Lacrimosa
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Lacrimosa

Yılın son Dolunay Öyküsü’nü anılardaki bir meyhanede, masaya bırakılmış defterin solmuş sayfaları arasında buldum

Lacrimosa

Kapımın altından atılmış zarf, kırmızı balmumu ile mühürlenmişti. Kimden geldiğini biliyordum. Kırmızı muma zarar vermeden açtım zarfı. “Her zamanki yerde, her zamanki saatte, üst katta” yazıyordu. Gün belirtilmemişti, gerek de yoktu. Demek gidiyordu. Ya aradığını bulmuştu ya da umudunu kesmişti, belki de bilmediğim başka bir şey. Ağaçlar kaç kez yapraklarını döküp yeniden yeşermişti görüşmeyeli? Öğlen rakısı zamanı girdim içeri.  Beni bekliyordu görünen ve görünmeyen dünyanın insanları. Üst kata çıktım. O yoktu. Ne zamandır yoktu, ne zaman kaybetmiştik birbirimizi içimizde? Başka bir denizde miydi yoksa. O eski mermer masanın üzerinde, porselen tabakta, beyaz peynir, 35’lik Kulüp Rakısı ve bir defter duruyordu. Sahneyi tamamlamak bana kalmıştı. Küçük hoparlörü çıkardım, Lacrimosa,  bütün aşk ve ölüm acılarının yüküyle çalmaya başladı. Defteri rastgele açtım:

“Kocaman gövdesi kapıdan süzüldüğünde o gün ilk defa gülümsedim. Ağır ağır, iki yana sallanarak geldi yanıma oturdu. Yanağındaki allığı, dudağındaki ruju az önce yenilemişti besbelli. Kırmızı isimli bir İstanbul meleğiydi. Ben hüznümü yudumluyordum. Çaresiz dertlere düşmüştüm, yıllar sonra rastlayacağım bir kadına âşık olmuştum. Belki de hiç bir zamanda, hiç bir uzayda rastlamayacağım bir kadın. Ya da rastladıktan sonra yitireceğim. Sabahtan beri kaç şiir okumuştum, öğlenden beri kaç kadeh parlatmıştım Ekselans'ın yerinde, bilmiyorum. Çakırkeyf bile olamamıştım hala. Akşam, daha yeni yeni misafirliğe gelmişti İstanbul’a. Garip misafiridir akşamları İstanbul’un. Tutar her akşam yatıya kalır. Her akşam insanın hazır, tertemiz çarşaflar serilmiş yatağı olmaz ki. Neyse ki seçici değildir İstanbul’un akşamları, bazen Sirkeci Garı’nda bir duvara, bazen Gezi Parkında bir banka razı gelir, bazen de son vapura biner burnunu kirli cama dayar, akıntıya dalar gider.

Kırmızı’ya da bir kadeh doldurdum, beyaz peynir, üç kalem de pirzola söyledim Şevket’e. Şimdiye kadar içtiklerimi bile ödeyecek param yoktu, Şevket biliyordu param olmadığını, bir ara kalktığımda, hesabı ödeyeyim diye cebime para sıkıştırmaya kalktıydı. “Darılırım Şevket “ dedim, “olur mu öyle şey”. Ekselans bilir ben borcumu öderim”. “Öyle de Doktor Bey” dedi, “bana borçlanırdın ne olacak”. Daha doktor olmamıştım, tıbbiyenin kapısından gireli bile anca bir yıl geçmişti, ama ben Şevket için meyhaneye gelen anlı şanlı profesörlerden daha fazla doktordum. Dertlerini benle paylaşırdı. Doktor ahbabının meyhaneye borçlu olmasını istemiyordu. Akciğer kanseri, hücrelerinde pusuya yatmış sinsi bir suikastçıydı henüz, pis pis öksürürdü arada, o kadar. Ben peçeteye bir öksürük şurubunun adını yazardım, bazen bir antibiyotik.  Komşumuz dahiliye asistanı Tuncay Abi’ye sormuştum. Akciğer kanserinden ölmesine yedi sekiz yıl vardı.

Babamdan meyhane için para isteyemezdim. Yakışık almazdı. O sıralar tercüme işi yapıyordum. Nejat’la sayfası üç kuruşa koca koca hukuk dosyalarını çeviriyorduk Almancadan Türkçeye. Aybaşında alacaktım hak edişimi, verirdim meyhaneye borcumu.  Ne dertliydi o çeviriler. Hukuk terimlerinin falan zor olmasından çok, benim yaptığım çevirinin bir insanın hayatını etkileyecek olmasına takmıştım. Temiz çeviriler olmalıydı. Daha her sabah, bir insanın hayatını sırtıma yükleyip sırat köprüsünden geçireceğim yıllara epey vardı. Satırların arasında kaybolur diye korkuyordum tanımadığım bir insanın hayatı.

Ne kadar kafamdan uzaklaştırmaya çalışsam da seni, olmuyordu. Sabaha kadar seni düşünmüştüm, uyuyamamıştım. Yıldırım çarpar gibi çarpılmıştım sana. Senin var olacağından bile habersizdim, ama olmuştu işte. Bir an, belki bir solucan deliği açılmış, bir lahza paralel evrene göz atmıştım, ya da gelecekten geçmişe yollanmış bir mesaj düşmüştü beynimin kıvrımlarına. O sendin, sana âşık oluyordum. Çaresizliğim o yüzdendi. O bilinmez gelecekte, o zamana kadar milyonlarca rastlantı denk gelecekti de sana rastlayacaktım. İmkânsızdı bir araya gelmemiz galiba. O rastlantıları mı dert edecektim şimdi. Yüreğimi koymuştum masanın üzerine. Usul usul çarpıyordu sana vurulmuş kalbim Çiçek Pasajında, porselen tabaktaki beyaz peynirin yanında.

Yüz Yıllık Yalnızlık’ın ilk baskısı şiir kitaplarının üstünde duruyordu. Ancak bir kaç yıl geçmiş üzerinden yayınlanalı. Hülyalı bir kitap. Aklımda sen varken okuması ne kadar zor, aklımda sen varken herhangi bir şey yapmak ne kadar zor. Sanki Büyük Sahra’dan kavurucu bir rüzgâr çıkmış, beni vurmak için İstanbul’a gelmiş. İçim yanıyor. Kırmızı isimli melek bir tangoya başlıyor. Mazi’yi çalıyor, ama ben gelecekte tutuklu kalmışım. Biliyorum, sana rastlayacağım bir yerlerde, saçlarını görüyorum, bir zaman kısa, bir zaman uzun. Gözlerin saçlarının arasında kayboluyor. Seni, göremediğim yüzünü, hafızama kazımaya çalışıyorum, geleceğin bütün on yıllarında unutmamak için.

Kocaman gövdesi, kıpkırmızı ruju ve bir kutu allık sürülmüş yanaklarıyla Kırmızı isimli melek pirzolalarını yiyor, bir Rus prensesinin kibarlığıyla. Sürrealist bir masa, masada saatler eriyor. Âşık olmak ne güzel diyorum gelecekteki sana. Sevgi de güzel, yoldaşlık da güzel, bir hayatı yan yana paylaşmak da, ama aşk… Uçurumlardan son hızla düşmenin kalp çarpıntısı, sırılsıklam yağmurda el ele tutuşmanın kıvılcımları, dudakların ıssız bir dünyada doludizgin kanatlanması, bir asansörde sarılmak birbirine. . . Sen bir ışık yılı uzaktasın. Voyager 1 fırlatılalı iki yıl olmuş, Jüpiter’e daha çok yolu var. Kızım, henüz İstanbul da bir tekir kedi. İkinci hayatına; bir lotus çiçeği gibi gönlüme ilişeceği günlere daha var. Ben, pirzola yiyip, akordeonuyla tango çalan Kırmızı isimli bir İstanbul meleğiyle yan yana rakı içiyorum. Şevket masanın boş kalmasını istemiyor, bir tabak beyaz leblebi bırakıyor mermer masaya. Yüz Yıllık Yalnızlık’ın ilk satırındayım daha “ Albay Aureliano Buendia yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde babasının onun buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı."

Başka bir kitaptan bir sayfa çeviriyorum. Ölümün kitabı. Sayfaları karanlık. Nerden çıktı şimdi bu kitap? Belli Azrail geldi meyhaneye, dolanıyor etrafta. Daha onunla rakip olmamışız. Kaç canı alıcam elinden yıllar içinde, ölümün kitabından kaç sayfayı yırtıp atacağım denize. Ama daha var o günlere. Hem canım şimdi sırası mı? Aşktan söz ediyorduk. Birden sahne değişiyor. Bir trendeyim. Pencereden hızla akıyor görüntüler, karla kaplı tarlalar, soğuk bir diyar, buzlu günler. Uzakta Lara Antipova’yı görür gibi oluyorum, bir atkı sarmış boynuna, güzel gözleri, atkının yamacında saklı. Yolumu kaybettim, zamanların, uzayların, kitapların arasında. Neredeyim, kaç yaşındayım, daha kaç yıl bu dünyadayım bilmiyorum? Sen uzaklardaydın yakın oldun. Yakınken uzak da olur musun ki? Kaç sevdaya yer var bu dünyada? Ben neden herkes gibi olamıyorum? Ben neden hep Ankara Rüzgarı’nı dinleyip duruyorum? Neden Madam Butterfly neden?

Ve böylece bir defterin daha satırları beni bekliyor. Ben böyle kaç defter dolduracağım, kaç beyni ameliyat edeceğim, kaç kitap yazacağım, kaç denizde yelken açacağım? Kırmızı isimli İstanbul meleğiyle kafa çekip, Yüz Yıllık Yalnızlık’ın ilk cümlesinde takılıp bin yıl sonra âşık olacağım seni düşlerken, beyaz bir sayfasıydım hayatımın henüz.  Ölümün kıyısından dönmeme daha çok vardı.   Çiçek pasajında, mermer masada porselen tabaktaki beyaz peynirin yanında bıraktığım kalbim, daha ameliyat edilmemişti, kalbimdeki kanı boşaltıp aşkla doldurmamıştım daha, İstanbul’da bir tekir kedi olarak dolaşan kızım insan olarak dünyaya gelmemişti henüz, daha bana, “Baba sen aşk insanısın, öylesin yani” dememişti bir öğleden sonra Haliç’in kenarında baba kız iki muhabbetin belini kırdığımızda ve öncesinde Ankara’da, Tunalı da bir tapas barda ve ben buğulu akşamlarda gözlerimde yaşlarla Hey You’yu da dinlememiştim o zaman.

Daha ne gerçek bir Dali, ne Sistina Şapeli’nin tavanını, ne de Rodin’in ellerini görmemiştim, ama yine de sana âşık olmuştum bin yıl önce, belki de hiç bir zaman sana rastlamayacağımı bilerek. Lakin Einstein,  “tanrı zar atmaz” demişti ve kuantum diye de bir şey vardı.  Öyleyse umut da vardı. Ve o gün, Ekselans’ın yerinde demlenirken Kırmızı isimli melekle, çok yıl sonra, trenle bir denizin altındaki tünelden geçerken hayatımı yatırıp bir teşrih masasına kendimi parça pinçik edeceğimi de bilmiyordum.

Öyle işte, ne zaman bir duman gibi dağılırken bulsam kendimi gökyüzünde, hep İstanbul’a tutunurum. Ben antidepresan kullanmam, çünkü benim İstanbul’um vardır, çünkü ben İstanbul’a sarılırım, Arnavut kaldırımlarını okşarım, Galata Kulesi’nin altındaki pembe boyalı taşı okşarım, İstanbul’un grafitilerinde bulurum huzuru, bir dolunayda köpeğim durur kehribar gözleriyle bana bakar, hayat birden güzelleşir, eğilir başını öperim, eve gidip Moby Dick okuyacağımı bilirim. Aradan bin yıl geçmiştir, sana rastlamışımdır, yan yana olamasak da bir sevdanın yolcusu olmuşuzdur, belki bir gün yan yana da geliriz. Kalbim ameliyatlıdır artık, yine de buzlu denizler bir Siren gibi çağırır durur beni; tabii, tabii erişkin insanların aldığı kararların sonuçları olur bilirim, lakin ölüm olsa olsa bir tango partneridir bana, kaç kere yazdım kim bilir…”

Sonraki sayfayı çeviremedim. Dışardan, başka bir ölüm şarkısının nameleri girdi içeriye. Siyahlar giymiş bir grup çalgıcı gözlerini dikmiş bana bakıyordu, elleri çalgılarında. Geniş kanatları boşlukta simsiyah açıldı kapının. Defterin yaprakları arasından eski bir fotoğraf düştü.  Kırmızı isimli melekle rakı içen defterin sahibinin fotoğrafı. Siyah bir yelek var üzerinde, gözlerinde aşk acısı, Madam hep olduğu gibi kıpkırmızı. Masadan kalktım yavaşca, Emek Sineması’nda Amarcord oynuyordu. Koltukaltımda defter, cebimde bir avuç beyaz leblebi, açılmamış bir küçük şişe Kulüp Rakısı, Hikmet Abi için. Tökezledim, İstanbul koluma girdi. “Kış geldi” dedi; der demez de yılın ilk karı düşmeye başladı…

İlgili İçerikler