Demokrasi rafta, Avrupa seyirde…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Demokrasi rafta, Avrupa seyirde…

Türkiye’de ana muhalefet partisi ağır bir kuşatma altındayken, medya üzerindeki baskılar büyürken, yargının siyasallaştığı eleştirileri zirveye çıkmışken Avrupa’dan gelen tepki son derece cılız. Çünkü bir dönem Türkiye’yi “demokratikleşmesi gereken aday ülke” olarak gören Avrupa, artık Türkiye’yi daha çok jeopolitik bir araç olarak değerlendiriyor

Demokrasi rafta, Avrupa seyirde…

Türkiye’de iktidarın artık bir “seçim kazanma” meselesinin ötesine geçtiği görülüyor.
Kurulmak istenen şey, güçlü rakiplerin etkisizleştirildiği, medyanın hizaya çekildiği, muhalefetin ise kontrol altında tutulduğu yeni bir siyasal düzen.

Bugün yaşananlara tek tek bakalım…

Gazeteciler tutuklanıyor.
Televizyon kanallarına ağır cezalar veriliyor, Tele1’de olduğu gibi bazılarına fiilen çökülüyor.
Muhalif belediyeler sürekli yargı baskısı altında tutuluyor.
Sosyal medya kullanıcıları bile soruşturma tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyor.

Ve en önemlisi…
Ana muhalefet partisi CHP doğrudan hedefte.

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, CHP’li belediye başkanlarına yönelik operasyonlar ve son olarak “mutlak butlan” tartışmaları üzerinden CHP’nin iç yapısına müdahale edilmesi… Bunlar artık normal bir siyasi rekabet görüntüsü değil.

Ortaya çıkan tablo şu:
İktidar yalnızca muhalefeti yenmek istemiyor; muhalefetin nasıl şekilleneceğine de karar vermek istiyor.

Daha açık ifadeyle; Türkiye’de kontrollü bir muhalefet düzeni kurulmaya çalışılıyor.

Bir zamanlar Avrupa Türkiye’yi zorluyordu

Mesleğinin çok büyük bir bölümünü Türkiye-Avrupa ilişkilerini gözlemleyerek geçirmiş olan bir gazeteci olarak bu ikili ilişkinin geldiği seviyeyi hayretler içinde izliyorum. İşin dikkat çekici tarafı, bugün Türkiye’de yaşanan anti demokratik uygulamalara Avrupa Birliği’nin, hatta 1948’den beri kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin bugünkü sessizliği.

Çünkü bundan 20 yıl önce manzara tamamen farklıydı.

2000’li yılların başında Türkiye-AB ilişkileri, Ankara’nın iç siyasetini doğrudan etkiliyordu. Avrupa Birliği yalnızca diplomatik açıklamalar yapan bir yapı değildi; Türkiye’ye reform yaptıran ciddi bir baskı merkeziydi.

İdam cezasının kaldırılması…
Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kapatılması…
İşkenceye karşı “sıfır tolerans” düzenlemeleri…
Kürtçe yayın ve kültürel haklara ilişkin adımlar…
MGK’nın yapısının değiştirilmesi ve askeri vesayetin sınırlandırılması…

Bütün bu reformların arkasında hem üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi hem de Avrupa Birliği sürecinin ciddi etkisi vardı.

O dönem Ankara, Brüksel’den gelecek açıklamalara göre pozisyon alıyordu. Avrupa Parlamentosu’nun bir raporu bile gündemi değiştiriyordu. İlerleme raporları hükümet açısından kritik öneme sahipti.

Çünkü iktidar da AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak görüyordu.
Ekonomik yatırım, uluslararası meşruiyet ve Batı ile entegrasyon açısından Avrupa’nın desteğine ihtiyaç vardı.

Üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin kararları bekletilmeden Ankara!da hayata geçiriliyordu.

Bugün ise aynı hassasiyetin zerresi bile kalmadı.

Avrupa’nın demokrasi hassasiyeti buharlaştı

Şimdi Avrupa’dan gelen açıklamalara bakıyorsunuz…
“Kaygıyla izliyoruz…”
“Hukukun üstünlüğü önemlidir…”
“Demokratik standartlar korunmalı…”

Hepsi bu kadar.

Türkiye’de ana muhalefet partisi ağır bir kuşatma altındayken, medya üzerindeki baskılar büyürken, yargının siyasallaştığı eleştirileri zirveye çıkmışken Avrupa’dan gelen tepki son derece cılız.

Neden?

Çünkü Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı değişti.

Bir dönem Türkiye’yi “demokratikleşmesi gereken aday ülke” olarak gören Avrupa, artık Türkiye’yi daha çok jeopolitik bir araç olarak değerlendiriyor.

Mülteci anlaşması bunun kırılma noktası oldu.
Türkiye’nin demokrasi standardından çok, Avrupa’ya göçü durdurma kapasitesi önem kazandı.

Ardından Rusya-Ukrayna savaşı geldi.
Karadeniz dengesi, enerji güvenliği, NATO hattı, Rusya’ya karşı bölgesel denklemler derken Avrupa’nın demokrasi hassasiyeti daha da geri plana itildi.

Bugün Avrupa için öncelik şu:
“Türkiye içeride nasıl yönetiliyor?” sorusu değil,
“Türkiye Batı bloğundan kopuyor mu?” sorusu.

Bu yüzden Ankara’daki iktidar da artık Avrupa’dan ciddi bir baskı gelmeyeceğini biliyor.

Ankara’nın yeni referansı: Brüksel değil Washington

Aslında son yılların en önemli değişimlerinden biri de burada yaşandı.

Türkiye’de iktidar artık siyasal pozisyonlarını belirlerken Avrupa Birliği’ne değil, büyük ölçüde ABD’ye bakıyor. Daha doğrusu Washington’daki güç dengelerine göre hareket ediyor.

Özellikle Donald Trump döneminden sonra Ankara’da yeni bir anlayış güç kazandı:

“Batı demokrasi değil güç diliyle konuşuyor.”

Trump’ın otoriter liderlerle kurduğu ilişki biçimi, insan hakları ve demokrasi konularını geri plana itmesi, Ankara’da dikkatle izlendi. Çünkü Trump döneminde Türkiye üzerindeki demokratik baskının ciddi ölçüde azaldığı görüldü.

Bugün de iktidarın Avrupa’dan çok ABD seçimlerine, Washington’daki dengelere ve özellikle Trump çizgisinin yeniden güç kazanıp kazanmayacağına baktığı açık.

Çünkü Ankara şunu görüyor:

Eğer dünyada otoriter-popülist siyaset güç kazanıyorsa, içerideki baskıcı uygulamaların uluslararası maliyeti de azalıyor.

Bu nedenle Avrupa’dan gelen eleştiriler artık eskisi kadar önemsenmiyor.
Çünkü iktidar açısından belirleyici merkez Brüksel değil.

Muhalefetsiz sistem arayışı

Türkiye’de bugün yaşanan sürecin özü aslında çok net:

İktidar yalnızca devleti yönetmek istemiyor; siyasetin sınırlarını da belirlemek istiyor.

Hangi medya kuruluşunun yaşayacağı…
Hangi gazetecinin konuşabileceği…
Hangi belediyenin rahat çalışabileceği…
Hatta muhalefetin kim tarafından yönetileceği…

Bütün bunların siyasi iktidarın etki alanına sokulmaya çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz.

“Mutlak butlan” tartışmalarının yarattığı tablo tam da bunu gösteriyor. Bir siyasi partinin iç yapısına yargı üzerinden müdahale edilmesi, Türkiye’de siyasetin doğal işleyişi açısından son derece ağır bir kırılma yaratıyor.

Çünkü mesele artık yalnızca CHP’nin meselesi değil.
Mesele, Türkiye’de seçimli demokrasinin gerçek anlamını koruyup koruyamayacağı meselesi.

Avrupa’nın sessizliği iktidarı cesaretlendiriyor

Uluslararası siyasette bazen en güçlü mesaj sessizliktir.

Bugün Avrupa’nın sessizliği Ankara’da şu şekilde okunuyor:

“Jeopolitik olarak gerekli olduğunuz sürece içeride ne yaptığınız ikinci plandadır.”

Bu da iktidarın elini daha da rahatlatıyor.

Bir dönem Avrupa’dan gelen sert açıklamalar piyasaları etkiler, siyasi tansiyonu yükseltir, Ankara’yı geri adım atmaya zorlayabilirdi. Şimdi ise böyle bir baskı mekanizması neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumda.

Ama burada kritik bir nokta var.

Demokrasi yalnızca dış baskıyla ayakta kalan bir sistem değildir.
Toplumun iç dinamikleri de belirleyicidir.

Ekonomik kriz derinleşirken, hayat pahalılığı büyürken, gençler ülkeden umudunu keserken yalnızca medya kontrolüyle ya da yargı baskısıyla kalıcı bir siyasi düzen kurmak kolay değildir.

Tarih bize şunu defalarca gösterdi:

Muhalefeti zayıflatabilirsiniz…
Medyanın sesini kısabilirsiniz…
Kurumları baskı altına alabilirsiniz…

Ama toplumun değişim talebini sonsuza kadar bastıramazsınız.

Ve tam da bu yüzden, bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir iktidar-muhalefet kavgası değildir.

Mesele, ülkenin demokrasiyle mi yoksa kontrollü bir siyasal düzenle mi yoluna devam edeceği meselesidir. Buna da iktidar değil, demokratik yollarla millet karar verir. 

İlgili İçerikler