Aleyhte genişleyen ülkeler
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Aleyhte genişleyen ülkeler

İmparatorluklar, kendi dönemlerinin şartlarına göre birbirlerini yıkmış, yok etmiş; yakın tarihimizde yaşanan savaşlardan sonra da Lozan Antlaşması ile bugünkü sınırlar çizilmiş. Bu nedenle ülkelerin 1000 yıl sonra, 100 yıl sonra birbirlerini "yayılmacılıkla" suçlaması, nereden bakılırsa bakılsın, mantığa uymuyor

ATİNA

Türkiye ile Yunanistan gelecek yıl 100. yaşına girecek olan Lozan Antlaşması'nı "sınırlarımızı belirleyen ülkelerimizin tapusu" olarak görmekte.

Yani geçmişte yaşanan savaş, trajedi, barış, göç, mübadele derken, iki ülkenin de bugünkü sınırları karşılıklı olarak resmen kabul edilmiş.

Pürüzler kalmış mıdır? Belki evet. Lozan zaman zaman her iki ülke tarafından delinmiş midir? Evet.

Bu "pürüzler" ve "delmeler" 100 yıl sonra savaş nedeni olur mu? 21. yüzyılda tabii ki hayır. Olmamalı.

Varsa eğer kuşku kaldıracak konular, mantık, bunların pekala barışçıl yollardan masada çözülmesini buyurur.

Taraflar yine anlaşamazsa uluslararası mahkemelere gidilir ve kararlara saygı gösterilir. Bugüne kadar birçok medeni ülke, aralarındaki bu "pürüzleri" bu yöntemle gidermiştir. Bunun birçok örneği vardır.

Son yıllarda Lozan Antlaşması'nın "güncellenmesi gerektiğinden" söz edenler oldu. Ancak "güncelleme"nin tek taraflı ya da yalnız iki ülke arasında yapılması mümkün değil. Çünkü ülkelerin sınırlarını belirleyen Lozan Antlaşması, Amerika'dan Japonya'ya 8 ülke tarafından imzalanıp onaylanmış.

Türk - Yunan ilişkilerinin yeni sınamalardan geçtiği son zamanlarda "Yunanistan'ın yayılmacılığından" şikayet eden Türk siyasetçilerine karşı, "Türkiye'nin yayılmacılığından" şikayet eden Yunan siyasetçiler çıkıyor.

Türk siyasetçiler "Yunanistan, Osmanlı'ya karşı ayaklandığı 1821'den bu yana Osmanlı toprakları aleyhine 5, hatta 7 kat genişlediğini" söylüyor ve bunu "Yunan yayılmacılığının bir kanıtı" olarak gösteriyor.

Bu yaklaşım Türkiye açısından bakıldığında doğru olabilir. Ama Yunanistan açısından bakıldığında "400 yıllık Osmanlı boyundurluğu altından Yunanların kurtuluşu" olarak görülüyor.

Osmanlıların 1453 İstanbul'un fethinden sonra bugünkü Yunanistan coğrafyasını da hegemonyası altına alırken, zaten "Yunanistan" diye bir devlet yoktu. Bu coğrafyada yaşayanların ezici çoğunluğu Yunandı. Adalarda yaşayanlar dahil.

1789 Fransız Devrimi'nden sonra tüm Avrupa'ya ve özellikle Balkanlara yayılan "bağımsızlık" hareketleri, Yunanların da ayaklanmasına neden olacaktı. Sırplar, Bulgarlar , Arnavutlar ve Araplar ayaklanıyor; bağımsızlık mücadeleleri için örgütleniyordu.

Dönemin Rusya, İngiltere ve Fransa gibi güçlü devletlerin katkısıyla bugünkü Yunanistan devleti ortaya çıkacaktı.

Daha önce Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu'nun bir parçası olan ve Mora yarımadasında başlayan ayaklanma sonucunda 1832 yılında ilan edilen Yunan devletinin amacı "işgalci" olarak gördüğü Osmanlı coğrafyasında yaşayan "Yunanların Yunan devletine bağlanmasını" öngörüyordu.

Böylece Yunan devleti bazen savaşarak, bazen ittifaklar kurarak, bazen de anlaşmalarla nitekim 1919 yılına kadar topraklarını genişletmiş oldu. Sevr Antlaşması ve İngiltere'nin teşviki sayesinde Anadolu'daki "soydaşlarını korumak ve kurtarmak" bahanesi ile giriştiği macera ise bilindiği gibi büyük bir hezimet ve facia ile sonuçlanacaktı. (bkz. Kurtuluş Savaşı)

Yunan yakın tarihine "küçük Asya faciası" olarak geçen ve Türkiye'nin de -dün (29 Ekim) kutlanan- Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına yol açan Yunanların "Megali İdea" yani "büyük ide" hayali Anadolu topraklarının derinliklerine gömülecekti. (Yunan siyasetçiler bunu kendi parlamentolarında defalarca dile getirdiler.)

Madalyonun öteki tarafına bakacak olursak yalnız Yunanlar değil; tüm Osmanlı coğrafyasında yaşayan ve "Türk asıllı" olmayan (Araplar dahil) halklar, Osmanlı'nın "fetih" olarak gördüğü yerlerde hakimiyet kurmasını "işgal" olarak görüyordu.

Osmanlı coğrafyasında başlayan "bağımsızlık hareketleri" Osmanlı yönetimi tarafından "isyan eden hainler" olarak görülürken; Osmanlı yönetimine karşı ayaklananlar bunu, "Osmanlı işgalinden kurtulma mücadelesi"olarak görüyordu.

Buna rağmen her ülke kendi geçmişine, tarihine ve milli gururuna toz kondurmak istemediği için çeşitli efsaneler yaratmak zorunda kalıyor.

Turgut Özal, 1988'de Atina'yı ziyareti süresinde hazırladığı konuşmasının metni gözden geçirilirken elçilik görevlilerinin gözüne takılan "Biz Türkler ve siz Yunanlar 400 yıl kardeş gibi birlikte yaşadık" cümlesinin farkına vardılar ve "bu cümlenin, Yunanları mutlu etmeyeceği" gerekçesiyle metinden çıkarılmasını sağlamışlardı. Çünkü Yunanistan'da bu "400 yıllık birliktelik kardeşçe değil, zorunlu birliktelik" olarak görülüyordu..

Benzeri başka bir olay, bu sefer 1990 'a İran Dışişleri Bakanlığından bir heyetin Atina ziyaretinde yaşanmıştı. Dönemin Yunan Dışişleri Bakanı Andonis Samaras da -aynı Özal'ın yapmak istediği "jest" gibi- "Biz Yunanlar, Büyük İskender'in sayesinde akraba sayılırız" demiş; İranlılar çok bozulmuştu. Çünkü İranlılar Büyük İskender'i Yunanların efsaneleştirdiği gibi "Doğu'ya medeniyeti götüren komutan" olarak değil; "yayılmacı ve Persleri dize getirerek bölgelerini işgal eden ilk emperyalist komutan" olarak görüyordu.

Bu nedenle sık sık ve gururla dile getirilen 1071 Malazgirt'ten 1453 İstanbul'un fethine ve oradan 1683'e kadar geçen yaklaşık 600 yıl boyunca Türkler, Batı dünyasında  "Anadolunun bir ucundan, Arap yarımadasına ve oradan Viyana kapılarına kadar yayılan ve koca Doğu İmparatorluğunu yok edenler" olarak görülüyordu.

İmparatorluklar, (bk. haritalar) kendi dönemlerinin şartlarına göre birbirlerini yıkmış, yok etmiş; yakın tarihimizde yaşanan savaşlardan sonra da Lozan Antlaşması ile bugünkü sınırlar çizilmiş.  

Bu nedenle ülkelerin 1000 yıl sonra, 100 yıl sonra birbirlerini "yayılmacılıkla" suçlaması, nereden bakılırsa bakılsın, mantığa uymuyor.

İlgili İçerikler