
Başlığın çok havalı olduğuna bakıp bilimsel bir analiz beklemeyin lütfen. Ne kadar becerebilirim bilmiyorum, umarım başlığa uygun düşen düşüncelerimi biraz olsun aktarabilirim.
Farkında olanlardan kaçmıyor, yerinde sağ olsun Nebati'nin dediğinden öte ve oldukça sosyolojik ve siyasal bir değişime neden olacak bir kopuş yaşanıyor Türkiye'de.
Bu kopuş, yavaş yavaş fakat giderek hızlanan parça parça bir kopuş; belki de bir puzzle gibi eksik parçaları yerine koya koya Nazım'ın hasretiyle yanıp tutuştuğu bu can ülkeyi tamamlayacak bir kopuş...
* * *
Dolu salonda herkes Erkan Baş'ın konuşmasını beklerken sıranın bir türlü ona gelmemesi homurdanmalara neden olmaya başladı.
Hele asabi bir abimiz, bildiğin bir tribün kavgacısı gibi: "Kardeşim buraya Erkan Baş'ı dinlemeye geldik" diye yükselen bir ses tonu ile rahatsızlığını kendince anlatmaya vardırdı işi.
Doğru da söylüyordu... Türkiye İşçi Partisi genel başkanını dinlemeye gelmiştik gerçekten. Ama abinin asabiyeti içinde değildik şükür.
Bir genç konuştu, bir çiftçi, bir öğrenci, bir de bir işçi konuştu.
Ve sonra 'toprak ana' konuştu; köylü bir kadın. Zeytinlerine dokunulmasından hiç hoşnut değildi, öfkeliydi de...
Biraz fazla konuştuğu düşünüldüğü için zarifçe yeterli olduğu ifade edildiğinde bile inmek istemedi, mikrofon elindeydi ve ne düşünüyorsa eksik değil fazlasıyla söylemek istiyordu.
Allah var, söyledi de...
Konuşan Türkiye.
Erkan Baş sıra kendisine geldiği zaman böyle ifade etti.
Kendisini dinlemek isteyenlerin sabırsızlığı aslında bu canım ülkenin başlıca sorunuydu.
Dinlemeden, anlamadan vardığımız yargılarımız, ayrışmalarımızın da nedeni değil miydi?
Erkan Baş, konuşan Türkiye istiyoruz, bu nedenle sizlerle buluştuğumuz her yerde önce siz konuşun istiyoruz dediğinde önceki konuşmalardan şikayetçi olmasam da ben de nasibimi aldım bu mesajdan.
Solun daha çok konuşulması ve ülkenin geldiği noktada solun varlığının yaşamsal önemini ortaya koyarken hemen hemen her konuşmasında solun savunduğu ilkeleri de öne çıkarıyor Erkan Baş.
'Yaşamak için sosyalizm' derken de sistemin getirdiği yükle baş edemeyen büyük bir çoğunluk var ve o çoğunluk özellikle bu tip toplantılarda sözünü sakınmadan söylesin, kendini ifade etsin istiyor genel başkan Türkiye İşçi Partisi adına.
'TİP Senin' demek de aslında böyle bir şey olmalı o zaman, 'TİP Sensin' demekte öyle.
* * *
Düşün insanları lazım bu ülkede, hele siyasette.
Günümüzde bilim insanlarının, akademisyenlerin son yıllarda siyasi eleştirilerinde ön alma iştahlarına dikkat eden var mı?
(Şükür sanatçılar da geri durmuyor artık.)
Kendi yurdunda sürgün olanlar yanında uzakta olanlarının da yerlerinde duramayıp bu eleştirileri bize duyurma gayretlerini gördükçe, başta da söylediğim, ikinci yüzyılın Türkiye'sini oluşturacak bu kopuşun sonuçlarına olan ilgim ve umudum artıyor.
* * *
Erkan Baş, bir siyasetçiden önce bence bir düşünce insanı...
Konuşan Türkiye'yi duymak istiyor.
Bir tek 'sü'lale devri insanları' hariç, kim olduklarına, ne olduklarına bakmadan toplumun geniş kesimleriyle buluşmak istemesi de bundan.
Bu arada anlamak kadar anlaşılmak da istediği için; çok yalın ve sade, çok samimi ve içten, çok heyecanlı ve coşkulu Sayın Baş...
Bir sosyalist devrimden daha önemli gördüğü; sosyalizmin insanı (toplumu) iyi edecek yanlarını; insan hakları, özgürlükler, eşitlik ve laiklikle birlikte, yalnızlık, terk edilmişlik ve gelecek korkusu hislerinin yerine güven duygusunun önemini bıkmadan, usanmadan dahası hiç bıkmayacakmış gibi, usanmayacakmış gibi dile getiriyor.
Erkan Baş özünde, bir anlayışı ifade ediyor. Kişilerden ya da partilerden çok; bir anlayışın, ilkelerin iktidarından söz ediyor bıkıp usanmadan.
Sosyalizmin en azından temsil ettiği değerleri ile hayat bulabileceğine olan inancını insanlara da geçirmek istiyor.
Dokunulabilen, hissedilebilen bir ütopya neden olmasın?
Ben bu konuda tamamım...
Yıllardır anlayışın iktidarı meselesini ben de dahil aslında çok kişi ifade ediyordu belki ancak diğer herkesi buna Erkan Baş ikna etmiş görünüyor.
Toplumu ayrıştıran, bu canım ülkeyi kangrene çeviren en kırmızı konuların üzerine giderek lafı gevelemeden konuşuyor.
TİP Genel Başkanı, dünyayı değiştiren aydınlıklar yüzyılının eseri diyebileceğimiz Rönesans'ın (Yeniden Doğuş) en büyük öğretisi; hümanizmin şifreleriyle yapıyor bunu.
Muhalif ittifakların mutabakatlarla bir araya gelmesinin temelinde de hümanizmin bu şifrelerini görmek mümkün; bu ittifakların amacı haklar ve özgürlükler esasına dayalı 'ortak bir yaşam kültürü' oluşturabilmek gibi gelmiyor mu size de?
Halkın egemenliğine dayalı bir siyasi sistemin kurulabilmesi için en iyi yöntemin 'toplumsal sözleşme' olduğundan söz eder Jean-Jacques Rousseau.
Sağdan sola, soldan sağa muhalif ittifakların mutabakatlarını, benzer ve gönülden bir toplumsal sözleşmenin sivil ve değerli bir inisiyatifi olarak kabul ediyorum.
Bu inisiyatif, farklılıklarımızı ya da yaşadığımız sorunların kaynağı olarak birbirimizi görmenin anlamsızlığını da aşmış görünüyor.
* * *
Erkan Baş, ne zaman mülkiyet konusuna girse her zaman aklıma ilgili ilgisiz, bir fıçının içinde hayatının son anlarına kadar yaşadığı söylenen ve Büyük İskender'e kafa tutması ile bilinen filozof Diyojen geliyor.
Söylentiye göre, tek mülkü bir fıçı ve tek eşyası bir tas olan Diyojen, eliyle su içen bir çocuğu görünce, 'bu çocuk bana fazladan bir eşyam olduğunu öğretti' der ve onu da bir kenara bırakır.
Mülkiyet kavramı, bize dayatılan şekliyle dünyanın tüm acımasızlığını daha da derinleştiriyorken Türkiye İşçi Partisi bu ülkenin yitirdiği sanılan değerlerini, duygularını yeniden hatırlatıyor bize.
Selçuk Şirin'in, bu yazımda bana da ilham olan Oksijen Gazetesi'ndeki yazısının başlığı şöyle; 'Duyguları harekete geçiren kazanacak!'
Ne dersiniz?
Mesela seçilecek garanti yerini Gezi'nin sembol isimlerinden Can Atalay'ın özgürlüğüne bırakan Barış Atay, sizin de duygularınızı yeterince harekete geçirmiyor mu?
Ya da 10 yaşındaki arabasıyla mutlu mesut görünen, evim yok diye hayıflanmayan, hatta bunu es geçip çocuklarına onurlu bir hayatı miras bırakacağını her şeyden daha değerli bulan, milletin vekili bir Erkan Baş?
Geldiğimiz noktada, Türkiye İşçi Partisi, iktidara gelmese de inanın, savunduğu değerlerin iktidar olmasını sağlayacak denli heyecan yaratıyor kalbimizde.
Sizin kalbinizde durum nasıl, bir parça sosyalizm hepimize iyi gelmez mi?
Eyvallah.
|
Serdar Gündoğ kimdir? Serdar Gündoğ, Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde doğdu. İlk ve Orta Okulu Ankara'da, Liseyi ise Aydın'da tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümünü İzmir'de bitirdi. Türkiye'nin ilk haber portallarından bodrumhaber.com ve aynı adla yayımlanan günlük gazetenin genel yayın yönetmenliğinin ardından çeşitli yerel haber portallarında ve Posta ve Milliyet gazetelerinin eklerinde haftalık yazılar yazdı. 2009 yılından itibaren yerel ve genel seçimlerde kampanya yöneticiliği ve danışmanlıklar yaptı. Çevre ve insan temalı farkındalık projeleri için fikir ve senaryolarına katkı sağladığı kısa filmler ve belgesellerin yapımcılığı yanında kültür ve sanat etkinlikleri de düzenleyen Serdar Gündoğ'un marka ve siyasi danışmanlıkları devam ediyor. |


