Türkiye bir seçimden daha geçti. Yirmi yıldır süregelen iktidardan ve icraatından uzun boylu sıkıntısı yok ki oyunu bu iktidarın devam etmesini sağlayacak şekilde kullandı. Yeni döneme böylece girdik. Seçim sonuçlarının belli olmasından sonra, çok da uzun zaman geçmeden, Gezi davasının Yargıtay faslı karşımıza çıktı. Yargıtay’ın kararı, bu yeni dönemde nasıl bir rejim içinde hayata devam edeceğimize dair belirli ipuçları verdi.
Bu “Yargıtay kararları” öncelikle Avrupa gözünde “kabul edilebilirlik”ten son derece uzak elbette ve Avrupa’dan bunu haber veren birkaç ses çıktı zaten. Ancak bu tür itirazların bir etkisi olacağını sanmıyorum, çünkü gidişat bu kararların aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ın uygun gördüğü sonuç olduğu izlenimini uyandırıyor. Gezi’nin öcünü almak için gerekli görülmüş belli ki.
Ama Gezi ile sınırlı kalmasını gerektiği söylenemez elbette. Her şeyin bir haddi var, olmalı ve Tayyip Erdoğan’ın uygulamalarına muhalefetin haddi de buraya kadar olmalı. Haddini aşanın başına gelecekler de böylece belirlenmiş oluyor. “Söylemedi demeyin”.
Bir yandan da gene “anayasa değişikliği” konuşuluyor. Belli ki AKP kadroları bu konuyu ciddiye almak yönünde uyarılmışlar. Tabii birçok kişi “Bu kaçıncı anayasa değişikliği!” demekten kendini alamıyor. Öyle zaten. Hala 12 Eylül anayasasından kurtulmaktayız.
Asıl amaçlanan ne olabilir? Doğal olarak herkesin sorduğu soru bu. Sorunun cevabının ne olacağı konusunda en yaygın tahmin de “aynı kişi kaç kere Cumhurbaşkanı seçilebilir?” sorusuna bağlı. Tayyip Erdoğan ite kaka, kendisinin “iki kere” dediği “sefer sayısı”nı üçe çıkarttı. Ama Allah ömür verdikçe, bunun bir dördüncüsü, beşincisi olmasının sakıncası olabilir mi? “Doğru adam” bulunmuş işte. Durup dururken doğru adamı bırakıp yerine başkasını aramanın ne anlamı olabilir? Zaten kolay bulunur bir şey değil “doğru adam." “Doğru adam”la “istenen seçmen” bir araya geldiği sürece sorun yok.”
“Kaçıncı anayasa değişikliği” demiştim. Tayyip Erdoğan’ın bütün Cumhuriyet tarihi boyunca geçerli olmuş anayasalardan herhangi birine saygısı olduğunu düşünmek için neden yok. Çünkü Erdoğan’ın ve partisinin bütün o anayasaları yapmış iradeye saygısı yok, bütün o anayasaların temelinde yatan anlayışa saygıları yok. “Anayasa” denen metin Batı’da ortaya çıkmış bir nesne. Ve bir insan ürünü. Fransız anayasası, Amerikan anayasası, onları izleyerek yazılmış neredeyse bütün anayasalar her şeyden önce dinin o anayasaların içine sızmamasına özen göstermişler. Oysa insanlara neyi nasıl yapacaklarını gösteren otorite insan düşüncesinin ürünü değil, ilahi düzeyden gelen “talimat” olmalı. Bu, Müslümanlara bahşedilmiş bir ayrıcalık—tabii aklı olup da bu hakkı benimseyen herkes de bundan yararlanabilir. Toplum hayatı karmaşık bir şeydir; karşımıza çıkan her somut durumun ne gibi bir cevabı gerektirdiği Kuran-ı Kerim’de belirtilmemiş olabilir. O zaman da başımızda bizi yöneten kişinin İslami samimiyetine ve ferasetine güvenmemiz gerekir. Allah’ın inayeti sayesinde bizler buna da kavuşmuş talihli insanlarımız. Ne yaptığını bilen, bildiğini bizim de bildiğimiz yöneticilerimiz var başımızda.
Dolayısıyla dünya ve Türkiye tarihinin bu aşamasında dünyanın ve Türkiye’nin “hak yolunu bulmuş” insanları olarak ne yapmamız gerektiği belli. İstanbul Sözleşmesi filan, bu gibi “gavur işi” hikayelere hiç kapılmadan Müslüman temellere bağlı bir anayasa hazırlayıp ayrıca da bu anayasaya Cumhurbaşkanı’nın önünü açan, elini rahatlatan yetkileri tanıyan hükümler koyduğumuzda (ki bu hükümlerin neler olması gerektiğini de en iyi cumhurbaşkanı bilir)
İşimizi görmüş oluruz. AKP’lilerin “yeni anayasa” üstüne konuşurken zihinlerinde böyle bir tasarım olduğu kanısındayım.
Şimdiye kadar bu ülkenin anayasasının ne olacağına karar veren başlıca güç ordu oldu. Evet, ordunun bu konuda bütün dedikleri birbirini tutmadı ve dolayısıyla birkaç darbede birkaç anayasa denemek durumunda kaldık. Ama sonuçta anayasayı düzenleyen, referanduma sunan güç değişmeden kaldı. Ordunun anayasadan anladığı Batılı insanların anladığından farklı değildi. Başarısız olmasının nedeni de bu olabilir. Bilinenlere uygun anayasa metinleri hazırlıyorlardı ve hazırladıkları metinler pek öyle demokratik olmasa da sanki demokratikmiş gibi bir dille sunmayı ihmal etmiyorlardı. Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin bu “Batı tipi” yaklaşıma güveni ya da saygısı yok. Önder ve kitle “Hepimiz Müslüman’ız” diyebilmenin huzuru içinde birleşmiş olarak yaşarken “demokrasi” (hele “Batı demokrasisi”) de önem verilmesi gerekli bir şey değil. Davranışlarımızdan Batılılar’ın mutlu olmasını beklemiyoruz ve olup olmadıklarıyla ilgimiz yok.
Gene de bir göz atalım, Batılılar ne diyor olabilir. “Şok geçirdik” mealinde bir şeyler söylüyorlar ama ne kadar ciddiye alıyorlar burada olanları, bilemiyorum. Özellikle şu aşamada Avrupa Birliği üstüne birtakım kararlar vermek konumunda olan siyaset adamları Türkiye’nin bir AB üyesi olması ihtimalini akıldan geçirmiyorlar. Böyle olunca, Türkiye’de hukukun şimdi aldığı biçimi alması bir sorun değil. Avrupalılar’ın Türkiye hakkında verdikleri hükmün ne kadar isabetli olduğunu gösterdiği de söylenebilir. Dünyanın birçok yerinde “popülist” diye nitelediğimiz önderler elinde anti-demokratik düzenler kurulurken bunun niçin ve nasıl Türkiye’ye de sıçradığı sorusu da bu Avrupalılar’ın uykularını kaçıracak türden bir soru değil.
Tayyip Erdoğan iktidara gelmeyi başardığından bu yana Türkiye’nin hukuk düzeniyle böyle bir ilişki kurdu ve bunu adım adım, çıkan her fırsatta geliştirerek bugünkü duruma getirdi. Bundan sonra da aynı doğrultuda hareket etmek için elinden geleni yapacaktır.
|
Murat Belge kimdir? 16 Mart 1943'te Ankara'da doğdu. İngiliz Erkek Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Aynı bölümde asistanlık ve doktora yaptı. 1969'da İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nde araştırmacı olarak bulundu. Christopher Caudwell ve Marksist estetik konulu teziyle 1980'de doçent oldu. Genç yaşlarda yaptığı William Faulkner ve James Joyce çevirilerinin yanı sıra 1964'ten itibaren Yeni Dergi, Papirüs gibi dergilerde çıkan eleştirileri, yorum yazılarıyla tanındı. Namık Kemal, Behçet Necatigil gibi yazarlar üstüne incelemeler yaptı. 1970'te Halkın Dostları Dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı. 12 Mart 1971 muhtırasıyla başlayan darbe döneminde iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974'te üniversiteye döndü. 1975'te Birikim dergisini kurdu. 1981'de YÖK'ün kuruluşunun ardından üniversiteden istifa etti. 1983'te İletişim Yayınları'nı kurdu, 1984'te Yeni Gündem dergisini çıkartmaya başladı. Denemelerini Tarihten Güncelliğe (1983), 12 Yıl Sonra 12 Eylül (1992), Edebiyat Üstüne Yazılar (1994) kitaplarında topladı. 1980'lerde Sadık Özben mahlasıyla düzenli olarak mizah yazıları yazdı. 1991'de Helsinki Yurttaşlar Derneği, Türkiye şubesini kurdu. 1997'de profesör oldu; 1995'ten bu yana Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde akademik çalışmalarını sürdürüyor. Marksist estetikten militarizme, edebiyattan yemek kültürüne, Osmanlı ve İstanbul tarihine dek birçok farklı alanda 26 tane kitabı ve çok sayıda makalesi yayımlandı. Halkın Dostları, Birikim, Yeni Dergi, Yeni Gündem, Milliyet Sanat, Papirüs dergilerinde ve Cumhuriyet, Demokrat, Milliyet, Radikal, Taraf gazetelerinde yazdı. Hale Soygazi ile evli. Kitapları - Tarihten Güncelliğe (Alan, 1983; İletişim, 1997) - Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek (Birikim, 1989) - Marksist Estetik (BFS, 1989; Birikim, 1997) - The Blue Cruise (Boyut, 1991) - Türkiye Dünyanın Neresinde (Birikim, 1992) - 12 Yıl Sonra 12 Eylül (Birikim, 1992) - İstanbul Gezi Rehberi (Tarih Vakfı, 1993; İletişim, 2007) - Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye? (Birikim, 1995) - Boğaziçi'nde Yalılar ve İnsanlar (İletişim, 1997) - Edebiyat Üstüne Yazılar (YKY, 1994; İletişim, 1998) - Tarih Boyunca Yemek Kültürü (İletişim, 2001), - Başka Kentler, Başka Denizler 1 (İletişim, 2002) - Yaklaştıkça Uzaklaşıyor mu: Türkiye ve Avrupa Birliği (Birikim, 2003) - Osmanlı: Kurumlar ve Kültür (Bilgi Üniversitesi, 2006) - Başka Kentler Başka Denizler 2 (İletişim, 2007) - Genesis: "Büyük Ulusal Anlatı" ve Türklerin Kökeni (İletişim, 2008) - Sanat ve Edebiyat Yazıları (İletişim, 2009) - Balkan Literatures in the Era of Nationalism (Jale Parla ile birlikte, 2009) - Sadık Özben'in Toplu Eserleri (Helikopter, 2010) - Başka Kentler, Başka Denizler 3 (İletişim, 2011) - Edebiyatta Ermeniler (İletişim, 2013) - Başka Kentler, Başka Denizler 4 (İletişim, 2014) - Militarist Modernleşme-Almanya, Japonya ve Türkiye (İletişim, 2014) - Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik (Agora, 2006; Berat Günçıkan ile söyleşi) - Step ve Bozkır - Rusça ve Türkçe Edebiyatta Doğu-Batı Sorunu ve Kültür (2016) - Şairaneden Şiirsele / Türkiye'de Modern Şiir (İletişim, 2018) - "Siz isterseniz…" – Popülizm Üzerine Yazılar (İletişim, 2018) - Sanat ve Edebiyat Yazıları II (İletişim, 2019) Çevirileri - Hegel Üstüne: W.T. Stace - Martin Chuzlewitt: Charles Dickens - Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı, Ayı: William Faulkner - Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi: James Joyce - Arabadakiler, Patrick White - 1844 Elyazmaları: Karl Marx - Bir Zamanlar Europa'da, Leylak ve Bayrak: John Berger - Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla: Leo Huberman - Yazıcı Bartleby: Herman Melville - Kayıp Kız: David Herbert Lawrence - Yurtsuzların Ülkesi: Dugmore Boetie - Lenin ve Felsefe: Louis Althusser (Bülent Aksoy ve Erol Tulpar ile birlikte) - Yanya Sultanı – Tepedelenli Ali Paşa: William Plomer |


