Müzik deyip geçmesek mi?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Müzik deyip geçmesek mi?

Yeme içme ve alışveriş mekanlarında, film, video, podcast gibi iletilerde müziğin başlıca işlevi “ambiyans” ya da “atmosfer” yaratmak. Yani, doğrudan bilinçaltıyla muhatap olan “damardan” bir manipülasyon söz konusu. Bu, işitselin görsele kıyasla birtakım farklı, hatta çok daha güçlü nitelikleri olmasından kaynaklanıyor

Müzik deyip geçmesek mi?

Kendimi bildim bileli lokanta, kafe ve bar gibi yerlerde arka planda müzik çalınmasına anlam veremeyen biriyim. Müzik dinlenecekse susulup dinlenir, konuşulacaksa da müzik kapatılır, her ne konuşulacaksa oturup konuşulur diye düşünmüşümdür. Hatta, müziğin muhabbet ve çatal bıçak sesleriyle yarıştırılmasını o müziği üretmiş olan sanatçılara haksızlık olarak da görmüşümdür. Son yıllarda işitme yetim zayıfladığı için müziğin bu türden kullanımına giderek hayıflanır da oldum.

Yaz kış spor ayakkabısı giyenlerden bile daha çok sayıda insanın yukardaki paragrafı okuduğunda bende bir “arıza” olduğunu düşüneceğinin farkındayım (lokantada müzik çalınmadığı için olay çıkaran insanlar olduğunu duymuşluğum bile var). Gerçekten de belli belirsiz bile olsa müziğin ya da müziğimsi seslerin duyulmadığı yeme içme mekanları bir yana, mağazaların, spor salonlarının, fonda müzik çalmayan podcast’lerin bile garipsendiği bir koşullanma düzeyine ulaştık.

Söz konusu mekanlarda ve film, video, podcast gibi iletilerde müziğin başlıca işlevi “ambiyans” ya da “atmosfer” yaratmak. Yani, doğrudan bilinçaltıyla muhatap olan “damardan” bir manipülasyon söz konusu. Bu, temelde, işitselin görsele kıyasla birtakım farklı, hatta çok daha güçlü nitelikleri olmasından kaynaklanıyor:

Birincisi, göz ve kulak yapıları birbirinden çok farklı: Gözlerimizi sağa sola çevirebiliyoruz, kapatabiliyoruz ama kulaklar sürekli açık, oldukları yerde kıpırdamadan duruyorlar. Gözlerimiz dümdüz baktığımızda kısıtlı bir alanı görüyor, daha fazlasını görebilmek için başımızı çevirmemiz, arkamızı görebilmek için de dönüp bakmamız gerekiyor. Buna karşılık kulaklarımız sesleri, hangi yönden gelirlerse gelsinler, duyuyor.

İkincisi, beyinlerimiz sesi ve görüntüyü farklı bölgelerde, farklı işlemlerden geçirerek algılıyormuş. Sesin algılandığı “temporal lob” görüntünün algılandığı “oksipital lob”dan çok daha hızlı çalışıyormuş. Bu nedenle sesleri algılamamız da, seslere tepkilerimiz de görüntülere oranla daha hızlı gerçekleşiyor. Malum, “alarm” aygıtları öncelikle ses çıkarsın diye yapılıyor.

Üçüncüsü, sürekli açık duran kulaklarımız çevredeki sesleri her zaman duyuyor ama hepsini dinlemiyor: Beyinlerimiz bu sesleri biz farkında olmadan “kesinlikle dinlemeye değer”den başlayıp “hiç dinlemeye değmez”de biten bir tercih sıralamasına sokuyor. Örneğin, beynimiz sürekli çalışan bir motor sesinin varlığını yok hükmünde saydığı için sesi ancak motor durduğu zaman farkediyoruz. Örneğin, New York şehrinde ambülans ve itfaiye sirenlerinin çok sık duyulduğunu ancak yeni gelmiş birileri şikayetlendiği zaman farkediyoruz. Örneğin, Türkiye’ye yeni gelmiş, sabah namazına kalkmayan biri bir süre sonra sabah ezanıyla uyanmamaya başlıyor.

Dördüncüsü de, beyinlerimiz sürekli olarak kulağın duyduğuyla gözün gördüğünü (hatta burnun kokladığını, dilin tattığını) birbiriyle ilintilendiriyor. Bu bilinçaltındaki “özdeşleştirme” içgüdümüz sonucunda temelini Ivan Pavlov’un attığı “klasik koşullanma” olarak anılan davranış biçimi ortaya çıkıyor. 

Pavlov en ünlenen deneyinde köpeğe yemek verilirken bir zil çalınırsa bir süre sonra yalnızca zil çalındığında da hayvanın ağzının sulandığını kanıtlıyor. Bu bulgunun püf noktasını zil sesiyle yemek arasında hiçbir organik ya da işlevsel bağ olmaması oluşturuyor (arabesk müziğin rakıyla, klasik Batı müziğinin kırmızı şarapla ilişkilendirilmesi ya da normalde çatal bıçak kullanan insanların Çin yemeklerini çubuklarla yemesinde olduğu gibi).

Bundan bir yüzyıl kadar önce, sesin kaydını ve yayınını mümkün kılan teknolojiler gelişirken, müziğin etkileme gücünden tüketimde yararlanılabileceği konuşulur olmuş. Örneğin, müzik olduğu zaman alışveriş mekanlarında müşterilerin daha çok vakit geçirdiği, daha çok para harcadığı, dişçi ve doktor ofislerinde gerginliğin azaldığı gibi savlar ortaya atılmış. Ve ABD’de mağazalardan berber salonlarına, lokantalardan havaalanlarına, otel lobilerine, asansörlere varıncaya kadar müzik yayını yapmayı hedefleyen Muzak şirketi kurulmuş. 

Muzak başlangıçta doğrudan dönemin popüler parçalarından oluşan paketler sunarken 1950’lerde bu parçaların stüdyo orkestraları tarafından icra edilen, sözsüz versiyonlarını dinletmeye başlamış. Sonuçta hepsi birbirine benzeyen, hangi parçanın çalındığı ancak kulak kabartılırsa anlaşılan, “muzak” ya da “asansör müziği” diye genelde küçümsenerek anılan tür ortaya çıkmış (bu müziğin asansörlere ilk kez New York gökdelenlerinde, onlarca kat inip çıkacak araca binmeye ürken insanları rahatlatmak amacıyla girdiği sanılıyor).

Muzak’ın bu enstrümantal müzik biçimini seçmesinin amacı müziğe farkındalığı azaltmak, “fon” niteliğini güçlendirmek ve dikkat dağılımını önlemek imiş. Şirket kısa bir süre sonra müziğin tüketimin yanısıra verimliliği arttırmak üzere üretimde de kullanılabileceğini savunmuş ve Muzak ofislere, imalathanelere de girmeye başlamış. 

Muzak üretimi arttırdığını iddia ettiği bir de bayağı tuhaf bir yayın yöntemi geliştirmiş: “Uyarıcılı İlerleme” diye çevrilebilecek “Stimulus Progression” adını verdikleri yöntemde 15 dakikalık bir dilim yavaş tempoda ve kalın tondaki parçalarla başlıyor, sonraki parçalar giderek hızlanıp tizleşiyormuş. Ardından 15 dakikalık bir sessizlik geliyor, sonra yeni bir 15 dakikalık dilim başlıyormuş. Şirket bu sessizlik anlarının uyarıcının daha etkili olabilmesi için dinlendirme amaçlı olduğunu ileri sürüyormuş (teknik zorunluluktan olduğunu söyleyenler de var). Bu uygulama oldukça uzun bir süre devam etmiş.

1960’larda popüler müzik değişmeye başlıyor: Dinleyiciye hoşça vakit geçirtmek yerine kültürel, toplumsal konulara değinen sözlere ağırlık verilen, elektrikli çalgılarla üretilen, epeycesi sert parçalar ortaya çıkıyor. Arka planlarda çalınan Muzak müziği yeni kuşaklara bayat ve itici geliyor ve 1968’de Yesco adlı bir şirket “ön plan” (foreground) müziği olarak anılan yeni bir biçimi geliştiriyor: Piyasadaki popüler müzik parçalarını olduğu gibi alıp bunlardan müşterilerinin niteliğine ve hedeflerine göre özel kolajlar oluşturuyorlar.

Adına “ön plan müziği” dense de bu uygulamada da amaç mağaza, market ya da lokantadaki insanların durup müziği dinlemesi değil, temelde daha fazla para harcaması. Yani, kısık yerine gür sesle de olsa, yine fark ettirmeden davranış ve duyguların biçimlendirilip yönlendirildiği bir atmosfer yaratılıyor

Muzak devrin değiştiğini kabullenmekte epeyce geç kalıyor. 1984’te birisi hem bu şirketi hem de Yesco’yu satın alıp birleştirince eski uygulamalar giderek ortadan kayboluyor ve bütünüyle “ses mimarisi” adını verdikleri modele geçiyorlar. Muzak 2011’de Mood Media adlı şirket tarafından satın alınınca olumsuz çağrışımları devam eden “Muzak” sözcüğünün artık kullanılmamasına, servisin “Mood” adıyla sürdürülmesine karar veriliyor. Mood Media halen birbirinden epeyce farklı ticari ortamlara müzik (hatta dekorasyon, görseller ve koku) sağlamayı sürdürüyor.

Mood Media’nın “ses mimarları” ellerindeki lisansı alınmış devasa koleksiyondan “müşteriye özel” kolajlar yaratıyorlar. Örneğin, varlıklılar da dahil farklı kesimlerden çok sayıda insanın girdiği Manhattan’daki bir büyük giyecek mağazasında “hafif” pop şarkıları çalarken aynı mağazanın Brooklyn şubesinde hiphop duyulabiliyor. Bir mağazanın gençlere “cool” giyecekler sattığını anlamak için bazen içeri girmek bile gerekmiyor, müzik orada kime ne satıldığını bangır bangır bildiriyor.

Müzik ticari amaçla kullanıldığında yasal olarak onu besteleyip kaydetmiş olan kişi ve kuruluşlara telif hakkı ödenmesi gerekiyor. ABD’de Mood Media veya Soundtrack gibi servisleri kullananların ödediği ücretin bir bölümü “PRO” olarak bilinen (Performing Rights Organizations) temsilci kuruluşlara gidiyor, onlar da telif hakkı sahiplerine ödemeleri yapıyor. Internet ve dijital teknolojiler müziğin her yere iletilebilmesini ve denetlenebilmesini sağlamanın yanısıra bu karmaşık işlemleri de oldukça kolaylaştırmış. (Okuduğuma göre Türkiye’de de özellikle gastronomi sektörünün müziklere telif ödemesi konusunda birkaç ay önce bir düzenleme üzerinde anlaşıldı.) 

Ama yine internet sayesinde işler bayağı bir de karışmış durumda. Dünyada artık milyonlarca şarkılık kataloğu olan Spotify, Apple Music, Amazon Music gibi, kişilerin az bir para karşılığında abone olabildiği servisler var. Abonelerin bu servisleri ticari amaçla kullanması yasalara aykırı ve, en azından ABD’de, yakalanırlarsa ciddi miktarlarda para cezasına çarptırılabiliyorlar. Bu nedenle süpermarketler gibi eskiden müzik çalınan bazı büyük mekanlar bunu yapmaktan vazgeçti. 

Ne var ki, dünya üzerindeki şarkı sayısını ve bunlara erişimin ne kadar kolaylaştığını düşününce, on masalı lokantasında, beş masalı kafesinde ya da pilates stüdyosunda cep telefonuna indirdiği müziği ya da Spotify’ı hoparlörlere bağlayanların hangi birinin yakasına nasıl yapışılabileceğini de bilemiyorum. 

İlgili İçerikler