Devlet, Platon, Sokrates…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Devlet, Platon, Sokrates…

Enflasyon; yani paranın değer kaybetme sebebini bir de eli gresli adam söylesin; Milli hasılası kişi başına 15.000 usd olan bir ülkede serbest pazar uygulanırsa böyle olur.!!? Peki neden bu usulde ısrar ediliyor da, 1920-50 arası en başarılı olduğu söylenen “KARMA EKONOMİ” uygulanamıyor? Sebep sadece 1950’den itibaren maruz kaldığımız Amerikan baskısı mı? Şüphesiz değil…

Devlet, Platon, Sokrates…

Bu günlerin konusu asgarî ücret, maaş zamları, emekli zamları… Ben de BAĞ-KUR emeklisiyim, ne en az ne en çok, ortalarda bir maaşım var.

Her ay rutin ödenmesi gerekenleri, elektrik, su, gaz, aidat, mazot, internet vs. vs. faturalarımı, hesabımın olduğu bankaya talimat yazdırdım, onlar ödüyorlar.

Bankam devlet bankası, maaşım oraya geliyor. Geçtiğimiz yakın zamanda bazı aylar, maaştan 1000 TL filan kalıyor, bazı aylar ise ödenememiş faturayı para ekleyerek doğrudan ödüyorum, çünkü maaş yetmiyor. Bu neredeyse 10 yıldır devam ediyor.

İlk yıllarda ayni kalem harcamalara maaşın yüzde 30’u filan gidiyordu. Bu oran giderek çoğaldı. Ancak, özellikle son iki yılda birden, hepsi yukarı gitti ve az gelmeye başladı. Başka gelirlerim olmasa açım… 

Manasız ve sebepsiz olarak Türk lirasına bu kadar sürat ile değer kaybettirdikleri için hükümete de kızmıyorum.

Seçildiklerinden beri farklı bir şey söylemediler ki? En çok din değerleri bakımından konservatif olduklarını söylediler ve öyle davrandılar, T.C.’nin Laisizm ilkesini epey zorlayarak davrandılar ve davranmaktalar.

Ekonomik politika olarak da “serbest pazar” usulü, yani kapitalist bir uygulama yapacaklarını hep söylediler.

Siyasetten değil de, hayatın içinden gelen, fabrika kuran, mal üreten ve ihraç eden, yenilikler yapmaya, bunları ülkesine kazandırmaya çalışan kişiler olarak bazen yazı ile bazen sözlü olarak hep söyledik, yazdık.

Türkiye Cumhuriyeti’nin genlerinde kapitalist ekonomi teorisi” yoktur, zaten olamazdı. Asırlardır saray yöneticileri, yani “sadece sermayenin değil, tüm malın sahibi tarafından”, taammüden geri bırakılmış halkımız, kendine Mustafa Kemal Atatürk gibi bir yöneticiyi sonunda buldu ve kendini her bakımdan, “çok büyük yoksulluktan” kurtardı.

T.C. kuruluş sancıları, istiklal savaşları, kapitülasyon ödemeleri vs. sonunda ekonomik ve sosyal hatta global olarak en başarılı yıllarını 1920-1950 arasındaki, “Sosyo-ekonomik olarak Kemalizm” denilebilecek bir sürede yaşadı. “En başarılı” derken, bugünkü hükümetlerin yaptığı gibi “şahsa göre veya afaki tariflere veya tarihlere” uygun olarak demiyorum.  Rakamları inceleyince bu çıkıyor.

Bu doktrinin adı “karma ekonomidir” bu “karma” işi kimselerin kafalarına göre değil, kurallara ve tariflere uygun olarak yapılmıştır. “Şahsi beceri” kural koyarken ve uygulamacı seçerken yapılmış, uygun uygulamacı (CEO) bulunmuyorsa yaratılmıştır.

Böylece bu günkü gibi, temelinde “yaptığı işlere yabancı olanlar” tarafında plansız, programsız; hatta böyle olunca da “suiniyetli ve kanunsuz” uygulamalar yapılamamıştır.

Bu yazdıklarım benim “kanaatlerim” değil; işleri ülkeleri inceleyip, çok çeşitli sosyal ve ekonomik değerlendirmeler yapan global ve tarafsız kurumlardan bahsediyorum.

Bugüne kadar yazdığım yazılarda hemen hepsinde, bu kurumların Ülkemiz için “tespit ettikleri” ve benzer ülkeler ile karşılaştırma sonunda ülkemizin dünya ülkeleri arasında artık menfi yönde değişmiş olan sıralamalar var.

Ülkeler her şeysiz olabilirler; Devletsiz, ordusuz, hükümetsiz vs. vs. olabilirler. Sadece halksız olamazlar. 5000 yıldır, bir araya gelen kabileler sonunda “DEVLET” kurmuşlar ve HALK olmuşlardır. Halksız olamazsınız. Yani, ordu, fabrika, ihracat, dış ilişkiler vs. vs. den önce sizi seçen “Halkın ihtiyacının giderilmeli” ancak maalesef böyle olmuyor. Halkımıza resmi “fukaralık” miktarının çok altında maaş veriliyor. 

Ekonomik olarak vardığımız nokta en kısa yoldan şudur:

Ülkemizin toplam serveti bugün şöyle dağılıyor:

Vatandaşların yüzde1’i yani yaklaşık 800 bin kişi (aile hesabı yapılırsa, yine çok yaklaşık 100 bin aile) Toplam servetin yüzde 39’ una sahip. Yüzde 10’u ise yüzde 59’una sahip. En sonuncu yüzde 50 ise -yani 42 Milyon vatandaş- toplam servetin yüzde 2 sine sahip!

 Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçmeden önce bu oran yaklaşık yüzde 4.1 imiş. Yani, zaten çok adil olmayan bu paylaşım sistemi, bu yeni hükümet sistemi ile çok daha kötüleşmiş…

Resmi tam olarak anlatabilmek için resmin bir de öte ucuna bakalım, yani zenginleşenlere:

Milyoner sayısı ve toplam servet hızla artmış. BDDK verilerine göre, Temmuz 2025 itibariyle hesabında 1 milyon lira ve üzeri para bulunan mudi sayısı 2 milyon 367 bini geçmiş. Sadece bu kişilerin toplam mevduatı 17.476 trilyon liraya yükselmiş. Milyoner başına ortalama mevduat 7 milyon 382 bin lira olmuş. Bu sayının dağılımı şöyle:

11.4 trilyon TL nakit, 4.7 trilyon TL döviz, 1.3 trilyon TL kıymetli maden.”

Fransız ekonomi profesörü Thomas Piketty “Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital” adlı kitabında; kısaca şöyle söylüyor: “Sermayenin getirisi, uzun vadede O ülkenin ekonomik büyüme oranından yüksek olur. Sermayenin belli gruplarda toplanması eşitsizliğe ve bu da sosyal ve ekonomik istikrarsızlığa yol açar.”

Ülkenin zenginleri ve para miktarları oranlarını inceleyince, “hap yap para kap!!, “hâmili kart!!  ve diğer “tercih!!” usullerine göre bile çok farklı ve yüksek sayılar çıkıyor..

Bu artıştan dolayı Türk lirasında oluşan büyük değer düşüşüne rağmen, sayılar yine de çok yüksek.

Benim kimsenin parasında gözüm yok; “Allah daha çok versin!” Ancak, bu artışın devletin kasasına varamadığı sır değil.

Bu durumları “aklamak” için en kolay işi yapıyoruz, “Efendim sebep enflasyon” deyip çıkıyoruz.

Enflasyon, yani paranın değer kaybetme sebebini bir de eli gresli adam söylesin; Milli hasılası kişi başına 15.000 usd olan bir ülkede serbest pazar uygulanırsa böyle olur.!!?

Peki neden bu usulde ısrar ediliyor da, 1920-50 arası en başarılı olduğu söylenen “KARMA EKONOMİ” uygulanamıyor? Sebep sadece 1950’den itibaren maruz kaldığımız Amerikan baskısı mı? Şüphesiz değil…

1945’de harbe katılmayan ancak nerede ise katılmış kadar ekonomisi bozulan ülkeyi düze çıkartmak için CHP (o zamanın tek partisi) bazı reform kanunları üzerinde çalışmaya başladı. Bunlardan biri de “Çiftçiyi topraklandırma kanunu” idi. Ancak aynı dönemde Amerika, ekonomik yardım bahanesi ile diğer yıkılmış Avrupa ülkelerine (Marchall yardımı) ve Türkiye ye kapağı attı.

“Çiftçi için yapılacaklar” Amerika’ya göre, köy enstitüleri gibi, komünist usulü idi. Buna izin verilmemeli idi.

Ülkeyi kalkındıracak olan zengin kapital sahipleri idi. CHP içinde de yönetim şekli bakımından sesler yükselmeye başlamıştı.

Dörtlü Takrir, 7 Haziran 1945'te, çiftçi kanunu üzerine, CHP’nin ağır topları Celâl Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü'nün meclis grubunda açık olarak görüşülmek üzere verdiği önergedir.

Bu olay, Demokrat Parti’nin kurulması ve TÜRK DEVLETİNİN  1950 seçimlerinde DP ile “kapitalist” düzene geçmesinin başlangıcıdır

“DEVLET OLMA” olgusu, tarih yazılmağa başlandığından, bu yana, insan düşüncesi ve felsefenin ortaya çıktığı ve geliştiği Güney Asya, Anadolu, vs. gibi yerlerde incelenmiştir. Bunlardan en önemlileri Atina, Kadıköy (Kalkedon), Behramkale (Assos) okullarıdır.

Platon’un (Eflatun) DEVLET kitabını tercüme ettirip, bütün toplu okuma yerlerine bedava dağıttıran, bahsi geçen CHP çağının T.C. Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, kitabın önsözünde şöyle diyor;

“….Zekasının her cephesini bu türlü eserlere tevcih edebilmiş milletlerde düşüncenin en silinmez vasıtası olan yazı bütün kitlenin ruhuna işleyen ve sinen bir tesire sahiptir. Bu tesirdeki fert ve cemiyet ittisali (bir araya gelme) zamanda ve mekanda bütün hudutları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlık gösterir. Hangi milletin kütüphanesi bu yönden zenginse o millet medeniyet aleminde daha yüksek bir idrak (aklı erme, anlama) seviyesinde demektir.

Bu itibar ile tercüme hareketini sistemli ve dikkatli bir surette idare etmek, Türk irfanının (Kültür)  en kuvvetli bir cephesini kuvvetlendirmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk münevverlerine (Aydınlar) şükranla duyguluyum. Onların himmetleri (yardım) ile beş sene içinde, hiç değilse, devlet eli ile yüz ciltlik, hususi teşebbüslerin gayreti ve gene Devletin yardımı ile onun dört, beş misli fazla olmak üzere zengin bir tercüme kütüphanemiz oldu.”

23 Haziran 1941 MAARİF VEKİLİ HASAN ÂLİ YÜCEL

İlgili İçerikler