Son birkaç gündür afişler halinde gündeme sokulan “Milletin adı Türkiye” sloganı, fahiş dilbilgisi hatasıyla hemen dikkat çekti ve eleştirildi, “Türkiye” sözcüğü bir ülke adıdır, millet adı değil, denildi.
Çok doğru. İşin bu hata yanı epey yazıldı. Hatanın yanı sıra, bu slogan yoluyla siyasi bir projenin sınanıyor olabileceğinden de söz edildi.
Proje ya da değil, Türkçe hatasının ötesine geçen olasılıklardan biri de bu sözü, İngilizcenin dolaysız etkisi altındaki bir zihnin üretmiş olmasıdır. Çünkü “millet”in İngilizcesi olan “nation” sözcüğü, yerine göre “ülke” anlamına da gelebiliyor. Diyeceğim, “millet”i yananlamlarıyla birlikte “nation” gibi anlayan biri, afişlerdeki sloganı (the name of the nation is Türkiye diye düşünerek) yazabilir pekâlâ.
“Millet” kavramının tarihsel temelleri için, “Hangi millet?” başlıklı yazım ile “Sol ve milliyetçilik” başlıklı konuşmama bakılabilir. Bu yazıda, “Milletin adı Türkiye” fenomenine yol açan probleme odaklanayım.
Kanımca bu problem, bir modern “millet” tasarlanarak yasalaştırılan, hatta anayasallaştırılan “Türk milleti” terimi için cumhuriyetimiz boyunca yeterince rıza üretilmiş olmayışıdır.
Çoğunluk bu terimi olağan karşılayabilir, karşılamıştır da. Şu ya da bu nedenle, belirli ölçülerde bir “üst kimlik” duygusuyla kabullenilmiş de olabilir. Şu var ki “Türk” sıfatı, bütün kültürel artalanıyla birlikte, rıza göstermiş olmayan yurttaşlarımıza da zaman içerisinde her tür yöntem kullanılarak dayatıldı.
Asimilasyonun zora dayalı olması böyle bir şey. Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “bizde asimilasyon yoktur” diye vurgulu cümleler kurduğunu hatırlıyorum. Herhalde, asimilasyon yeterince başarılı olamadı demek istiyordu! Çünkü Kürt sorunu için “sosyolojik bir gerçeklik” diyen de kendisidir. “Ne mutlu Türküm diyene” sloganının ırkçılık ve etnikçilikten ne kadar uzak olduğunu anlata anlata bitiremeyen kadrolar asimilasyon konusunda ne diyor, bilmek zor, çünkü konuyu açmaktan kaçınıyorlar.
Aslına bakılırsa asimilasyon modern devletlerin ortak özelliği, çünkü egemen kapitalist sanayileşme bunu gerektiriyor. Egemen toplum düzenleri genellikle tektipçi.
Ancak, demokrasi içinde gelişiyorsanız, asimilasyonunuz zora dayalı değil, gönüllü türden oluyor. Günümüzde dünyalılar olarak hemen hepimiz İngilizce öğrenmenin peşindeysek ve bunun için üste para ödemeye bile hazırsak bunu bize zor yoluyla dayattıklarından değil, en azından epeydir değil, iktisadi ve kültürel ihtiyaçlar karşısında yapıyoruz. Bağımsız bir ülke olmamız, 1950’lere kadar Fransızcanın, daha sonra da İngilizcenin peşinde koşmamıza engel olmadı.
İfade özgürlüğünün gelişkin olduğu ülkelerde toplumsal ve siyasal kavramlar, özellikle hak ve özgürlükler, daha net, daha tanımlı oluyor. Demokrasi nedir, temel hak ve özgürlükler ne demek, nefret suçu nasıl bir şey, daha iyi biliniyor, çünkü zincirleme mücadeleler içinde öğrenilip uygulanıyor. Bir tür tersine asimilasyon! Mücadeleleri ölçüsünde, halklar da devletleri asimile edebiliyor.
Aksi halde, yönetenleri denetimsiz bırakırsanız, en kolayını yapıyor, tepemize biniyorlar. Tecrübeyle sabit...
Aşağıda, içinde bulunduğumuz çözüm süreci için önem taşıdığını düşündüğüm, 22 Temmuz tarihli bir açıklamaya yer vermek istiyorum. Bir tür tersine asimilasyon çabası!
Açıklama, Barış İçin Toplumsal Girişim (BİTG) adlı gruptan. Konusu, TBMM’de Başkan Numan Kurtulmuş yönetiminde kurulma çalışmaları başlayan komisyon. Açıklamanın başlığı, “Kürt Sorununun Çözümünde Sivil Toplumun Rolü”.
BİTG önce, Kürt sorununun çözümü konusunda Meclis’te bir komisyon kurulması için çağrıda bulunduğunu ve son aylarda bu amaçla Meclis’teki tüm siyasi partilere üç ayrı açıklama göndererek şu görüşleri bildirdiğini söylüyor:
- komisyonun yasayla kurulması gerektiği,
- Meclis’teki siyasi partilerin eşit temsili,
- komisyon bileşiminde toplumsal cinsiyet eşitliğinin gözetilmesi,
- kararların nitelikli çoğunlukla alınması, ve
- komisyona sivil toplumun dahil edilmesi gerektiği.
BİTG ayrıca, sürecin başarılı olması için sivil toplumun Komisyon toplantılarına katılmasının ve sürecin aktörlerinden biri olmasının önemine işaret ediyor ve BM Genel Sekreterlerinin barış süreçlerinin başarıya ulaşması için özellikle kadınlar, azınlıklar gibi aktörlerin, yani mağdurların sesine yer vermenin önemini vurguladığını hatırlatarak, son yıllarda bu bapta güçlü normatif çerçeveler geliştirildiğini ekliyor, örnekler veriyor.
Açıklamanın önemli bir yönü de, 2024 Ekim ayından beri devam etmekte olan sürece duyulan güvensizlik ve kaygılara değinmesi. Bu açıdan,
“Sivil toplumun Meclis’te kurulacak Komisyon’un çalışmalarında yer alması, görüş bildirmesi, öneriler yapması sürecin demokratik meşruiyeti ve sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmez bir unsurdur” diyor BİTG açıklaması; böylelikle, toplantılara katılan sivil toplum temsilcilerinin halka sürekli bilgi vererek sürecin saydam bir biçimde yürütülmesini ve halkın sürece güven duymasını sağlayabileceğini ekliyor.
Açıklama ayrıca, sivil toplum çalıştaylar, konferanslar düzenleyerek, Meclis Komisyonu ile toplum arasında köprü görevi görebilir, diyor: “Sivil toplum temsilcilerinin toplantıdaki varlığı, taraflar arasındaki kutuplaşmayı ortadan kaldırır, toplantılara daha yumuşak, uzlaştırıcı bir ortamın egemen olmasına yol açar.” Açıklama, BİTG’nin komisyona katkı sunmaya hazır olduğunu da bildirmesiyle sona eriyor.
* * *
Bir saygı, bir tanıklık. Altan Öymen’i uğurlarken, onun son onyılların dönemeçlerindeki birinci sınıf tavrına işaret etmek istedim. Binyıl başlarında bir grup arkadaşla barış çalışmaları için görüşmek istediğimizde bizi evine çağırmıştı. Onunla diyalog bambaşkaydı.



