Belki farkındasınızdır belki değil; herkes hayatı boyunca bir roman yazar. Farkında olmayışımız o romanın ömrümüzün içine sayfa sayfa dağılmış olmasındandır. Yaşadığımız her yerde birkaç görüntü, diyalog, birlikte ya da yan yana olduğumuz kişilerde birkaç cümle öylece kalmıştır. İnsan başkasının yazdığı romanlarda, başkasının çektiği filmlerde, başkasının bestelediği şarkılarda karşılaşınca hatırlar gibi olur. Örneğin okuduğu kitaplarda altını çizdiği satırlar vardır; o çizmek hatırlamadır aslında. Kendi yazmış gibi etkilenmiştir ve belleğine silinmeyen bir kalemle çizivermiştir o satırları. Artık onundur o sözcükler. Ya da okuduğu ve son sayfasına gelip iç geçirerek kapağını kapattığı ama bir türlü uzaklaşamadığı, kopamadığı romanları, öyküleri vardır insanın. Yıllar boyu, cümleleri, diyalogları, romanın kahramanlarını aklında tutar, günlük hayatın içinde onları görür gibi olur. O işte, yazıp unuttuğudur belki de! Örneğin, kendi adıma, Anayurt Oteli'nin Zebercet'ini Sivas'ta bir gece yarısı, eski bir otelin resepsiyonunda uyuklarken gördüğüme yemin edebilirim. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif Efendi'sini de resmi dairelerin kuytu köşelerindeki masalarda görmüşlüğüm vardır.
Çok yıllar önce okuduğum bir roman vardı. Kitabın erkek kahramanı masalsı bir roman yazıyordu ve âşık olduğu kadını yazdığıyla bütünleştirip her bölümü önce ona okuyordu. Ancak aralarında roman boyunca süren tuhaf ve anlaşılmaz bir mesafe vardı. Okurken, hadi ama artık, o saydam duvarı kaldırın aradan, sözcüklerle tuz buz edin diyesi geliyordu insanın. Yazar, okurun beklentisini anlamışçasına, romanın ortalarında kadınla erkeği soğuk bir kış akşamı karşılıklı oturtmuştu. Şarap içiyorlardı. Erkek, "Dün gece bir hayal kurdum, sen yine karşımdaydın, romandan bir bölüm yazıyordum, sana okudum, sen gelip bana sarıldın" diyordu. Kadın, adamın hayal yoluyla gerçekte bir arzusunu dile getirdiğini anlıyor ama yine de saydam duvarın ardından konuşmayı yeğleyerek "İyi böyle" diyordu. Ancak adam tek bir soruyla görünmez duvarı yıkmayı başarmıştı: "Emin misin?" Bu soru duygulu bir çağrıyı da içererek her şeyi değiştirmeye yetmişti. Kadın kararsız bir sesle "Emin değilim!" diye yanıtlamış ve sonra birden kalkıp adamın yanına gelerek sıkıca sarılmıştı... Bu diyaloğu hiç unutmadım. Belleğime derin bir çentik atarcasına yerleştirdiğim o sahne ve o soru ile yanıt yaşadı benimle. Ben yazmıştım belki o romanı! Yoksa unutur giderdim.

Filmlerde de olur bu. Al Yazmalım Selvi Boylum'u bilirsiniz. Aytmatov'un bir öyküsünden kurgulanmış bir filmdir. Emeğin en yüce değer olduğunu ideolojik boyutta öğrenmeye başladığımız yıllarda izlemiştir o filmi benim kuşağım. "Sevgi neydi, sevgi emekti" cümlesi herkesi derinden etkilemişti. Hatta çok seneler sonra, filmin yapımcısı Arif Keskiner'e bunu anımsatıp "O güne kadar sinemada aşk, Belgin Doruk, Filiz Akın gibi imgelerin lay lay lom ilişkisiydi, bu filmde ilk kez, unutulmaz bir vurguyla, aşkın emek verilmesi gereken bir şey olduğunu anlattınız ve bakış açısını kökten değiştirdiniz" demiştim; çok sevinmişti bu yoruma. Ancak film kadar öykü de dokunaklıdır. Kırgızistan'da taşımacılık yapan İlyas'ın kamyonunu tamir ederken eski püskü giysiler ve çamurlu çizmeler içindeki Asel'le karşılaşması, sonra onu unutamaması nasıl da güzel anlatılır: "Ertesi gün gözüm hep yollardaydı. Al yazmalımı, selvi boylumu bir daha görecek miydim? Nerelerdeydi benim fidan boylum, ince bozkır kavağım? Ayaklarında lastik çizmeler, sırtında babasının ceketi de olsa aldırdığım yoktu. Ben bunların içindekini görmüştüm ya!" Hangimiz, Aytmatov'un o uzun öyküsünü sanki biz hayal etmişçesine, o gizemli güzelliği aramamışızdır? Bulmuşsak, yeniden görmek için can atmamışızdır? Belki çoğumuz biz yazmışız gibi hissetmişizdir o öyküyü.
Kimse tek bir hayat yaşamıyor. Yaşamımızı birlikte olduklarımızın, yan yana durduklarımızın, sevdiklerimizin hayatlarıyla buluşturdukça, onların unutulmuş romanlara benzetebileceğimiz yaşantılarını da bizimkine ekliyoruz. Onların yanı sıra okuduğumuz bir romanı, öyküyü, şiiri, yaşamımıza katarak, kendimizle özdeşleştirirek, başka bir hayatı da yaşıyoruz. Bu da bizi yazdıklarını orada burada dağılmış halde bırakan bilinmeyen bir yazar yapıyor. Gündelik hayatımızda buna benzer olayları yaşayıp onlara benzer karakterlerle karşılaştığımızda da kayıp dilimizi bulmuş gibi seviniyoruz. Belleğimizden akıp giden cümleler diğerine ulaştığında, yeni bir hayat kuruyoruz zihinlerimizde. Zaten Dostoyevski, Yeraltından Notlar'da dememiş miydi: "Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar öylece ortada kalakalacağız."


