Sen, ben, öteki...
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Sen, ben, öteki...

Gelecek yüzyıllarda çocukluk hastalığımızı aşabilirsek, bugünden kalan barış ve dostluk hikâyelerini dinleriz ama ya aşamazsak?

Sen, ben, öteki...
Miryakefalon Savaşı

Geçtiğimiz ekim ayında bir anda ülke gündemine bomba gibi düşen "Terörsüz Türkiye" girişimi, ilk andaki şaşkınlığın ardından bir buçuk yüzyıldır hiç bitmeyen ve derinden derine kuşkularla, bazen de paranoyalarla beslenen tartışma konumuzu da gecikmeden önümüze getirip bıraktı: Kimiz, varlığımızı ne olarak niteleyeceğiz? Girişimin bir tarafının hayalleri ve arzuları, diğer tarafın şüphe ve kaygıları milliyetçilik kavramı ile şekillendikçe iş yeniden sarpa sarmaya başladı.  

Albert Einstein "Milliyetçilik, çocukluk hastalığıdır. İnsanlığın kızamığıdır" demişti. Başka hastalıklar dururken (örneğin ruhsal hastalıklar?) neden kızamığa benzetmişti acaba?  Herhalde bu hastalığa çocukken yakalandığımız için. Başka bir açıdan, insanlık hâlâ çocukluk döneminde, yani milliyetçiliği aşamadığı için ergin olamadı Bir metafor olarak düşünürsek, ciltteki kızıl kabarcıklar gibi haritalar üzerindeki kırmızı noktalar savaşları gösterir; savaşların çoğu da "öteki"nin, bizden olmayanın sınırlarını çizen, belirleyen bir nitelik taşır. Bu belirleme de milliyetçilikle ortaya çıkan "biz"in tersinlemesidir. Yaşadığımız yüzyılın içinden bakınca "biz" konusunda her şey kesinleşmiş ve değişmez gibi görünüyor ama kendimize özgülediğimiz nitelikler aslında tarih içinde ne kadar değişkendir. Bu konuda ilginç bir olay, bugün tartıştığımız konuların nasıl genelgeçer olduğunun da hoş bir göstergesi.

Selçuklularla Doğu Roma’nın ilişkileri, tarihin başka bir coğrafyasında görülemeyecek ölçüde girift ve renklidir.  Kimi zaman savaşır kimi zaman buluşurlar. Düşmanlıkla dostluk iç içedir. Bu renkli ilişkilerin çok ilginç bir örneği, İmparator I. Manuel ile Selçuklu Sultanı II. Kılıçaslan arasında yaşananlardır. İmparator, Sultan’ı başkente davet etmiştir. Bu ziyaret, kaynaklarda 1161 tarihi olarak kaydedilmekte. Sultan, bin kişilik bir süvari birliği ile Kalkedon’a (Kadıköy) gelir. İmparatorun özel olarak hazırlattığı bir gemiyle karşıya geçer. O zamanki adıyla Konstantinopolis'in halkı, adını çok duydukları doğunun bu görkemli sultanını görmek için kıyıya akın etmiştir.

Bizanslı tarihçi Niketas Khoniates, bu ziyareti şöyle anlatır “Historia”sında: “Manuel onu dostça ve şanına lâyık bir surette kabul etti; imparator onun burada bulunuşundan nasıl sevinç duyuyorduysa, Sultan da hiçbir isteğini karşılıksız bırakmayan bu konukseverlikten memnun kalmıştı.”  Khoniates, İmparator’un Kılıçarslan’a yazdığı mektuplara “oğlum” diye başladığını; Sultan’ın da yanıtlarında “baba” dediğini kaydedecektir. Historia’da buluşma şöyle anlatılır: “İmparator, İstanbul’a sultan ile birlikte girmek üzere bir zafer alayı tertipledi. Bu tören büyük bir itina ile planlanmıştı: Hârikulâde değerli kumaşlar ve pek çok sanatkârane takı bu şehre giriş törenine özel bir parlaklık bahşedecekti, imparator, halkın velveleli sevinç çığlıkları içinde muzafferane bir şekilde şehir içinden geçecek ve sultan da bu parlak ve imparatorun şanına yakışır törenin bir parçası olarak onun yanında yürüyecekti."

Ancak birden fırtına çıkar, şiddetli bir yağmur başlar; bazı binalar, anıtlar yıkılır. Tören yarıda kalır. Konstantinopolis halkı, bunu kötü bir işaret olarak yorumlasa da İmparator ve Sultan, söylentilere aldırmadan saraya giderler.

Sultan'ın Konstantinopolis’teki üç ayı, İmparator'un gövde gösterisi biçiminde geçmiştir kaynaklara göre. Doğu Roma ile ilgili geniş ve popüler bir çalışmayı “Şu Bizim Bizans” adıyla yayımlayan Radi Dikici, yapıtında, İmparator’un bu görkem gösterisini “Bizans’ın ihtişamıyla etkilemeye kararlıdır” biçiminde açıklar. Dikici’ye göre İmparator, sarayda altından yapılmış bir tahta oturmuştur, başına imparatorluk tacını takmıştır. Giysisi de göz kamaştırıcıdır. İncilerle süslenmiş bir pelerin takmıştır: “Çok daha sade bir kıyafet giymiş olan Sultan içeri girince, onu ayakta karşılar. Misafirinin oturması için hazırlattığı taht ise biraz daha alçaktır. Sanki ona kimin üstün olduğunu göstermeye kararlıdır. Türk âdetlerine göre misafire özel bir itibar göstermek esas olduğu için, II. Kılıçarslan biraz şaşırır ama pek aldırmaz. Kendisine hazırlanan tahta oturur. Bir süre sohbetten sonra muhteşem hazırlanmış sofrada yan yana otururlar. Zaten çok hoşsohbet olan I. Manuel ile II. Kılıçarslan arasında buzlar kısa zamanda erir. İki arkadaş gibi sohbete başlarlar. Manuel, aksanı biraz farklı da olsa, eğitim sırasında Grekçe öğrenmiş olan Kılıçarslan’ın hoş bir tarafı olduğunu fark eder. Ancak âdet ve görgü farkı olduğu da çok belirgindir. İmparator saraylardan birini II. Kılıçarslan’a tahsis eder, her gün yemekler altın tabaklarla gönderilir ve tabaklar asla geri alınmaz.”

Bu buluşma üç aya yakın sürer; iki taraf için de getirisi, 10 yıldan fazla sürecek bir barış havasıdır. Ta ki 1176’da İmparator’la Sultan’ın Miryakefalon Savaşı’nda karşı karşıya gelmelerine kadar. İki eski dost şiddetli bir savaşa tutuşurlar. Bizans ordusu darmadağın olur. Bu perişanlığı, Niketas Khoniates şöyle betimler: “Manuel kendisini bir fare gibi kapana kıstırmış olan barbarlardan kurtuldu; ancak etrafını sarmış olan Türklerin kılıç ve gürzlerinden aldığı çok sayıda yara ve sisler içindeydi. Bütün vücudu yaralar içindeydi, kalkanına kana susamış otuz ok saplanmıştı ve yamru yumru hale gelmiş miğferini başında düzgün tutamıyordu. Ama beklenmedik bir şekilde barbarlara yakalanmaktan kurtulmuştu.”

Radi Dikici’ye göre, Manuel gece karanlığında kuşatmadan kurtulup kaçabilme ve canını kurtarabilme hesabı yaparken, Selçuklulardan bir elçi gelir. Yanında güzel bir at vardır. Eğeri altındandır. Atın üzerindeki pelerin de altınla işlenmiş bir kumaştır. Elçi şöyle der “Sultanım Kılıçarslan eski dostluklarının nişanesi olarak size bu atı hediye gönderdi.”

Radi Dikici, altınla süslenmiş bu atın, yıllar önce İstanbul’da kaldığı sarayda yemeklerin her gün altın tabaklarla gönderilmesinin karşılığı olduğunu söyler. İmparator savaşı kaybedip canını kurtarma telaşına düştüğü anda bir rüya gibi gelen bu at karşısında şaşırır ve “Dostum ve kardeşim Kılıçarslan’a selamlarımı söyleyin” diyerek hediyeyi kabul eder, savaş alanından ayrılarak canını kurtarır.

Tarihçi Cemal Kafadır, Kendine Ait Bir Roma adlı yapıtında Romalılık/Rumilik kavramını tartışır ve bugüne gönderme yaparak şöyle der: "Modern çağlara ait bir olgu olarak milliyetçiliklerin millet ve vatan tarihi adına birçok şeyi inşa, hatta icat ettiği muhakkaktır."  Bu "icat edilen"in yol açtıklarını ise Halide Edip Adıvar Mor Salkımlı Ev'de şöyle anlatır: “Ben milliyetçiliğin, muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim. Fakat milliyetçilik ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya, yeryüzünü bir salhaneye döndürdüklerini gördüm."

Gelecek yüzyıllarda çocukluk hastalığımızı aşabilirsek, bugünden kalan barış ve dostluk hikâyelerini dinleriz ama ya aşamazsak?


Kaynaklar:

Khoniates Niketas, Historia, Çev: Prof. Dr. Fikret Işıltan, TTK yayınları, Ankara, 1995

Dikici Radi, Şu Bizim Bizans, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2009

İlgili İçerikler