Komşuluk Alfabesi 2
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Komşuluk Alfabesi 2

Haydar Ergülen: Komşu tipi örgütlenme memleketteki en yaygın örgütlenme tarzıydı

Haydar Ergülen

Melez: Komşuluk melez bir duygudur. Melez deyince zihnimizde kahverengi, çikolata kıvamında ve kıvırcık saçlı biri dalgalanıyor. Hatta sallanıyor, çünkü öyle bir melez salsa ya da samba türünden sıcak ve tropik danslar yapıyordur, hatta bu alfabede yerinde duramayan maddelerden biri de odur, zira Latindir.  Sağolsun melezlik, alfabenin bu maddesine Latin sözcüğünü armağan etti bile. Komşuluk Latin bir ikindidir diyelim, edebi olsun! Ve komşu olan, gönül veren, bu duyguyu seven herkes melezdir. Yani çikolata, yani kıvırcık, yani samba, yani yerinde durama-ma-ma-mama! Şimdi tek tek mahalle kimlerden oluşur ve nedir bu komşuluğun aslı astarı sayıp dökmeyelim alla’sen! Sen melez, ben melez, o melez, hepimiz komşuyuz!

Neşet: Yalnızca bu sözcüğü yazmak ve anlatmak için bile Komşuluk Alfabesini kaleme alabilirdim! Öyle özel, güzel ve kıymetli yani benim için! Bir zamanlar Anadolu’da desem de olur, Anadolu yerine Eskişehir’i koysam da. Zira, Ali bize alfabeden top atıyor, biz de o topu tutmuyoruz ki alfabeden hep birlikte kaçsınlar! Ece Ayhan’ın, sanırım, ennn sevdiğim şiiri de bu maddeye girmeye can atıyor: “Duyduk ki, bir daha/kuş getirmek sınıfa/intihar olmuş cezası/hal ve gidiş tüzüğünde/…/Biz kuşları tutmuyoruz ki/kapıda koyveriyorız/dönüp onlar ceplerimize giriyorlar/n’apalım?” Neşet diyorduk. Melez de demiştik, bir zamanlar Kurtuluş Mahallesi, 1960’larda, biz çocukluk adlı cennet çayırlarında, nefeslerimiz yeşil, mavi, beyaz, bazen kırmızı, hangi renk olsa özgürce ve çocuk kalbinin tüm gücüyle çıkarken, serin ve taze bir iyilik gibi arkadaşlık rüzgarına katılırken…İşte tam o günlerde mahalle, halkların birliği, kardeşliği ve elbette halkların komşuluğunun canlı mı canlı bir örneğiydi. Gerçi o yıllarda komşuluk deyince pek çok yer ‘kurtarılmış bölge’ sayılırdı. Komşularımız macırlar, muhacir yani, göçmenler, yerliler, manavlar, tatarlar, türkler, kürtler, çingeneler, abdallar, aleviler, sünniler ve subaylardan oluşuyordu, oluşuyorduk. Abdallarla bahçelerimiz yanyanaydı, onlar at ve eşeklerini de bahçeye bağlarlardı, kızları Dızman bizden büyük, oğulları Hasan ve Feyzullah, kardeşim Kemal ve benim, ilkokuldan sınıf arkadaşlarımızdı. Bir öğleden sonra, ‘Neşet gelmiş anam, Neşet!’ diye şen, gürbüz bir yaz çığlığı duyduk, anneleri Satı teyze bağırıyordu. Neşet Ertaş, işte ilk kez o gün adını duyduğum, 25 yaşında filan olmalı, mahçup delikanlı, Adalar’daki yazlık bahçelerden birinde konser verdi, abdallar, biz, komşular, yani melezler o akşam Neşet ile komşuluğun toprağına yüz sürdük efendim.

Ortaiki: Ece Ayhan da komşulardan olmalı ki, sokakta gezer gibi durmadan bu alfabe de dolaşıyor. Ortaikiden terk kavramını da şiire, yani hayata kazandıran da onun şiiri elbet. Komşuluğun gereği değil ama, geleneklerinden biri diyelim, erkek çocukların genellikle ortaikiye dek okutulmasıydı! O zamanlarda sınıfta kalınca aynı sınıfı 1 yıl daha okuyabiliyorduk. İlkokul 5, ortaokul 3, lise 3 yıldı.

Ortaokul 1. sınıfı, kaldığı için 2 yıl okuyan öğrenci, orta 2’de de kalınca, babası onun okumayacağına karar verir, bir an önce hayata atılsın, mesleğini eline alsın diye de ya bir ‘zanaat’a verir, ya kendisi esnafsa, ustaysa yanına alır, yetiştirirdi. Ortaikiden terk o kadar da fena bir şey sayılmazdı kısacası, çocuk hayata atılmış olurdu, ama biraz erken olurdu…

Örgüt: Hücre tipi örgütlenme muhtemelen daha sonraki yılların işidir. Komşu tipi örgütlenme memleketteki en yaygın örgütlenme tarzıydı. Üç komşu bir örgüt sayılırdı, daha da iyisi çekirdek kadro kadınlardan oluşurdu. Kadınların hayatta ve doğada olduğu gibi, siyasette de sağlam oldukları, ser verip sır vermedikleri bilinir. Yasak kitapları kadınlar, erkeklere çaktırmadan ortadan kaldırır, vakti gelince çıkarır, istihbaratı, polisi, askeri olay mahallinden uzaklaştırır, kaçakları da kadınlar saklardı ve çoğunlukla erkeklerin bundan haberi de olmazdı. olmadığı iyi bence, çünkü komşuluk da doğa gibi kıymetlidir ve kadınlarla vardır.

Porsuk: Ben demiştim. 40 yılda bir kendime övünme payı çıkarayım, ‘ben demiştim’ diyerek. Yazmıştım da sonraları, “yaz günleri en güzel denizidir taşranın” filan diyerek. Uzun yaz ikindilerinin rengi, kokusu, duygusu ancak açık denizle ölçülebilir. Porsuk bizim nehrimizdi, yaz uzar ikindi olur, nehir uzar deniz olur. Çocukların ilk çimdiği, yunduğu yerdir Porsuk. Şimdi deniz oldu, kıyısına plaj kondu, hazirandan eylüle, gidin Eskişehir’e, o çocukluk nehrinin, denizinin tadını çıkarın siz de. Porsuk, bizim deniz. Derin çocukluk. Derin çocukluk sularında yüzmek ve bir daha o sularda yüzemeyeceğini bilmek. Biz komşuyduk ya, Porsuk nehrinin de hepimize kıyısı, hepimizin üstünde kokusu vardı. Komşu kapısı gibi bir şey, komşu kıyısı.

Rakı: Bayramlarda likör ikram edilirdi ama, rakı da Kalabak suyu gibi bir şeydi, her evde olan. Bazen akşamdaaaaan akşama, bazen bayramdan bayrama, ama çoğunlukla komşu komşuya konuk geldiğinde, doğal olarak açılan, sunulan, evde yoksa çocuğun eline, ‘oğlum kap gel şurdan bir küçük!’ diye alelacele para tutuşturulan sıvı tekel maddesi. Evimiz konuktan geçilmediği için haliyle rakıdan da geçilmezdi, anason kokusundan da. Babam en çok Sanayi Çarşısı’ndan göçmen ve tatar arkadaşlarıyla içerdi, bizimkiler, zaten demdir diye içerdi, doludur diye dikerdi. “Etle rakı/Tatarın hakkı”ydı. Milli içecek diye meseleyi sulandırdılar, ayran sundular. Öyleyse rakı da gayrımilli içecek olarak, komşuluğun gereğidir diye cancana ve şerefe hep içildi, içilecek. Düğün olur, bayram olur, rakısız komşuluk mu olur, olsa da tadı mı çıkar? Şimdi öyle bir rakı çıksa, adı “Huu Komşu!” olsa, komşuluğu su gibi içsek, kendimizden geçsek, komşu olsak, huuuuuu!

Sandalye: Tahta sandalye. Tek başına, hiç kimsesizmiş gibi, yapayalnız durduğuna bakmayın. O bir kiralık sandalye. Adet yerini bulsun, düğünün yeri belli olsun diye konuldu oraya. Birazdan arkadaşları da gelecek, yanyana, omuz omuza safları sıklaştıracaklar, artık seyirlerine mi bakacaklar, keyiflerine mi  yoksa sıkıntıdan göğe mi bakacaklar, o düğünün ve komşuların havasına bağlı biraz da. Tahta sandalyeler, biraz küçük olurdu, zamanla onlar da yaşlandığı için oraları buraları ağrır, zayıflar ve haliyle gevşemiş olurlardı, ama komşulukları naylondan değildi, hakikiydi, tabiattan, kim bilir hangi ağaçtan gelirdi? Kaç ağaç boyu süren bir yakınlıkları vardı komşularla. Sonra beyaz naylon sandalyeler geldi, millet onlarda otura otura terledi, beli bıkını ağrıyanlar da şöleni erken terk etti. Oysa tahta sandalye hem komşuluğun bir remziydi hem de tören sonuna dek konukların, yani komşuların oturması garantiydi. Bir tahta sandalye nasıl gülümser? Komşuların uzun uzun oturması, sandalyenin gülümsemesi için yeterliydi.

Şahin: Komşuluk yarım kalınca, arkadaşlık, o yarım kalınca şiir, o da yarım kalınca her şey yarım kalırmış meğer. Kalırmışım meğer. Aynı mahallenin çocuklarıydık, onlar yarım göçmen, yarım yerli, biz yarım yerli, yarım yersiz, onun tek gözü yoktu, bense okulun ikinci, mahalleninse tek dörtgözüydüm. Arkadaşlık da birbirini tamamlamak değil midir? Biz komşu-arkadaşlar mıydık yoksa arkadaş-komşular mı, yoksa ikisinden de ileri bir şey mi? Şairin dediği “iki parça can”dık belki de. Babası Mehmet amca, hafif bıçkın, eyvallahı olmayan, Yılmaz Güney filmlerinde ‘ölümüne arkadaş’ı oynayabilecek, belki de hayattaki ilk aforizmayı kendisinden duyduğum bir adamdı, marangoz yanında marangoz, dükkanı olmayan bir ustaydı. Şahin’le 3 yıllık ortaokul arkadaşlığımı “Yağmur ve Fransızca”(bkz: Keder Gibi Ödünç) başlıklı şiirimde en yoğun anlatmıştım desem, yadırgarsınız, ‘şiir anlatmak için midir?’ diye sorabilirsiniz. Onu anlatacak en iyi şey şiirdir bence ve ben de onun ölümü üstüne şair olmuşumdur belki. Belki değil tastamam öyle. Onu liseyi bitirdiğimiz yıl bir tren kazasında yitirdim ve iki yıl sonra da ilk şiirimi onun için yazdım. O benim komşum, yoldaşım, beraber ‘yağmur gibi fransızca’ konuşacağımız, şiir gibi susacağımız, edebiyattan konuşacağımız, devrimsiz olur mu, devrimde de muhalif olacağımız, ve birlikte yarım kalacağımız…