Son 1-2 ayda, özellikle de sensör mücadelesinin başarıya ulaşmasından sonra içinde, çocuklar, diyabet, hak mücadelesi, çocukların bütünsel gelişimi gibi konular olan konuşmalar yaptım. Bunlardan bazıları Diyarbakır’da olduğu gibi doğrudan bilgilendirici konuşmalardı, bazıları ise “Sunanın Kızları”nın düzenlediği bir toplantıda ya da Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde Zafer Yenal ile yaptığımız söyleşide olduğu gibi doğrudan çocukların gelişimi ve korunması üzerine idi.
Son olarak, memleketim Domaniç’te kendi çocukluğumdan yola çıkarak, birçok konu üzerinde durdum. Bu konuşmamı iyi bir yerel gazete örneği olduğunu düşündüğüm Domaniç Gazetesi “Çocukların avukatı Domaniç’te konuştu” başlığı ile özetledi. Daha önce de çocuklardan “Çocukların dostu Şükrü Hoca” ya da Giresun Öncü Gazetesi’nde “Diyabetli çocukların hocası” gibi sevdiğim sözler duymuşluğum vardı ama itiraf edeyim “çocukların avukatı” sözü beni diğerlerinden daha çok etkiledi ve duygulandırdı.
Çocuk savunuculuğu/avukatlığı (Child advocacy)
Çocuk savunuculuğu daha çok batı kültürüne ait bir kavramdır ve çocukların yüksek yararını dile getiren kişileri, profesyonelleri ve savunuculuk kuruluşlarını ifade etmektedir. Savunuculuk yapan kişiler ya da kuruluşlar tipik olarak çocukların çeşitli alanlarda kısıtlanabilen ya da istismar edilebilen haklarını korumaya çalışır. Bu açıdan en iyi örneklerden birisi, Amerikalı çocuk hekimi Benjamin Spock’tur. Kendisi uzun yıllar süren (1998’de 94 yaşında hayatını kaybetmiştir) meslek hayatında her bebeğin bağımsız bir birey olduğunu benimseten ve mama saatleri veya tuvalet eğitimi kuralları gibi katı kuralların terk edilmesini sağlayan bir eğitimci, bazıları 50 milyon satan 11 kitap yazarı, “ Vietnam savaşı bütünüyle yasadışı, ahlak dışı ve kazanılamaz” diyen bir barış eylemcisi, çocukların sağlığı için sosyal ve siyasal mücadele yürüten bir hekim ve savaşlara ve ekonomik eşitsizliklere karşı çıkmadan çocuk sağlığın korunamayacağını söyleyen bir eylemci olarak tanınmıştır.
Spock örneğinden gidersek, çocuk hekimlerinin doğal çocuk savunucuları olmaları beklenir. Ülkemizde bunun en iyi örneklerinden birisi, şair, çocuk hekimi, şeker fabrikalarında uzun yıllar çalışan ve Anadolu'yu yakından tanıyan, şiirlerinde çocukların çın çın öten sevincinin duyulduğu Ceyhun Atuf Kansudur. Onun izinden giderek söylersek çocukların avukatı olmak demek, çocuğun en yüksek yararını gözetmek, onları sarıp sarmalamak, gerekenleri yapmak, saatini çocuklara kurmak, kariyer veya çıkar odaklı değil, misyon odaklı bir hekimlik/bilim insanlığı yapmaktır. Bu açından bakılırsa hak savunuculuğu, iyi hekimliğin temel özelliğidir ve tıp eğitiminde yeterli ölçüde yer bulmalıdır. Son aylarda izlediğimiz en etkileyici filmlerden Joy’da bu kez hekimliğin başka bir alanında, “tüp bebek” devrimini yaratan bilim insanlarının zorlu yolculuğu ve odağında çocuk sahibi olmayan kadınlar olan bir hak savunuculuğu öyküsü anlatılmaktadır.
Kendi yolculuğum ve çocukların korunması ile ilgili yeni konular
Kendi açımdan baktığımda ise bilimsel ve insancıl hekimler yetiştirilmesi, diyabetli çocukların sağlığı, eğitimi ve hakları (Okulda Diyabet Programı, Diyabet Kampları, Sensör mücadelesi), ergenlik döneminde büyüme ve ergenlik durdurucu ilaçların gereksiz kullanımının önlenmesi, D vitamini eksikliğinin ve gereksiz D vitamini kullanımının önlenmesi, çocuklarda şişmanlık ve çocukların şişmanlatıcı ürünlerden korunması, boy ayrımcılığı ve gereksiz hormon kullanımının önlenmesi, yoksulluğun çocuklar üzerine etkilerinin önlenmesi, hekimliğin paraya alet edilmesi, şarlatanlık ve abartılı tıp uygulamaları ile mücadele gibi konularda uğraş vermeye çalıştığımı söyleyebilirim.
Bunların içinde son yıllarda öne çıkan konulardan birisinin çocukların başta ultra işlenmiş yiyecekler ve sosyal medya olmak üzere tüketim toplumunun acımasız etkisine maruz bırakılması olduğunu düşünüyorum. Aşırı yemenin nörobiyolojisi ile ilgili araştırmalar çocuklardaki şişmanlığın esas olarak şeker/yağ/tuz içeriği yüksek besinlerin neden olduğu haz ve bunların ödül olarak algılanmasına bağlı olduğunu, obezitenin hoşa giden besinlerin “kompulsif tüketme davranış”ının bir formu olarak tanımlanabileceğini gösteriyor. Benzer şekilde birçok yerde yazıldığı gibi çocukların büyük çoğunluğu haftada ortalama 29 saat akıllı telefonların başında zaman geçiriyor ve çocukların hem zihinleri hem bedenleri işgal ediliyor, yapılandırılıyor ve bu şekilde gelecekleri ellerinden alınıyor.
Yine günümüzde kız çocuklar çok büyük çoğunluğu tedavi gerektirmeyen ergenliğin erkene kayması (yapısal erken ergenlik) sorunu ile baş başalar ve hekimlerin bazıları etraflı düşünme zahmetine girmeden gereksiz ergenlik durdurucu ilaç kullanıyor. Buna eşlik eden başka bir sorun ise “boy ayrımcılığı”nın giderek artması ve bir çok ailenin bu soruna çare olarak büyüme hormonu talep etmesi ve çocukların ergenlik dönemindeki zorluklarına bu tür yapay zorlukların eklenmesi.
Çocuklar tüketim toplumunun en büyük hedef grubunu oluşturuyor ve birçok sorunun yanında tüketim “kışkırtması” ile ekonomik yetersizlik arasında kalarak bu kez “kışkırtılmış mutsuzluk ve şiddet” girdabına itiliyorlar. Bu nedenle günümüzde çocukların yoksulluktan korunması gibi, tüketim toplumun etkilerinden korunmasına odaklanmamız gerekiyor.
Son söz yerine: Sırrı Süreyya’nın çocuk kalbi
Konuyla pek ilgisi yok ama bu yazıyı yazarken çocuk kalbine sahip, halkının avukatı olmayı yaşamının en önüne koyan, bütün kahırları çeken cesur kardeşimiz Sırrı Süreyya Önder’i kaybettiğimizi büyük üzüntü ile öğrendim. Bundan sonra onun mirasını kendimizin kılacağız ve onu hep içimizde taşıyacağız. Unutmayacağız. İzninizle bu yazıyı “Başımız sağ olsun” diyerek bitirmek istiyorum.


