bakanlığı) tarafından davet edilen konunun tanınmış uzmanı Mösyö Boher ve meslektaşlarının katkılarıyla hazırlanan “Çekirge Kanunu” 1916 yılından itibaren uygulanmaya başlıyor. Kanunun kapsamı hayli geniş; ahalisinden muhtarına kadar tüm köyler, vilayet merkezlerindeki, liva ve kazalardaki belediye meclisleri mücadelenin her aşamasından sorumlu kabul edilip, yükümlülüklerini yerine getirmedikleri zaman sorumlu tutulmaları ve cezalandırılmaları ön görülüyor. En büyük mülkiye memuru başkanlığında yürütülen mücadeleye herkesin katılması ve memurlara yardımcı olması kanun emri haline getiriliyor.

Bu kanun 1926 yılında yeniden gözden geçirilecek ve önceki yasanın eksiklikleri giderilecektir. Yazar, bazen ceza, bazen de ödül verilmesini öngören kanunlarla yürütülen mücadelelerle çekirge felaketinin üstesinden gelindiğini ifade ediyor.

Çalışmada incelenen bir diğer konu, çekirge sürüleriyle mücadelede kullanılan yöntemler. Yazar, “ilk yapılan iptidai mücadelenin çekirgeleri konakladıkları yerlerden, bitkilerin üzerinden kaçırmak ve ürkütmekten ibaret olduğunu” belirtip, zamanla çeşitli yöntemler geliştirildiğini ifade ediyor. Ancak yumurta ve sürfe devresinde yürütülmeyen bir mücadele hem yeterli değil hem de güç sürdürülüyor. Bu nedenle çekirge ile mücadele, yumurtaların bırakıldığı yerlerin bilinmesi ve buralardaki yumurtaların imha edilmesi halinde başarılı oluyor. Çekirge yumurtalarının toplanması, bulundukları yerlerin sürülmesi veya çapalanması gerekiyor.

Yumurta devresinde yapılan mücadeleden sonra ikinci aşama sürfe, yani çıktıkları dönemde yürütülen mücadeleyle yok edilmelerini kapsıyor. Ancak bu uçkun hale gelmeden yapıldığı taktirde bir sonuç veriyor. Sevilay Özer, çekirge istilalarına karşı yürütülen mücadeleyi şu şekilde sıralıyor:

Vurarak öldürme (…) çekirgelerin görüldüğü yerde birçok kişinin ellerindeki süpürge veya ağaç dallarıyla onları açtıkları çukurlara doğru sürüp oralara düşürmeleri ve üzerlerini örtmeleri (…) Gürültü ve dumanla ekinlerin üzerine konmalarının engellenmesi (…) kelebek tutmaya mahsus ağlar vasıtasıyla tutulmaları (…) Ortasındaki deliğe bir torba geçirilmiş çarşaflara doğru sürülüp toplanmaları (…) Ve çekirgelerin geçeceği istikamete çinko bir duvar gerilip yolların kesilmesi ve bu duvarın önüne açılan hendekler sayesinde çekirgelerin düşüp yok olmasının sağlanması.

Mücadele yöntemlerinde çinko levha kullanımının çok önemli olduğunu ve bu yöntemle başarılı sonuçlan alındığını okuyoruz. Bu yöntemlerin dışında çekirge saldırılarını engellemek için yumurtladıkları veya sürfelerin çıktıkları alanların yakılması, başta sığırcık olmak üzere kuşlardan yararlanılması, kimyasal maddelerle zehirlenmeleri, suya doğru sürülüp boğulmaları… felaket yıllarında hep denenen yöntemler olmuşlar.

Vücut uzunluğu 25-30 mm’yi geçmeyen bu küçük canlının sürü halinde saldırılarının sonuçlarına baktığımız zaman halkı sefalete sürüklediğini, açlıkla mücadele etmek zorunda bıraktığını görüyoruz. En temel gıda olan tahılın üretimine büyük zarar veriyorlar ve ardından fiyatlar artıp geniş kitleler için tarım ürünleri ulaşılamaz veya yeterince ulaşılamaz hale geliyor. Ancak çekirgeler sadece tahılları değil, sebze ve meyveleri de talan etmekteler. Kitaptan öğrendiğimize göre 1915 yılında Suriye’de çekirgeler sebze ve meyve kaynaklarının % 80’ini yok ediyor ve açlık başlıyor. Yine aynı yıllarda “Antakya, Kırıkhan ile Maraş arasındaki topraklar çekirgeler nedeniyle çıplak kalır. Köylü açlıktan kırılmaya başlar”. Bu olay üzerine sessiz kalamayan yöre şairi Sefil Molla bir destan kaleme alır:

Aman Allah nereden geldi
Neyledi netti çekirge
Seferberlik açılınca bir hücum etti çekirge

(…)

Yeşil yaprak komayıcı
Ancak taşı yemeyici
Acı tatlı demeyici
Elini kattı çekirge

Yeniden çekirge felaketinin yol açtığı sorunlara dönelim. Çekirge sürülerinin saldırıları iç göçlere neden oluyor. Halk yok olan ekinlerini geride bırakıp başka yerlere göç ediyor. Pahalılık dışında karaborsa başlıyor ve zor durumdaki insanlar devletten yardım bekliyorlar. Ancak I. Dünya Savaşı yıllarında bunun yeterince yapıldığını söylemek mümkün değil. Doğal olarak bu durum devletin vergi gelirlerini de düşürüyor. Çekirge etobur bir hayvan değil ama hayvanların besinini talan ettiği için hayvanlar yeterince beslenemiyor ve azalıyor. Ekinleri ve hayvanları zarar gören köylü vergisini veremeyince bu devletin gelirlerine yansıyor.

Sonuç olarak “afet ve belanın biri de çekirge”, zaman zaman insanların başına büyük dertler açıp kara günler yaşatmakta!