Her sabah, başka bir bankanın telefonuyla uyanıyorum… Genellikle sessize alıp uyumaya devam etmeyi seçiyorum çünkü bankalardan bana ne? Ama onlar beni çok seviyor, belalım gibiler, asla peşimi bırakmıyorlar.
Ölmüş annemin kredi kartı borçlarını ödemek zorunda kaldım, yaklaşık 100 bin TL. İcrayla tehdit edildim. Bu insan, yıllarca size para kazandırmış ve ölmüş ve siz hâlâ üç kuruşun peşindesiniz değil mi?
Ahlaksızsınız….
Sadece bu da değil, gün geçtikçe fakirleşmemiz ve kapitalizm tarafından ele geçirilmemiz, özellikle biz prekaryalar* tarafından, o kadar farklı şekillerde yansıyor ki hayatımıza artık…. Hayvanlarımızın mamasını almakta, kiramızı ödemekte, iyi beslenmekte zorlanıyoruz. Kendimizi güvencesiz hissediyoruz, bu kronik bir stres yaratıyor, bu stres üretimimizi, yaratıcılığımızı engelliyor, paralize olup kalıyoruz. Üstelik biz, bu ülkenin zeki, çok iyi okullarda okumuş ve kendi alanlarında iyi deneyime sahip insanlarıyız.
IDOB’da yeni bir La Boheme (Puccini) prodüksiyonu var. Reji gayet demode ve kötü ama solistler iyi ve operanın kendisi zaten çok iyi… Bir tarihsel prekarya günlüğü çıkarmak isterseniz gidip görün. 1800’lerin sonunda Paris’te bir çatı katında parasız ama hülyalı yazar, ressam, müzisyen, filozof olarak yaşamak belki de bugünkünden daha kolaydı… Kesinlikle daha kolaydı.
80’lerde bile daha kolaydı sanki…. Melih Cevdet Anday, nereden buluyorduysa, bir para bulurdu bazen, balık pazarına gidip 200 gram lakerda, 100 gram pastırma, biraz eski kaşar ve bir 35’lik rakıya gömüp bulduğu paranın büyük kısmını, bizim Suadiye’deki sobalı evimize gelirdi çilingir sofrasına. Başka parası az ama gönlü büyük sanatçı tayfa da mevcut bulunurdu. Ben, okul gecesi olsa da asker gibi kalkıp piyanoda Hatırla Sevgili çalardım, çakırkeyif 80’ler sanatçı prekarya tayfa vals yapardı.
Şimdi Suadiye pahalı bir semt oldu. Oysa 80’lerde, kendisi de bir bohem ve bir prekarya olan annem, Avrupa yakasındaki kiraları ödeyemediği için mecburen kaçmıştı oraya. Ben, küçücük aklımla, “Avrupa’dan sürüldüğümüzü” düşünüyor ve çok üzülüyordum. Çünkü Teşvikiye’de doğmuş, Nişantaşı’nda büyümüş, bir tarafı sanayici-bürokrat, üst-orta sınıf, yani bizde ne kadar olursa o kadar burjuva bir ailenin çocuğuydum. Babam ölünce bir anda alt-orta sınıf prekarya anne tarafıma düşmüştüm ve bu durumdan hiç memnun değildim. Beş yaşındaydım ve her şeyin farkındaydım.
Melih Cevdet o parayı büyük ihtimalle bir yazı yazdığı bir gazeteden, basılan bir şiir kitabından gelen teliften filan buluyordu. O zamanlar edebiyatçılar, çevirmenler önemli insanlardı. Ellerine geçen para, değerliydi.
Sonra annem ticarete atıldı ve işleri iyi gitti, biz yeniden burjuvalaştık, ama ben asla Avusturya Lisesi’ndeki arkadaşlarımla aynı vizyonu paylaşmadım. Onlar düzen insanıydı. Benim ruhumsa prekaryaydı, bohem büyütülmüştüm, sadece sanatla ilgileniyordum. Her türlü sanatla…
90’larda Amerika’da üniversitede, Türkiye’den gelen hemen herkes ya işletme ya ekonomi ya da mühendislik okuyordu. Tipik üçüncü dünya ülkesi kompleksi… Kapitalizm doruktaydı, bir şirkette başlayıp üst düzey yöneticiliğe yükselmek en büyük amaçtı, oh yeah… Ben bunlara bakıp piyanomu çalmaya ve yazmaya devam ediyordum hayretler içerisinde. Beyaz yakalı da olsa, herhangi bir köle olmak asla ilgimi çekmedi. Yaka takmayı hiç sevmem, boğazlı kazakları da. Boğuluyorum hissi verirler ve ben şarkı söylemeyi severim, gırtlağım her daim açık olmalı.
Sonra o üst düzey yönetici adayları kendilerini yoga kamplarına ve inzivalara atarlarken ben hâlâ şaşırarak yazmaya ve piyano çalmaya devam ettim. Bunlar ne arıyorlardı ki bulamamışlardı? Ben en azından, isyanımda tutarlıydım.
Jan Valjan gibi evdeki bütün gümüşleri (neredeyse çalıp) satmak zorunda kaldığımda, sadece bir yıl çalsam da benim için manevi bir değeri olan kemanımı satmam gerektiğinde, her türlü kullanmadığım eşyayı ikinci el satış sitelerine yükleyip satıldıklarında, kargoya verdiğimde, asla utanmadım ve pişman olmadım. Çünkü bu benim değil dünyadaki sistemin bir sorunuydu ve ben sadece boyun eğmeyi seçmediğim için zorluk yaşıyordum.
Mahalle telefon gruplarımız var; insanlar o kadar zor durumda ki bazı renkleri kullanılmaktan aşınmış far paletlerini, yarısı kullanılmış kremlerini, çocuklarının oyuncaklarını, aşınmış tencerelerini üç kuruşa da olsa satmaya çalışıyorlar. Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası Rusya gibi bir ortam… Geçen gün 200 liraya kırmızı emaye demlik sattım ben de. Alan çok mutlu oldu, hep istediği bir şeymiş. Ben de sevindim tabii, isteyen birine gitti diye… Ama bundan mesela 10 yıl önce, kırmızı emaye demliğimi satmayı aklıma bile getirmezdim…
Normal bir dünyada yaşamıyoruz. Post-kapitalizme geçiş öncesi, ne yaptığını bilmeyen, volatil bir dünya bu, ve biz prekaryalar, yani hiçbir güvencesi olmayan yazar, çizer, müzisyen, oyuncu, yönetmen, vs. artist tayfa için süper tehlikeli. Kapitalizm bize ihtiyacımız olmayan bir sürü şey sattı, şimdi biz onları geri satmak için çabalıyoruz. Arada yıpranıyor, tükeniyor, üretemiyoruz ve kapitalismus bu durumumuzdan da besleniyor, ona karşı çıkanların gücünün azalmasından çıkar sağlıyor.
Her banka aradığında, onlara önce ödeme sözü verip, sonra da rezil legal tefeciler olduklarını asla unutmamaları gerektiğini hatırlatıyorum kendilerine ve de çöküşlerinin yakın olduğunu….
Çünkü sonuçta ben ve benim gibiler, her daim,
Melih Cevdet Anday’ın yüz gram pastırmasıyız…
*Prekarya, güvencesiz, düzensiz ve istikrarsız çalışma koşullarında yaşayan, iş ile gelir arasında sürekli kopukluk deneyimleyen toplumsal kesimi ifade eder. Bu grup, sosyal haklara erişimin sınırlı olması ve sürekli belirsizlik içinde yaşaması nedeniyle ekonomik olduğu kadar psikolojik bir kırılganlık da taşır. Modern iş piyasasının esnekleşmesiyle birlikte prekarya, giderek genişleyen ve kalıcılaşan bir toplumsal sınıf hâline gelmiştir.


