Bu hafta benim için zor bir hafta oldu. Yazının gerisini okuyunca ülkenin hassasiyetlerini ıskalayan bir yazar olduğum hissi verebilirim, ama gerçek öyle değil.
Mesela, sanatçıların korkak olduğu iddiasında olanlar da var. Sanatı bir sığınak, bir kaçış olarak görüyorlarmış…
Sanatın protest yanının kaçış kapılarını çoktan tutmuş olduğunu iyi bildiğimden bu iddiayı ciddiye almıyorum tabii ki.
Fakat göndermeye baktığımda, köşe yazarları için de bazen gündemin dışına çıkmak bir kaçış ihtimali gibi varsayılabilir.
Kaçış sanılan bu gidiş gelişler, belki de ne için otoriteye direnmemiz gerektiğini yeniden hatırlamak içindir.
İlginç bulduğum ve bir o kadar sevdiğim, Churchill’e yakıştırılan bir söz var.
İkinci Dünya Savaşı’nın orta yerinde tiyatroya, sanata ayrılan bütçelerde kesintiye gitmeyen Churchill, epey eleştiri alır.
Elimde olsa, verdiği yanıtı dağlara taşlara yazardım:
“O halde biz, ne için savaşıyoruz ki?”
Didim Belediyesi ve Livaneli Vakfı iş birliğiyle düzenlenen Didyma V. Uluslararası Akdeniz Edebiyat Günleri, geçtiğimiz hafta varoluşu ilk kez bilimle açıklayan filozofların yetiştiği topraklarda, Miletos’un yanı başındaki Didyma’da gerçekleşti.
Didim’in kadim tarihine yakışan bu buluşmada Didim Belediye Başkanı Hatice Gençay’ın konuşmasının merkezinde de aynı kültürel hassasiyet vardı.
Didyma’nın yalnızca geçmişin görkemli bir mirası olmadığını, bugün sanatın, düşüncenin ve demokrasinin yeniden buluşabileceği bir uygarlık dünyası olduğunu anlattı.
Binlerce yıl önce insanlığın yönünü değiştiren fikirlerin filizlendiği bu coğrafyanın bugün de sanatı ve düşünceyi buluşturmasının tesadüf olmadığı konusunda ben de aynı fikirdeyim.
Konferans boyunca George Papandreou’dan Murat Karayalçın’a uzanan siyasal deneyimlerle, akademisyen ve edebiyatçı diğer katılımcıların katkıları, “Düşünce, Yaratı, Demokrasi” temasına özgün yanıtlar ortaya koyarken yeni soruları da beraberinde getirdi.
Konferansın taçlandığı soruyu ise, Zülfü Livaneli sordu:
“Kültür ve sanat olmadan uygarlık ayakta kalabilir mi?”
Ne için yaşadığımızı ve ne uğuruna; bize hâlâ kültür, sanat ve edebiyatın anlatıyor olması, kendimce bu soruya verilebilecek en güzel yanıt diyebilirim.
Sanatla uğraşmak, kültürün içinde kalmaya çalışmak bir kaçış değil. Tam tersine, hayatın tam ortasında kalabilmenin en güçlü yollarından biri.
Neyi korumamız gerektiğini, ne için mücadele ettiğimizi ve neden umut etmekten vazgeçmememiz gerektiğini bize yeniden hatırlatıyor.
Apollon Tapınağı’nda gerçekleşen Didyma Uluslararası Akdeniz Edebiyat Günleri’nin açılışında , Mikis Theodorakis şarkılarının büyüleyici sesi Betty Harlafti’nin sürprizi, iki bin yıl öncesinden gelen bir ezgiydi.
M.S. birinci ve ikinci yüzyıla tarihlenen dünyanın bilinen en eski şarkısı, Seikilos’un eşine yazdığı o kısa eser…
Yaşadığın sürece parılda,
Hiçbir şeye üzülme.
Hayat kısa bir andır,
Zaman ise her şeyi alır götürür…
Apollon Tapınağı’nın mistik atmosferinde yankılanan bu sözler, yüzyılların mutluluk sırrını Apollon’un ışığıyla göğe saçarken; orada bulunmuş olmanın tarifsiz duygusunu hâlâ içimde hissediyorum...
Öyle ki, bu güzel duyguyla bir merhaba gibi herkese seslenmek istiyorum:
Yaşadığın sürece parılda…
Eyvallah.


