Füsun Önal, 1966’da ilk 45’liği “Geli Geliver Bana”yı yayınladığında başımıza ne tür bir felaket! açılacağını elbette kestiremezdik. O yıl iktidarda, 1. Demirel Hükümeti’ni kurarak siyaset sahnesine çıkan Süleyman Demirel vardı. Kabinesi için güvenoylaması telaşına düşmüş olacak ki Füsun Önal’ın Türk örf ve adetlerini yıpratmak bakımından nasıl bir tehlike oluşturacağını fark edememişti! Fakat çılgın kız Füsun da zaten asıl çıkışını o yıl değil de 1972’de yayınlanan “Senden Başka” ile yapacak, dikkatleri o tarihten itibaren üzerine çekecekti. Fırfırlı mini eteğini dantelli tül çoraplarıyla tamamladığı siyah kombini ve elinden sarkıttığı zincirle “Chitty Chitty Bang Bang” albümüyle göründüğünde ise Türk popu zincirlerinden boşanmış, iş işten geçmişti artık!

“Naciye Sahnede”
Yerli ve milli ülkemiz Türkiye’de, 70’li yıllardan bu yana pop sahnesine çıkan kimi kadınlar, yalnızca şarkı söylemekle kalmadılar. Görünüşleriyle, duruşlarıyla, söyledikleriyle, Füsun Önal’dan Manifest’e dek 50 küsur yılda adeta bir varoluş manifestosu yazdılar. 1970’lerde Önal’ın o pembe anarşisi, Türkiye sahnelerinde kendi çılgın ve doğal evrenini yarattı. “Oh Olsun”, “Ah Nerede” gibi parçalarla neşeli bir kadın portresi çizerken sahnedeki özgüveni, mini mini elbiseleri, muzip gülüşü ve kimi zaman çocuksu ama en nihayet kadınsı sahnesiyle toplumsal normlara ince ince çentikler attı. O, kadınlığını geri çekmeden hatta inadına mahmuzlayarak sahnede var olmanın yol açıcısıydı. Nitekim birkaç yıl sonra Seyyal Taner, Önal’ın elinden sarkıttığı o zincirlerin bir ucundan tutacak, leopar desenli kıyafetleri, wamp görüntüsü ve sahnede patır patır patlayan enerjisiyle bu zincirleme reaksiyona yeni bir halka ekleyiverecekti. “Naciye Sahnede”ydi…
Seyyal Taner
Hem Önal’ın hem de Taner’in neşeli, alaycı şarkıları, egemen patriarkal normlara karşı bir dil çıkarmaydı adeta. Kadına dayatılan rollerin üzerine makyaj kalemiyle kalın bir çizgi çekmek için sahnedeydiler sanki. Önal ve Taner, sahnede yalnızca şarkı söylemiyorlar aynı zamanda makbul kadın imgesine giydirilmiş örtüyü nazik ama inatçı bir el hareketiyle sıyırıveriyorlardı. Bu ekol kadınlar, sahneyi sadece bir eğlence değil performatif bir dişil direnç alanına dönüştürdüler. Bir zaman sonra, bu direnç alanı artık boş mu kalacak derken, 80’lerle birlikte imdadımıza Nazan Öncel yetişti. İsyanın bayrağı yere düşmeyecekti. Onun duruşu, toplumun sözüm ona sterilizasyon hamlelerine karşı bir tür akustik gerilla savaşıydı. Şarkılarındaki sarsıntılı duygular, hicivler ve attığı taşlar, yerleşik formülleri paramparça ederken O, sahnede bir “Sokak Kızı” olarak sistemin dışladığı her şeyin kolektif temsili olarak durdu. Şarkılarındaki gözünü budaktan sakınmayan sivri dil, sahnedeki asi ve güçlü duruşu, rock-pop arası müzikal geçişkenliğiyle zincirin en parlak halkalarından biri olmayı başardı. Onun “Erkekler de Yanar” derkenki ironisi, “Sokak Kızı” olurkenki diklenişi, şu adaletsiz ve patriarkal düzene karşı anlayana kabilinden örtük bir direnişti. Fakat “Sokarım Politikana” şarkısı, onun bu örtük direnişinin üzerini artık iyice açtığı sert bir darbe oldu. Ağzını bozmamış, sadece egemen ve eril siyasete ‘anlayacağı dilden’ konuşmuştu.

Hande sizi yener
Zaman aktı geçti, devir değişti, sistemin kadına bakan gözleri de daha keskinleşti. Bu göz, kadına ya metalaştırarak yutmaya ya da yok sayarak dışlamaya bakıyordu. Ta ki Hande Yener görünene kadar… Sahnede sıra dışı kostümleriyle bir avatar gibi duran bu kadın, konser truss’larının altında görünür görünmez popun en güçlü ikonik imgelerinden biri oldu. Renkli perukları, fütüristik kostümleri, toplumsal cinsiyet kodlarını sorgulamaya açan duruşu, onu yalnızca bir pop yıldızı değil renkli ve özgün bir protesto gibi izlememizi de sağladı. Onun sahnelerinde neon ışıklar ve sentetik seslerin ardında duyulan, tavizsiz bir duruş ve istediği gibi varoluşun çığlığıydı.
Hande Yener
Hemen ardından gelen Gülşen ise cesur kıyafetleriyle, arının kovanına iyice çomak sokuyordu. Kadın olmanın utanılacak, gizlenecek, saklanacak bir şey değil kutlanacak bir şey olduğunu haykırıyordu adeta. “Of Of” şarkısıyla bir of da O çekiyordu bu sıkıcı çembere.

Halka halka genişleyen bu özgürlük zincirinde, yeni milenyumun başlarında ‘Özgür kız’la tanıştık. Nil Karaibrahimgil, kadın olarak kendi ayaklarının üzerinde var olmanın methiyelerini diziyor, “Tek Taşımı Kendim Aldım” diyordu. Beşinci stüdyo albümüne verdiği ad ise sahnede etek boyu ölçücülerin sinirlerini hoplatacak cinstendi: “Ben Buraya Çıplak Geldim.”
Ben Buraya Çıplak Geldim, Nil Karaibrahimgil
Milenyumun ikinci on yılında sahnelerde görülmeye başlanan Aleyna Tilki de tam bir çetin cevizdi. Diyarbakır’daki sahnesine bomba atılsa da yolunu, tarzını, eylem ve söylemini değiştirmeyecekti. O kendi ülkesinde sahnede bombalanırken kıtalar ötesinden gelen Warner Music, Aleyna Tilki ile kapsamlı bir sözleşmeye imza atıyordu.
Aleyna Tilki
Hayasızca hareketler paradoksu
Ve geldik Manifest’e… Bu kadınlar önceleri tek tek geliyorlardı, şimdiyse grup halinde meydana çıkmışlardı. Bu yeni kuşak genç kız grubu, müziklerinden çok şortlarıyla dikkat çektiler! Üç kişinin bir araya gelmesinden oldum olası hazzetmeyen ‘devlet statükosu’, altı kişilik Manifest’e elbette pek hoş gözle bakmayacaktı. Ve sonunda olan oldu. Çılgın kız Füsun’dan 50 küsur yıl sonra, İstanbul’daki bir konserleri nedeniyle ‘hayasızca hareketlerle’ suçlanan Manifest’e dava açıldı. Şortları, etekleri olması gerekenden -aslında şortun hiç olmaması gerekiyordu ya- çok kısaydı. İnce bodysuitler, şort üstü crop’larla pervasızca kamusal alanlara çıkıyorlardı. Sakıncalı! bir ölçekte açıkta bıraktıkları vücutlarını, bel, boyun ve eklem yerlerinden başarıyla kırabiliyorlar, zengin bir armoni, seri ve ritmik bir koreografiyle izleyenleri büyülüyorlardı. Sahnede ayrı ayrı bireyler değil de sanki birlikte varoluş ve direniş haliydiler. Onlar için sahne, bu saatten sonra artık sadece performans değil, milli pop hafızamızın, kadın dayanışmasının ve müşterek öfkenin estetikle buluştuğu bir eylem alanı.
Manifest
Açılanlar, örtülenler…
Türk pop tarihinin bu ikon kadınları, sadece şarkı söylemediler. Toplumun kadına biçtiği rollerin ötesine geçerek, müziği de bu geçişte bir ifade aracı olarak kullanarak, bazen kadınsı inceliklerle bazen de doğrudan meydan okuyarak kendi devrimlerini yarattılar. Sahne onların mücadele alanıydı. Her biri Türkiye popunda birer isyan çiçeği gibi açtı.
Bu yazı, konjonktür gereği, leopar desenli, marjinal kostümlü sıra dışı örnekler üzerinden bir anlatı oldu ama aslında tartışılması gereken çok daha korkutucu bir gerçeklik var: Afife Jale’den bu yana kadının daha ‘mazbut’ formlarda bile olsa sahneye çıkmasından duyulan örtülü rahatsızlık. Sanki kadınlar uzun etek, tayyör ile sahne alsalar bile pek hoş karşılanmayacaklar gibi. Bu bahiste, iktidar cemaatinin arka saflarının derinlerde birikmiş homurdanışlarını zaman zaman işitmiyor değiliz. Bir örtü var ve yanlış şeylerin üzerini kapatıyor. Kadın vücudu üzerinden ahlak üretilerek yolsuzluklar, usulsüz ihaleler, çocuk istismarının üstü örtülüyor. Ahlakı, kadının etek boyunda arayan bir politikaya, Nazan Öncel’in o şarkısı, anlayacakları dilden net bir yanıt olarak duruyor hâlâ…


