Bugünün yargıçları
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bugünün yargıçları

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde geleceğin yargıç ve savcılarının kuraları çekilirken, Anayasa’ya uyacağına iliş­kin ant içen devlet başkanının partisinden bir bayan milletvekili, yeğeninin de kura çekeceğini söyleyerek, bir bakıma bu ayrıcalığı vurgulamak için onun adını anmış; geleceğin yansız ve bağımsız yargıcı ya da savcısı yeğen de, alkışlar arasında bu utanç tablosunu tamamlamış, konumuyla bağdaşmayan bir bilinçle ayağa kalkarak devlet başkanını selamlamış; dönemin adalet bakanı da gülücükleriyle bu utandırıcı, yüz kızartıcı tabloda yerini almıştır

Bugünün yargıçları

Gelelim günümüze.

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı, 27 Temmuz 2023’te yargıç ve savcı adaylarına seslenirken, bağımsızlıktan söz ettiği halde, siyasete de girmiş, muhalefeti eleştirmiş, bu siyasal eleştiri cümlelerini söylerken kimi yargıç ve / ya savcı adayları da, kendisini yüzleri kızarmadan bilgisizce, bilinçsizce ve yansızlıkların örseleyecek biçimde alkışlamışlardır.

 Bir başka üzücü örnek de şudur: Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde geleceğin yargıç ve savcılarının kuraları çekilirken, Anayasa’ya uyacağına iliş­kin ant içen devlet başkanının partisinden bir bayan milletvekili, yeğeninin de kura çekeceğini söyleyerek, bir bakıma bu ayrıcalığı vurgulamak için onun adını anmış; geleceğin yansız ve bağımsız yargıcı ya da savcısı yeğen de, alkışlar arasında bu utanç tablosunu tamamlamış, konumuyla bağdaşmayan bir bilinçle ayağa kalkarak devlet başkanını selamlamış; dönemin adalet bakanı da gülücükleriyle bu utandırıcı, yüz kızartıcı tabloda yerini almıştır (Basın, 1.2.2025).

Oysa bundan yaklaşık yirmi bir yüzyıl önce Korint’e gelen ve güneşini engelleyen Büyük İskender’e, bir dileği olup olmadığını sorması üzerine, MÖ 323’te ölen Diyojenes, tarihin hiç unutamadığı şu yanıtı vermişti: “Gölge etme başka ihsan istemem.”

Elbette Diyojenes, ne yargıçtı ne de savcı.

Ancak tırnak uçlarına dek bağımsız bir düşünürdü.

Ancak özgürlüğünün örselenmesine asla izin veremezdi.

Nitekim o dillere destan yanıtıyla bu duruşunu kanıtlamıştır.

Geleceğin yargılama erkinde yer alacak olan ve de kendini arayan bir hukukçunun da yanıtı, en azından elbette onca yüzyıl önce yaşayan Diyojenes’in yanıtı gibi olmalı, cumhurun başındaki kişi de, böyle bir yanıtı alkışlamalıydı.

Elbette bu yaklaşım, yüksek bir bilinç sorunudur.

Eksiklik ise, yaklaşık 2350 yıl sonraki işte bu bilinçsizliktir.

Geçelim ve ayracı kapatıp konumuza ve ülkemize dönüp yaşananları gözden geçirmeyi sürdürelim.

Yakın geçmişte İsrail yurttaşı Dany Awka, uyuşturucu madde kaçakçılığı yapma suçundan on yıl hapis cezası almış, ancak İsrail hükümetinin girişimi üzerine cezaevinden çıkarılmış, salıverileceği önceden bilindiği için de, bekletilen uçakla Israil’e gönderilmiştir (22.8. 2023).

Aslında daha önceleri de benzer olaylar yaşanmıştır. Sözgelimi, Türkiye’de yaşayan Türk kökenli, ancak Alman yurttaşı olan gazeteci D. Yücel, darbe olayına destek verdiği iddiasıyla yargılanıp cezalandırılmış, ancak Alman Başbakanı Mer­kel’in tepkisi üzerine, dönemin Türk Başbakanı Erdoğan tarafından “Türkiye bir hukuk devletidir! Bu can bu bedende durduğu sürece bu şahsın erken tahliyesi söz konusu olamaz” diyerek meydan okuduğu halde, işte o gazeteci, Türk halkının, yargılama erkinin, yargıçlarımızın, hukukçularımızın yüzlerini kızartacak biçimde, özgür bırakılmış, bekletilen bir uçakla, yani önceden ne karar verileceği belli olduğu için, bekletilen özel bir uçakla Almanya’ya gitmiştir (16.2. 2018).

Aslında bunda şaşılacak bir şey yoktu. Nitekim o dönemde hiç kimse de şaşırmamıştır. Çünkü daha önceleri ABD yurttaşı Rahip Brunson da, ABD Başkanı Trump’ın isteğine ilkin direnilmesine, “Asla hapisten çıkamaz, hiçbir baskıya boyun eğmeyiz. Cezasını burada çekecektir” denilmesine karşın, birkaç gün içinde salıverilmiş, rahip de, kararın ne olacağını bildiği için, hava alanında bekletilen özel bir uçakla ABD’ye gitmişti (12/10/2018).

Ancak bu türden olaylar, bu noktalarda da kalmamıştır.

Yeniden seçiminden sonra değil, ikinci adaylığından sonra, yani altı yıl sonra seçilip ikinci kez başkan olan Trump ile Netanyahu görüşürlerken bile, İsrail Başbakanının, Türkiye ile kötüleşen komşuluk ilişkilerinin sonuçlarının olumsuz olabileceğinden yakınması üzerine, Başkan Trump, Rahip Brunson’u nasıl geri aldıklarını herkesin önünde, utanmak şöyle dursun, övünüp anımsatarak Netahyahu’yu teselli etmiş (Basın, 8.4.2025), bununla da yetinmemiş, 25 Eylül 2025’te Türkiye cumhurbaşkanı ile yaptığı bir görüşme sırasında, Erdoğan’ı işaret ederek, “Hileli seçimleri herkesten daha iyi bilir” sözleriyle T. Cumhuriyeti cumhurbaşkanının bu türden hukuka ters düşen başarılarını(!?) bir kez daha vurgulamıştır (Basın, 7.5.2025, 26.9.2025).

Olay, ne yazık ki, o dönemde bu noktada dahi kalmamış, daha sonraları sık sık gündeme taşınmıştır.

Nitekim 7 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’ya gelen, sevimli ve dost görünmek için Türkiye'nin harika bir NATO müttefiki olduğunu söyleyen Başkan Trump, "İsrail lideri Netanyahu da harika bir savaş dönemi başbakanı. Bu kadar iyi olmasaydı İsrail bugün olmazdı (…) Erdoğan, Netanyahu'nun dostu diyemem. Ancak anlaşıyorlar” dedikten sonra, bütün dünya kamuoyu önünde, iç işlerimize pervasızca karışmış, ülkemizle, halkımızla alay edercesine, şunları söylemiştir: “Türkiye gerçekten fantastik (düşsel) bir NATO müttefiki!"

Ülkemizi küçük düşürücü bu değerlendirme, bu noktada da kalmamış, “şu anda, demiştir, Trump, Türkiye ile harika ilişkilere sahibiz (…) Biliyorsunuz bir Rahip Brunson olayı vardı. Travmatik bir olaydı. Rahip Brunson, hapis cezası almıştı. Uzun bir hapis cezası ile karşı karşıyaydı. Suçsuz olduğunu düşünüyordum. Birçok kişi aradı, hiçbir ilerleme olmadı. Ben ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı aradım. Rahibi bırakın, hemen bırakın dedim. Erdoğan, harika bir adam, çok saygın bir adam. Rahibi hemen serbest bıraktırdıdedikten sonra, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının yetersizliğiyle, günahlarıyla alay edercesine şunları bir kez daha tekrarlamıştır: “Cumhurbaşkanı Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum, muhteşem bir insan, harika bir lider, uzun süredir de dostumdur." (Basın, 9.7.2027).

Böyle biri, hiç düşman olur mu?

Elbette istese bile olamaz. Çünkü biricik seçeneği, ne pahasına olursa olsun dost kalmaktır.

Bütün bunlar, ülkemiz ve halkımız açısından kuşkusuz çok yadırganası ve de çok üzücü olaylardır.

Peki, Türkiye Cumhuriyetinin başındaki kişi, nasıl davranmıştır bütün bu sözler ve yaşananlar karşısında?

Geliniz, kimilerinin dediği gibi, asla “sırıtmıştır” demeyip bunu nitelikli ve sevimli bir sözcükle söyleyelim: Gülümsemiştir!?

O kadar.

Oysa Trump’ın bu sözleri üzerine Atatürk Türkiye’sinin cumhurbaşkanı, güçlü ve kararlı bir ses tonuyla “Bizler, hukuka dayanan demokrasiyle ülkemizi yönetiyoruz. Böyle bir rejimde yargılama erki, yargıçlar, bağımsızdır. Rahip Brunson’u ben değil, mahkeme serbest bırakmıştır. Dolayısıyla benim girişimimle rahibin özgür bırakıldığı iddiası tam bir yalandır” diyebilmeliydi, değil mi?

Ancak diyemedi.

Diyemezdi de.

Çünkü, ne yazık ki, Trump gerçekleri söylemişti, söylüyordu da.

Evet, özetle kültür ve bilgi yetersizliği yüzünden asla bir devlet adamı olamayan Trump, hukuktaki ve siyasetteki sonuçlarını, özellikle de Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk yargılama erkinin bağımsızlığını, saygınlığını, şerefini yerle bir ettiğini hiç düşünmeksizin ve yüzü hiç kızarmaksızın işte bu sözleri söyleyebilmiş; Türkiye cumhurbaşkanı da bu sözler karşısında sadece susmakla yetinmiştir.

Ben ise, aynı sözleri utanarak, yüzüm kızararak dinliyor, sahipsiz ülkem için acılar duyuyordum.

Peki, o düşünmüyor da, biz Türkler, çoğunluk olarak bu değerler üzerinde yeterince düşünüyor muyuz?

Ne acıdır ki, hayır. Hiç düşünmüyoruz. Eğer düşünseydik, bu öngörüsüzlüğe, ülkemizin, halkımızın, yargılama erkimizin şerefinin ayaklar altına alınıp aşağılanmasına asla izin vermez; tam tersine Türkiye Cumhurbaşkanının ağzından hemen o anda gereken yanıtları ABD başkanına verirdik.

Ne yazıktır ki, bu konuda çok yetersiz kalmışızdır. Bu yetersizlik yüzünden de elimize geçen fırsatı kaçırmış, ulusça kahrolmakla yetinmişizdir.

Bugün, yani yirmi birinci yüzyılda bile, anlıyoruz ki, bırakınız yirminci yüzyılın büyük devlet adamı Atatürk’ü, bu durumu görecek ve gereken tepkiyi anında gösterecek bir “devlet adamı,” yani İnönü’ler, Bayar’lar, Demirel’ler, Ecevit’ler de, artık aramızda değildirler.

Bir kez daha anımsayalım: Türkiye Cumhurbaşkanının gözleri önünde hiç çekinmeden, fütursuzca söylenen bu sözler ve de yaşanan bu olaylar, aslında Türkiye’de yargılama erkininin, mahkemelerimizin iktidar karşısında asla bağımsız olmadığını, dahası, 1982 Anayasa’sının “Yargıçlar, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanılarına göre karar verirler” hükmünün (m. 138/1) Türkiye Cumhuriyeti’nde bir masaldan ibaret bulunduğunu, bütün dünyaya bir kez daha duyurmuştur (Basın, 8 ve 9.7.2026).

Avrupa insan hakları mahkemesine başvuruların sayısı da bu masalı kanıtlıyor. 22.000 sayı ile Türkiye sondan birinci.

Evet, bu olaylardan, söylenenlerden, sayılardan sonra, ülkemizde mahkemelerin, yargıçların bağımsız oldukları masallarına kim inanır ki!?

Gerçekten özellikle Trump’ın açıklamaları, bir kez daha anımsatıp vurgulayalım ki, bir yandan Trump’ın gücünü gösterirken, öte yandan da yargılama erkimizin ne denli kırılgan ve güçsüz olduğunu, içte ve dışta her boydan insanı içine alan bütün dünya kamuoyunun gözleri önüne pervasızca ortaya serilmiştir.

Bu bakımdan elbette ülkemiz açısından çok çok önemli, ancak bir o kadar da üzücü, kahredici ve de bütün dünya kamuoyu karşısında Türkiye Cumhuriyeti ile yargılama erkini ve saygınlığını küçük düşürücü, hepimiz için çok çok düşündürücü, utandırıcı, ağlatıcı, çok da yıkıcıdır, bu olay, Sayın Türk hukukçuları!?

Ayrıca anımsatalım ki, söz konusu olay, Türkiye Cumhurbaşkanının iğreti biçimde sevimsizce gülümseyen yüzü ve gözleri önünde yaşanmış, o anlarda bizlerin sesi olması gereken devlet başkanı ve yandaşlarının hiç sesi çıkmamıştır.

Hiç kuşkusuz tarihimizin utandırıcı, utandırıcı olduğu için de en çirkin yüzünü sergileyen bu türden olaylar, biz Türkler için de yalnızca çok üzücü, çok da düşündürücü değil, çok çok kahredicidir de.

Bir başka anlatımla Sayın Türk hukukçuları, yargılama ve siyaset tarihimiz açısından bu yaşananlar, sıradan “küçük kıyamet”ler (kıyameti suğrâ) değil, yıkıcı “büyük kıyamet”lerdir (kıyamet-i kübrâ)

Dolayısıyla yeri gelmişken bu yolları deneyenlere Şeyh Sâdi Şirâzî’nin Fars Hükümdarı III. Darius’a söylediği tarihsel bir öğüdü anımsatmak isterim: “Bir ülkede hükümdarın aldığı önlem, çobanın aldığı önlemden daha aşağıda olursa, o ülkenin yıkılması yakın demektir.”

Umarım, bu tür durumlar yinelenmez, Tanrı da, bunların yeniden yaşanmasına izin vermez.

Tam da bu noktada son ve asıl soruyu sorup, hep birlikte yanıtlamaya çalışalım: Bu durumları bizlere yaşatanlar ne yapmalılar?

Batılı olsun ya da olmasın insanların bu konulardaki küresel ortak yanıtları elbette kısaca şudur, efendiler: Eylemi yapan, “Bu yanlışın sorumlusu benim” diyerek çekilmeli, hem kendisinin, hem ailesinin, hem de ülkesinin şerefini kurtarmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, bu yüzden nice batılı insan düellolarda can vermiştir.

İzninizle bu duruşun çok çarpıcı örneklerinden birini anımsayalım: 2015 yılında İzmit Körfez Geçişi Köprüsü'nde halatın kopması üzerine köprünün yapımında görevli Japon Mühendis Ryoichi Kishi, “Olayın sorumlusu benim” diye yazılı bir not bırakarak kendi canına kıymış, böylece yalnızca yaşarken değil, öldükten sonra dahi özsaygı (şeref, saygınlık, izzetinefis, amour-propre, honneur) sahibi insan olarak kalmanın ve böyle anılmanın “İnsanın şerefine dokunulamaz. Bütün devlet gücü, bu değere saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür” diyen Alman Anayasası’nın birinci maddesinin birinci fıkrasında geçen şeref değerinin insan ve insanlık için ne anlama geldiğini ve ne denli önemli olduğunu, bütün dünyaya unutulamaz bir ders vererek kanıtlamıştır.

Ben de, bu konuda şu soruyu sık sık kendime sormuşumdur: Acaba halkımızda böyle bir duyarlılığın olmaması, anadilimiz Türkçemizde şeref sözcüğünün bulunmaması yüzünden midir?

Ancak bu soruya şimdiye değin bir yanıt verememişimdir.

Çünkü ben, ne dilciyim ne de ahlak felsefecisi.

Hukukçu olarak bu konuda ancak şunları söyleyebilirim: Her insan şereflidir. Şerefli doğar, şerefli yaşar, şerefli ölür. Gerisi, laf-ü güzaftır.

Not: “DÜNYA HUKUK GÜNÜ”nüz kutlu olsun.

İlgili İçerikler