Görme biçimi olarak sanat
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Görme biçimi olarak sanat

Eğer sanat ve felsefe görme üzerinden kuruluyorsa, şu soru belirir: Görme dışındaki algılar ne zaman ve neden bastırıldı? Bu, özellikle modern dönemde tartışılan bir mesele

Görme biçimi olarak sanat

Yunan felsefesinin çıkış noktasının doğanın hareketleri karşısında neyin olup bittiğini anlamak üzere ortaya çıkan bir kavrayış refleksinin olduğuna inanıyorum. Bununla şu kanaate varabiliriz: algı vizyon üzerinden şekil alıyor; bakmak ve görmek için odaklanmak. Görmek (orama) aynı zamanda kontemplasyon anlamına da geliyor. Kontemplasyon, derin ve içe dönük bir düşünme, tefekkür etme, seyretme ve gözlemleme halidir. Bir konuyu yüzeysel olarak değil, derinlemesine, içselleştirerek düşünme sanatıdır. Evreni, doğayı veya ruhsal gerçekleri anlamak için yapılan bilinçli, düşünsel bir gözlemdir. İçe dönüştür: dış dünyadan ziyade kendi içine dönerek, tinsel bir deneyim yaşama halidir. İçselleştirme, dış dünyayı seyrederken aynı zamanda içsel bir yolculuk yapmak, anlam çıkarmaktır. Gördüğümüz şeyin ardındaki bütünü (hipostaz) ve evrensel anlamı kavramaya çalışmaktır.

Kontemplasyon, felsefi ve ruhsal bağlamda, hazdan uzak, ilgiyle ve sabırla etrafımızda olup biteni seyretmek ve hakikati anlamak için yapılan yoğun düşünme ve iç gözlem eylemidir. İşte öyle sanıyorum ki Yunan felsefesinin modern düşünce biçimimize miras bıraktığı en önemli yeteneğimizdir. Sanat da elbette ki bu kavramlar üzerinden sürekli kendini dönüştürüp insanlığa çoğul bir bakış açısı armağan etmiştir. İşte benim sanatı kavrayış biçimim bu armağanın kabulüyle şekillenir. Ancak tek kapsayıcı düşünce biçimi değil; aynı zamanda doğu felsefesi de benim için eşit değerde bir düşünce mirasıdır. Bu yüzdendir ki “evrensel” kavramı benim için sadece mekânsal ve zamansal bir bütünlüğü değil aynı zamanda tinsel bir sınırsızlığı da temsil eder.   

Yunan felsefesinde “görme”nin kurucu rolü önemli. Yunan felsefesinin çıkışını, doğanın hareketleri karşısında “ne oluyor?” sorusunu soran bir kavrayış bilinci olarak tanımlamak isabetli olabilir fakat burada önemli olan nokta şu: Bu bilinç yalnızca merak değil, düzen (kosmos) varsayımıyla beslenen bir merak refleksidir. Yunanca “theoria” kelimesinin kökeni zaten “seyretmek, temaşa etmek”tir. Bu seyir pasif değildir; odaklanmış, seçici, ayıklayıcı bir bakıştır.

Herakleitos’un logosu “gören ama çoğu insanın fark etmediği düzen”dir. Parmenides’te “görünüş” ile “hakikat” ayrımı, tam da görmenin güvenilirliği üzerinden kurulur. Platon’da ise bu açıkça epistemolojik bir hiyerarşiye dönüşür: bakmak – görmek – idrak etmek – ideaya yönelmek. Dolayısıyla algı, vizyon üzerinden şekil alır; ama bu vizyon ham değil, eğitilmiş bir odaktır.

“Görmek aynı zamanda kontemplasyondur” ifadesi yerinde olmakla birlikte burada küçük bir nüansın farkına varılmalı. Antik Yunan’da kontemplasyon (theoria), pratik eylemin karşıtı değil, onun üst katmanıdır. Aristoteles’te “bios theoretikos” en yüksek yaşam biçimi olarak tanımlanır çünkü değişeni değil, değişmeyeni kavramaya yönelir. Bu bağlamda görmek duyusal bir alımlama değil, varlığın düzenine temas etme girişimidir. Bu yüzden erken felsefe, sanattan ve bilimden henüz ayrışmamıştır. Benim de sanat bakış açım burada şekil alır; bilim sanat ve felsefenin sınırlarını yeniden kaynaştırmak.

Sanat bir “görme biçimi tarihi midir?” sorusu akla gelir. Bu soruya yanıt bizi doğrudan modern sanat kuramlarının merkezine oturuyor. Evet, sanat yalnızca nesneler tarihi değil; görmenin nasıl mümkün kılındığının tarihidir. Rönesans perspektifi – dünyayı matematiksel bir bakışla görme biçimini dener. Barok – hareketi, nesnenin kinetiğini ve dramatik algıyı öne çıkaran görmeye yönelir. Empresyonizm – sabit nesne yerine anlık algıyı merkeze alma eğilimidir. Kübizm – tekil bakışı parçalayarak çoklu perspektif üretmeyi dener. Modern/soyut sanat – “görülebilir olan”ın kendisini sorgulamayı tercih eder. Burada sanat: Doğayı taklit etmez (mimesis), algının kendisini açığa çıkarır. İşte bu, aslında tam da işaret ettiğim gibi, felsefi bir mirastır.

Peki, görme her zaman merkezde mi? Eğer sanat ve felsefe görme üzerinden kuruluyorsa, şu soru belirir: Görme dışındaki algılar ne zaman ve neden bastırıldı? Bu, özellikle modern dönemde tartışılan bir mesele. Görme, mesafe, kontrol, nesneleştirme, dokunma, işitme, yakınlık, süreç, zamansallık vb. kavramlar modernizmin temel kavramlarını oluşturur. Bu yüzden çağdaş sanatta ses kurgusu, koku, performans, bedensel deneyim gibi alanlar, görmenin hegemonyasını kırma girişimleri olarak okunur.

Hangi eğilimden, tarzdan, ekolden bahsedersek edelim yaratıcılık ve uygulama sürecinde sanatın ritüel bir yönü vardır. Bir eser üretme anı hangi tarihsel, düşünsel etkileri taşırsa taşısın, kontemplasyon ya da dağılma anı diyelim, ayinsel bir yaklaşıma evrilir; çünkü sanatın ereği görücüye çıkacak olan bir nesneyi tamamlamak değil, yaratıcı sürecin kendisidir. Zihin kendini bir sürece bırakır; bu süreç hem bir fikir çerçevesinin dağılma anı hem de dağınık bir zihnin toparlanma anıdır. Ritüel, gerekçe arayan mantığın geri çekildiği ve sezgilerin belirmeye imkân bulduğu bir kontemplasyon anıdır. Ritüel, modern sanatın en kritik kırılma noktalarından biridir. Çünkü ritüelde temsil yoktur, tekrarlanabilirlik vardır, zihin ve beden merkezdedir; yansımanın değil edimin kendisi değerlidir.

İlgili İçerikler