Çocukluğumuzda, yazları dedemlerin köyüne giderdik. Güney Marmara'da, Erdek ve Avşa'ya uzaktan bakan bir tepede, tarlalar, bağlar ve bahçelerle çevrili bir köydü. Dedemle anneannemin yaşadığı ev geleneksel muhacir eviydi. Girişte "hayat" denilen geniş, uzun bir hol ve ona açılan tek tek odalar vardı. En dipteki oda büyülü bir yerdi biz çocuklar için. Meyveler ve onların kurutulmuşları saklanırdı orada. Tavandan sarkan meyve hevenkleri odaya olağanüstü güzel bir koku verir, rengârenk görünümleri göz alırdı. Meyveler, evin hemen yanındaki bağdandı. Üzüm, kayısı, kavun, karpuz, armut, elma, erik, kiraz, vişne, iğde, dut ve daha birçok meyve. Her biri mevsiminde birbirini izleyerek, sırayla olgunlaşırdı. Kavun ve karpuz zamanı, toprakta uzayıp giden dalların ve geniş yaprakların arasından birini seçip koparmak, asma kütüklerinde yaprakların arasına saklanmış üzüm salkımlarını bulup kesmek ve sepete doldurmak, dut ağacının dallarını silkeleyerek parmak kalınlığındaki kara dutları aşağıda birkaç kişinin tuttuğu çarşafa toplayıp yemek bir şölene dönüşürdü. Kışınsa o odadan yoğun kokular içinden gelirdi kurutulmuş elmalar, erikler, armutlar. Bağla daha çok anneannem ilgilenir, bakımını o yapardı. Her kış sonu asma kütüklerini okşar gibi budar, ağaçlardan meyve koparırken onları incitmekten çekinir gibi dalları usulca eğerdi.
Bir kış günü anneannem öldü. O yıl, güzelim bağda hiçbir ağaç çiçek açmadı, hiç meyve olmadı. Hepimiz şaşkındık. Dedem, çakır gözleri sulanarak "Bağ, küstü" dedi. Köylüler duyduklarına inanamamışlardı. Her zaman gıptayla izledikleri, her ziyaretlerinde sepetleri dolu döndükleri bağa gelip gelip bakıyorlar ve başlarını sallayarak "Allah'ın hikmetinden sual olunmaz" deyip gidiyorlardı. Ertesi yıl da pek meyve olmadı. Ne kadar bakımı yapılsa da bağ eski verimliliğine dönmedi ve yıldan yıla kuruyup gitti, her yeri ot bürüdü, içine girilmez oldu.
Bağın gözümüzün önünde kuruyup gittiği yıllarda, bunun ne anlama geldiğini bilecek yaşta değildim. Sadece artık o tatlı, mor üzümleri, lezzetli kara dutları, küçük ama sulu karpuzları yiyemeyeceğimiz için üzülmüştüm. Aradan yıllar geçip de hayatla kurduğumuz bağın bambaşka ufukları olduğunu kavramaya başladıkça fark ettim ki bu dünyada sahip olduğumuz şeylere sadece "bu bana ait" hissiyle bakmak yetmiyor, çok özel ve dikkatli bir ilişki kurmak gerekiyormuş. Özen göstermek gerekiyormuş.
Bunun insan ilişkilerinde de geçerli olduğunu, "o nasılsa benimdir" demenin yetmeyeceğini anlamak içinse, hayatın karmaşık yanlarını ve başka başka insanları tanımak, bu dünyada epey zaman geçirmek gerekiyormuş. Tıpkı dalı incinmesin diye elmayı koparırken gösterilen dikkat gibi, hep verimli kalsın diye ağaçlara bakım yapmak gibi, insan için de kalbi kırılmasın diye dikkatli adımlar atmak gerekiyormuş. Bu arkadaşlıkta, dostlukta da yoldaşlıkta da ve hatta özellikle aşkta da böyle. Yoksa Cemal Süreya bunun için mi demişti: "Bahçelerden geç, parklardan, köprülerden geç git / Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti."
Özen dediğimiz davranış biçimi, tıpkı bir bağın bakımını, ağacın, toprağın yapısını, meyvenin türünü bilmek gibi insanı da tanımak gerekliliğidir. Tanımak, hassasiyetleri bilmektir, duygularına, düşüncelerine dikkat kesilmek demektir. Tanımak, söylediğimiz, yazdığımız her bir sözcüğün değerini ve ağırlığını bilmek demektir. Tanımak aynı zamanda tanınmaktır; birbirine ayna tutmak, kendini o aynada içtenlikle görmek, orada görünen kendinle tutarlı olmak demektir. Bu da anlamakla eşdeğerdir. Frida Kahlo, tutkulu bir aşk beslediği Diego'ya hayal kırıklığı içinde şöyle seslenmişti, bir mektubunda: "Beni anlamadın demeyeceğim. Beni anladın. Zaten en dayanılmaz acı buydu. Sen beni anladın. Anladığın halde canımı yaktın." Halil Cibran da Kahlo'nun mektubuna sanki ek yapar gibi Aforizmalar'ında ne güzel der: "Sana açıkladıklarında değil açıklayamadıklarındadır insanın gerçeği. Bu yüzden, onu tanımak istediğinde söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver. Söylediklerimin yarısı anlamsızdır, ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları."
Peki nerede gizlenir, Cibran'ın işaret ettiği gerçeğin diğer yarısı? Dilden başka neyimiz var! Tabii ki orada. Dostlar ya da sevgililer arasında oluşan anlam evreninde parıldayan, fakat bir gün kayıp giden ve bir daha yerine konamayacak sönmüş bir yıldız gibi, özensiz bir sözcükte, bir cümlede, dikkatsiz bir tavırda gizlenmiş olabilir mi, söylenmeyenlerin gerçeği? Karanlıkta o yıldızın bıraktığı izi görmek ne kadar zor. Çaba istiyor, emek istiyor. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna'da, "İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense körler gibi rasgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar" der. Hayatın herhangi bir yerinde dolaşırken çarpışarak varlığından haberdar olduğun kişilerse meyve vermeyecek bir bağın ağaçları gibidirler.
Anneannem öldükten uzun yıllar sonra, yeniden köye gittim. Darmadağın olmuş, yaban otlarla sarılmış bağı görüp evin boş kalan, sıvaları dökülmüş meyve kurutma odasının kapısını açıp içeriye hüzünle baktığımda artık bazı şeyleri bilecek yaştaydım: Sahip olduğunuzu sandığınız ve sırf bu nedenle özensiz, hoyrat davrandığınız kişiler, bir mevsim gelir, çiçek açmayıverir. Bunu baştan göremezsiniz ve sonra şaşırırsınız. Tıpkı, kendi yüzümüzü bir başkasının gözünden hiç göremeyip ancak aynada ya da bir fotoğrafta görebileceğimiz gibidir hayatın bu yanı. En iyisi Halil Cibran'a kulak vererek gerçeği kabullenmek galiba: "Eğer kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini hayranlıkla izlemek üzere açarsanız, acınızın, neşenizden hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz. Ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi, aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız. Ve kederinizin kışını da pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz."


