Desen: Selçuk Demirel
Esra ile aynı ülkede yaşıyoruz. Utanması, öfkelenmesi gerekenler yerine utanıyor, öfkeleniyoruz.
Çünkü utanması gereken, 11 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 3 kişinin serbest bırakılmasına esas öfkelenmesi gerekenler, sürekli olarak başkalarına haddini bildirmekle, bir hukuk devletinde, kendilerini eleştirenlere "Misliyle ödetiriz" demekle meşgul.
Tecavüzcüleri, katilleri, insanları diri diri yakanları kollamakla, serbest bırakmakla, bunu meşrulaştırmakla meşgul.
"Öteki" gördükleri herkese nefret, hiddet ve şiddet yağdırmakla meşgul.
Öyle ya, 11 yaşında, bir köyde aynı aileden 3 kişinin tecavüzüne uğrayıp uçuruma atılan, o gün paramparça elbiseleri, bedeni ve ruhuyla kurtarılsa da, 8 ay sonra tecavüzcüleri serbest bırakılınca intihar eden Esra, Esralar var, bizimle aynı topraklarda.
Çoğumuzdan çok uzak, hayatları kurak. çorak.
Ah ne tesadüf ki, Ebrarlar'a hakaret yağdıranlarla Esra'nın tecavüzcülerini kollayanlar ise birbirine ne kadar yakın!
Yoksullaştırdıkları, talan ettikleri ve karış karış satabildikleri bir ülkeyi, bir de toplumun önemli bir kısmını güçsüz bırakıp tam zehir etmek istiyorlar.
Kimlerin bir kin hukukuyla içeride tutulduğuna, tutulmak istendiğine, kimlerin aşağılandığına bakın; sonra da "büyük demokrasi vaadi"nin kimleri ayırıp kayırdığına.
Vicdanınız, muhakemeniz varsa, kime oy verdiğiniz fark etmez bunu görebilmek için.
Yine de…
Her şeye rağmen…
İlle de umudun mücadelesi!
Aşağıdaki yazım 12 seneyi geçmiş. "Gezi"den de önce. Nice devrimden asırlar, on yıllar sonra. Nice umutla hep aynı yaşta.
Kalbimle yazmıştım ve o sözler, sözcükler kalbimin kaderi olarak hâlâ canlı.
Halklar intihar edemez!
Bunalınca belki ayaklanır…
Ayaklanır da belki katledilir.
Belki iyice siner… Siner de bir gün yine patlar.
Tek tek insan, güçsüz, takatsiz, nefessiz, çıkışsız kalabilir.
Yalnız insanı koruyamayabilir, ıskalayabilir, unutabilir, bir uçurum kenarında bırakabilir, düşüşüne yetişemeyebiliriz.
Ama halklar öyle değildir.
Evlatlarını verir, bazen aklını, ruhunu, haysiyetini, hakikatini bile verir.
Kendinden korkar, kendine düşman olur, düşmanını kendinde arar, kendini kaybeder, kendini şaşırır, kendini yaralar, kendi gururuyla aptallaşabilir bile…
Ama halklar intihar edemez; hayat ve hakikat bazen kuşaklar atlar, derinlerde kim bilir kaç kış uykusu uyur, ıssız, ışıksız kalır; bazen kendi hakkına ihanet bile eder, bir zorbalığın ekmeğine kan sürer ama…
İşte o "ama" gün gelir tarih yapar…
Devrim yapar…
Altüst yapar.
Bir bakmışsınız, siz ve siz, hani devrimden kafadan nefret ederdiniz; bir gün mecburen bir devrim sevmişsiniz.
İstediğiniz kadar ayırın; o halkı şu halktan, şu devrimi berikinden koparın…
Bir bakmışsınız, bir devrime aynasız yakalanmışsınız.
Devrimin kelimesinden dahi nefret eden şahsınız, bir bakmışsınız, "Devrim gibi; adeta devrim" diye şakımışsınız.
O yüzden, siz bile bilirsiniz:
Her mağrur bir gün karşısında mazlumunu bulur.
Her zorbalık yürür yürür de bir halkın duvarına vurur.
Her despotun kibri gün gelir bir meydanda toz olur.
Çünkü devrim, insanın ve tarihin esasıdır.
Çünkü her dinin yola çıkışı bile devrim; ötekiler gibi, dini zorbalıkları yıkan her şey de devrimdir.
Çünkü halkların son barınağı, son sığınağı, son yığınağı ve son umudu bazen bir devrim olur!
Hayal edebilirsiniz, çünkü öyle bir hayalet olabilir!
Peki ama…
Efendiler, siz misal Tahrir Meydanı'yla yüz yüze gelseydiniz…
Ne diyecektiniz, ne yapacaktınız?
"Bu meydanı biz yaptık nankörler" mi buyuracaktınız?
Ne diyecek, ne yapacaktınız?
Polis copunu, biber gazını, apış arasına tekmeyi mi basacaktınız?
Ne diyecek, ne yapacaktınız?
Lacinize yumurta geldi diye, ahaliyi cehaletle, sapkınlıkla mı suçlayacaktınız?
Peki siz ne diyecek, ne yapacaktınız?
Bir karakolda kaç kişiyi kayıplara karıştıracaktınız?
Bir araziye kaç cesedi gizlice gömecek; hukuksuz, mezarsız, duasız, akıbetsiz bırakacaktınız?
Ne diyecek, ne yapacaktınız siz, Tahrir Meydanı size patlasaydı?
1 Mayıs mermileri mi yağdıracak, cesetleri Kazancı Yokuşu'na mı yığacak; Beyazıt Meydanı'nda bombayla paramparça mı yapacaktınız?
Yaş büyütüp çocukları sehpaya çıkaracak, bir Meclis'te parmaklarınızla ipe mi asacaktınız?
Ne diyecek, ne yapacaktınız siz…
Tahrir Meydanı, Taksim Meydanı; İskenderiyeli genç Ankara'da üniversiteli; Kahire esnafı karşınıza dikilmiş Antalyalı; kendini yakan adam Diyarbakırlı; tank önünde hak isteyen Mutkili; yakaya yapışan o yoksul sizin buralı olduğunda ne diyecek, ne yapacaktınız!
Siz… Aslında devrim filan sevmezsiniz.
Çünkü altınız, astınız olan… aşağı, altta, dipte gördüğünüz kim diklenirse, nefret edersiniz, şiddet eylersiniz.
Ne makamınızın ne rütbenizin kibri size bir halk devrimini harbiden sevdirebilir.
Ama gün gelir, ağzınızdan çıkıverir: "Devrim gibi…" Apışırsınız, o kelimeye yapışırsınız!
Her devrim fikri her zorbanın kâbusudur.
Halklar devrimlerini çaldırabilir; götürüp bir zorbalığa teslim edebilir; o başka!
Ama devrimin hayali bile hayalettir…
O hayalet bazen "Avrupa'nın üzerinde" dolaşır…
Bazen kıta kıta, halk halk gezer, bazen uyurgezer…
Tüm eski güçler, tüm güçler; böyle her hayalete karşı esasta korku ve nefret duyar...
O gün o meydanda o hayaletin sureti ne olursa olsun!
Umur Talu kimdir?Umur Talu, ilk, orta, liseyi Galatasaray Lisesi'nde yatılı okudu. 1980'de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi'den mezun oldu. |


