Bundan tam yirmi yıl önce, 23-27 Haziran 2005'te İstanbul'da, uluslararası bir mahkeme olan Irak Dünya Mahkemesi’nin (WTI) bir karar duruşması vardı. Tıpkı 1960’ların Russell Mahkemesi’ndeki gibi Irak Mahkemesi’nde de davalı ABD’ydi, davacı ise uluslararası vicdan.
ABD o sıralar kimyasal silah üretimi suçlamasıyla Irak’a saldırıp ülkeyi paramparça etmişti. Saddam yönetiminin 1988'de Kürtlerin yaşadığı Halepçe kentinde kimyasal silah kullanarak binlerce sivili katlettiği doğruydu, tıpkı Bush yönetiminin 2003-2011 Irak savaşında savaş suçu işlediğinin doğru olduğu gibi. Ve tıpkı şu son saldırganlık zincirindeki gibi.
Zincirleme zebanilikleri böyle art arda anınca, barış çabaları nasıl da kelebek misali kalıyor insanın gözünde! Barışın kitle tabanı meselesi nasıl da gitgide daha çok göze batıyor!
Bizim buralarda son otuz kadar yıldır barış fikri etrafında çok sayıda gruplaşma oldu. Özellikle Çözüm Süreci dönemlerinde bunlardan bazıları heyecan verici boyutlara da ulaştı: “Barış Meclisi”, “Barış İsteyenler”, “Barış İçin Akademisyenler”, “Barış İçin Herkes” vd., salonlardan taşıp miting meydanlarını doldurdu. Barış Meclisi’nin 2008 İstanbul Kadıköy meydanındaki mitinglerini unutamam.
10 Ekim 2015 Ankara Garı’ndaki dev Barış mitinginin intihar saldırısıyla bombalanması ise belki kitle tabanına vurulmuş en büyük darbe oldu.
Barışın kitle tabanı, herhangi bir çözüm umudunun yükseldiği uğraklarda her zaman kendini güçlü bir biçimde ortaya koydu. Bu tabanın daha çok Kürt mahallesinden geldiğini söylemek herhalde gerekmiyordur. Ancak, örneğin “Barış İsteyenler” üstbaşlığı ve bileşenleri, metropol kentlerin her kesiminden, özellikle de meslek gruplarından çok çeşitli yurttaşları bir araya getiriyordu. Ankara Garı mitingi de öyleydi, barış mücadelesinin tarihinde ilk kez bütün cenahlar bir araya geliyordu.
Çözüm Süreci’nin kesintiye uğratılmasından sonra barış gruplaşmalarının bazıları sürerken ya da sönüp giderken, zaman içinde kurumlaşan da oldu. Örneğin “Barış Meclisi”, yola Barış Vakfı formatında devam ediyor.
Çözümün konuşulmadığı dönemlerde “düşünce kuruluşu” denilen türden oluşumların yaygınlaştığını görüyoruz. Bu tür çabalar adı üstünde, kitlelere ulaşmaktan çok, panel, seminer ya da konferans türünden düşünce ve tartışma üretimini amaçlayan çalışmalara yöneliyor.
Söz konusu gruplaşmaların en sonuncularından biri, Rıza Türmen hocamızın yol göstericiliğindeki Barış İçin Toplumsal Girişim adını benimsedi. Bu grup, 22 Haziran 2025 Pazar günü İstanbul’da, “Barışın Yolunu Açmak” başlıklı bir konferans topladı. Barış hareketlerini yakından izleyen Candan Yıldız, konferansın ana çizgilerini dün ve önceki gün iki bölüm halinde haberleştirerek ele aldı. Konferans ayrıca birkaç kanaldan da canlı olarak verildi; bütün oturumlara youtube’dan ulaşılabiliyor. Dolayısıyla, konferansın izlenme oranı fotoğraflardakini epey aşıyor.
Şu da var ki aynı konferans eğer daha fazla güven yaratmış bir “süreç” sırasında gerçekleşse, fiilî katılım herhalde çok daha fazla olurdu.
23 Haziran günlerinde İnsan Hakları Derneği tarafından Diyarbakır’da düzenlenen “Barışa Giden Yol: Hafıza ve Adalet” başlıklı konferansın çağrılarından biri de tıpkı Ankara’daki konferansın çağrısı gibi, “toplumsallaşmak” yönünde olmuş. Konferans’ın konuşmacılarından Gültan Kışanak, “toplumsal müzakere masasını her yerde kuralım” diyor. Bu çağrı benim gözümde Çözüm Süreci’nin “Akil İnsanlar” toplantıları gibi, kitleleri çağıran toplantılar olarak canlanıyor. Elbette çok çeşitlendirilebilir, kültürler arası biçimler bulunabilir, yerel yönetimlerin desteğiyle kampanyalar, aylık, yıllık programlar düzenlenebilir; Karşılıklı izlenimlerin anlatıldığı, gençlerin becerilerini sergilediği, mizah ve stand-up, tiyatro ve sinema, tüm alanların özgürce işin içinde olduğu ortamlar yaratılabilir.
Diyeceğim, belki biz halk olarak kendi çözümlerimizi biraz da kendimiz bulmak, bunun için vesileler yaratıp bir araya gelmenin yollarını yaratmak zorundayız.
Yaz mevsimi bütün bunlar için engel sayılabilir mi? Sanmıyorum, yaz akşamları şahanedir. Asıl engel, işi gücü oylarımız ne durumda diye anket yaptıran, edimleri oya ayarlı boy boy iktidar sahipleridir bence. Ne de olsa, eğer “terörsüz Türkiye” çağrısının bir nedeni “dış güçler” adlı hayalet ya da öcü ise, diğer nedeni, eninde sonunda önümüze gelecek olan seçim sandığından duydukları korkudur. O korku nedeniyle her tür muhalefetin üstünde terör estirmeleridir.
Barışın potansiyel ilgililerinden bazılarının yakınlık göstermek istemeyişi belki bu devlet terörü nedenle barış çabalarını havanda su dövmek saymaları ya da arkasında şu ya da bu sol siyasi yapının yer aldığından kuşkulanmaları nedeniyledir. Yapacak bir şey yok. Daha doğrusu barış da başka her tür başarı gibi, ne kadar emek verirsek o kadar gerçek oluyor.


