Deniz üstü düşünceleri
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Deniz üstü düşünceleri

Denizlerin içindeki bin bir canlı, molekül, salgı, çevredeki bitki örtüsünden karışanlar bir araya gelip bize geçiyor ve belki de bütün bunlar gün ışığı ile içimize dolup bizi değiştiriyor. Pablo Neruda da Deniz şiirinde “Denize ihtiyacım var, çünkü beni eğitiyor” demiş

Deniz üstü düşünceleri

Uzun zamandır, her yıl bir kısmı değişen 12-14 arkadaş ve/veya yakınımızla 6-7 gün denizin üstünde bir teknede tatil yapıyoruz. Bu tür tatil “Mavi yolculuk” geleneğinin devamı sayılabilir ama giderek kendi rutinleri olan, denizden gelen o güçlü romantizm sürse de tarihle bağı giderek zayıflayan, bunun yerine yeme içme kısmı baskın olan bir deniz yolculuğuna dönüştüğünü söylemek mümkün. Öte yandan son yıllarda Ali Boratav gibi Sadun Boro çizgisini sürdüren denizcilerin dikkati çektiği gibi denizlerin üstünde giderek artan teknelerin yarattığı kirlilik de ayrı bir sorun.

Biz son yıllarda Bozburun’dan çıkıp, neredeyse aynı koylarda geceleyip, hemen daima mutlu olduğumuz yolculuklar yapıyoruz. Bu yıl Hidayet kaptanı biraz sıkıştırıp, biraz geriye doğru gidip Serçe ve Bozukkale koylarına uğramayı başardık ama en çok kaptanın kendiliğinden gidelim dediği “Oğlan Boğuldu”yu sevdik ve oraya iki kez geldik. Kolayca tahmin edileceği gibi tekne kaptanları az yol yapmaya, güvenli koylarda gecelemeye odaklanıyorlar ve bizlerin önerilerine hemen itiraz etme ya da geçiştirme eğiliminde olabiliyorlar. Bir ara tekneye Ali Boratav’ın kalın kitabını da getiriyor ve oradan önerilerde bulunuyordum ama baktım kaptanlar bu kitaptan pek hoşlanmıyorlar. İşin doğrusu tekne kaptanların hemen hepsi kendi kendilerini yetiştirmiş insanlar ve bu tür kitapları da okumuyorlar. Sonuç olarak bizlerin istekleri ile onların yıllara dayalı alışkanlık ve deneyimleri arasında bir uzlaşma sağlıyoruz ve sayılı günlerimizin hır gür olmadan geçmesini başarıyoruz.

Beraber yaşama coşkusu

Ben tekneye binip açılmaya başladığımız andan itibaren, herkes gibi denizden gelen esenliği hemen içime çeker ve değişmeye başlarım. Tekne yaşamında en dikkati çeken özellik bir yıl boyunca birbirini görmemiş ya da birlikte yaşamamış insanların, ufak tefek pürüzlerin dışında genel olarak hızlıca beraber yaşamaya başlaması, en çok kahvaltıda ve yüzme aralarındaki konuşmalarda görülen coşku bulutunun bir süre sonra hepinizi içine almasıdır.

Bunu ben toplu yaşama coşkusu olarak düşünürüm ve milyonlarca yıl bu şekilde yaşayan atalarımızdan bize kalan bir armağan olarak görürüm. Yani genlerimizde İtalyan filmlerindeki coşku dolu büyük aile yemeklerinde dile gelen bilgi bizi de teknede ele geçirir ve hepimizi az çok değiştirir. Teknedekilerin en az yarısı gece dışarda uyur ve sabahları denizi içine çekmiş yüzlerle uyanırlar.  Öte yandan, deniz ve ışığın etkisi kadar dar bir mekânda sürekli yüz yüze olmanın etkisi ile aramızda güçlü bir iletişim olur. Geçen yıl yaşadıklarımızı, dertlerimizi, sevinçlerimizi, umutlarımızı, takıntılarımızı, önerilerimizi, okuduğumuz kitapları, izlediğimiz filmleri paylaşırız. Bu iletişim herkesi daha görünür hale getirir; pürüzlerimiz, fazlalıklarımız, sakinliklerimiz, içimizdeki karışıklıklar hemen hissedilir ve bu aslında herkesin kendisini başkaları ile ayarlamasına imkân verir.

Ben bunu uzun yıllardır diyabet kamplarında da gözler ve oralarda hep beraber, tabi çocuklarla yarattığımız güzelliği görürdüm. Buna benzer bir yaşantının teknede de oluştuğunu, yani insanların içinden çıkan onca şeyin denize eklenmesi ile oluşan güzelliğin bizi sarıp sarmaladığını, bunun hepimize iyi geldiğini düşünürüm. Tabii bu son sabah bir ayrılma hüznü de yaratabilir ve mesela ben birkaç gün teknede bizi saran buluttan çıkamam, oradaki şarkıları dinler, sabahları teknede uyanmış gibi hissederim.

Deniz Feneri gibi düşünmek

Düşünmek deyince, teknede gökyüzü, sabah erken uyanmak, denizin içinde geçirilen zaman, gece, ay ve yıldızlar, etraftaki diğer canlılar, küçük balıklar ve daha nice şeyin etkisi ile düşünme şeklimizin değiştiğini, zihnimizin açıldığını, erişkinlerin “masa lambası” benzeri düşünme akışları yerine, çocukların “deniz feneri” benzeri düşünme akışımızın geri geldiğini hissederim. Bu kez kelimeleri yan yana getirme sevgim yaşadıklarımı küçük şiirler olarak yazmama evrildi ve teknede yaşadıklarımızı en iyi şiirler anlatılabilir diye de düşündüm.  Artık kimse eskisi kadar şiir okumuyor ama tekne için güzel romanlar ya da esinleyici biyografiler kadar kalın şiir kitaplarının, mesela Turgut Uyar’ın “Büyük Saat”inin çok iyi bir seçim olduğunu söylemek isterim.

Tekne turumuzda çok kalabalık da olsa, mutlaka Hisarönü bölgesinin en güzel koyu sayabileceğimiz “Dirsek Bükü”nde geceleriz. Bu kez de öyle yaptık ve önce akşam vakti, sonra da ertesi sabah yüzünce “bu deniz dün akşamki deniz değil, daha güzel, temiz, dinlenmiş bir deniz” diye düşündüm ve arkadaşlarıma “insanların uykuda yenilenmesi gibi, denizler de gece temizlenir ve yenilenir mi diye” sordum. Bu düşünceme olmaz demediler ama çok da katılmadılar doğrusu. Daha sonra da bunu bir yapay zekâ programına sordum ve denizlerin gece fotosentez ve oksijen üretimi, akıntılar ve karışım, biyolojik temizlenme ve gelgit etkisi ile temizlendiği cevabını alınca hem şaşırdım hem de sevindim. Belki bildik bir şey söylüyordum ama bunu kendi gözlerim, derim, hissedişlerim ile deneyimlemek ilginç gelmişti bana. Yani aslında denizlerin içindeki bin bir canlı, molekül, salgı, çevredeki bitki örtüsünden karışanlar bir araya gelip bize geçiyor ve belki de bütün bunlar gün ışığı ile içimize dolup bizi değiştiriyor.

Pablo Neruda, Deniz şiirinde “Denize ihtiyacım var, çünkü beni eğitiyor” demiş. Denizlere veda edip çocukların arasına dönüyorum. Onları özledim. 11 Ağustos haftasında da Arkadaşım Diyabet Aile Kampımız başlıyor. İçimde bütün bunlar yan yana duruyor ve tekneden sonra çocukların ışığına kavuşacağım için seviniyorum.

 

 

 

 

 

 

İlgili İçerikler