48 yıl önce dün, 11 Temmuz 1978'de, Ankara'da bir aydın öldürüldü. Türk Dil Kurumu genel kuruluna katılmak için sabahın erken saatinde Eşi Maria ile otomobiline binmiş ve yola çıkmıştı. Birkaç dakika sonra otomobilinin önü bir araç tarafından kesildi. Yaylım ateşine tuttular. Kendisi oracıkta yaşamını yitirdi, eşi ağır yaralandı. Bedrettin Cömert'ti adı; 38 yaşındaydı.
27 Eylül 1940'ta Samsun'da doğan Cömert, Sivas Lisesi'ni bitirdikten sonra yüksek öğrenimini İtalya'da yapmıştı. Perugia Yabancılar Üniversitesi’nde İtalyanca ve Latince eğitiminin ardından Roma Üniversitesi'nin İtalyan Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirmişti. Hacettepe Üniversitesi'nde asistanken, Roma Üniversitesi'nin felsefe bölümünde estetik üzerine doktorasını tamamlamıştı. Cömert, sonraki yıllarda Hacettepe Üniversitesi'nde Sanat Tarihi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. İkinci bir doktora çalışması daha yaptı; doçent oldu. 1970'lerin ikinci yarısında, Hacettepe Üniversitesi'nde, faili meçhul cinayetleri araştırmak için kurulan komisyonun başkanlığını yapan Doçent Cömert, Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanlığını da üstlenmişti. Ülkesinin içinde bulunduğu kaos ortamına gözlerini kapatmayan, kulaklarını tıkamayan, sorumluluk duygusuyla hareket eden Bedrettin Cömert, bu tavrıyla ne yazık ki faşizmin radarına girmekte gecikmemişti. Yakın dostu, edebiyattaki omuzdaşı Hasan Hüseyin Korkmazgil, yazılarının toplandığı "Eleştiriye Beş Kala" adlı kitaba yazdığı önsözde şöyle diyecekti: "Bedrettin Cömert, ülkesinin bu durumunu uzaktan yaşadı. Somut gerçeklikle yüzyüze gelmesi için Türkiye'ye, Ankara'ya dönmesi gerekiyordu. 1970'de döndü Ankara'ya. Ne gördü? Roma'dan 'felsefe doktoru' olarak dönmüştü yurduna; bilgi yönünden yeterince donanmış ve biriktirmişti, bir yöntem adamıydı; o yüzden atak ve girişkendi. Fakat aradan birkaç ay geçmeden anladı hangi ortamda bulunduğunu ve hangi koşullar altında çalışacağını. Roma orada kalmıştı, burası Ankara'ydı!"
Ülkede yükselen faşizmin dikkatini çekmesinde gerçek bir aydın, hayatın hakikatinden kopmamış bir akademisyen olmasının payı büyüktü; ama aynı zamanda edebiyat alanında da çalışan, yazdıklarıyla ilgi çeken bir yazardı. Henüz 19 yaşındayken, 1959'da şiirleri dergilerde yayımlanıyordu. Yaşamının sonuna kadar şiir yazmayı sürdürse de bir zaman sonra belki akademisyenliğinin, aldığı eğitimin etkisiyle eleştiri alanına yöneldi. Türk edebiyatında nesnel eleştiri boşluğu olduğunu düşünüyordu. Çeşitli dergilerde edebiyata mercek tutan, oldukça sert ama nesnel eleştiri yazıları yazmaya başladı ve her yazısı büyük yankı yarattı. Yazdıklarıyla o dönemin önde gelen şair ve yazarlarını, örneğin Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı, Salah Birsel'i epey kızdırmıştı. Eleştiri alanında Türk edebiyatının doruğu sayılabilecek Asım Bezirci'yi de sert saptamalarla eleştirmekten geri kalmamıştı: "Şiir çözümlemeleriniz, içerikçi-tasvirci bir çizgide kalıyor. Bunun en güzel örneğini Orhan Veli incelemesi oluşturuyor. Bana göre en zayıf kitabınız(...) çoğun şiirin içeriği üstünde dönüyorsunuz, biçimle ilgili açıklamalarınız çok kalıpçı nitelikte ve bu nedenle dış biçimde kalıyor. Aşırı adalet ve iyilik duygusu da yargılarınızın sınırını oluşturuyor."
Eleştiri alanına getirdiği soluk içerik anlamında tartışılabilir nitelikte de olsa yeniydi, alan açıcıydı ve sarsıcıydı. Alışılagelmiş kalıpların dışındaydı. Eleştirilemez görülen adlara da dokunuyor ve bazı kesimlerin tepkisini üzerine çekiyordu. Yaşamını kaybettikten sonra yayımlanan "Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak" adlı kitabına Hasan Hüseyin Korkmazgil'in yazdığı önsöz bu konuda ilginç örnekler içeriyor. Eleştiri yazılarını sarsıcı fikirler ve çağdaş normlarla oluşturmasının kimilerinde yarattığı tepki üzerine Tekin Sönmez'e bir mektubunda şunları yazdığını okuyoruz:"Ben eşekler gibi çalışıyorum. Çalışmak zorundayım. Beni okulda bekleyen öğrencilerim var. Haftada altı saat ders zorunluluğu var üstümde. Derslerimi ciddiyetle hazırlarım.Çünkü severim. Bu durumda, onun bunun sızlanmasına kulak asacak olanağım yok."
Bedrettin Cömert, 1970'lerin Türkiyesi'nde, akademide olduğu kadar edebiyatta da parlayan yıldızlardandı. Hem üniversitenin hem edebiyatın arzuladığı insanlardandı: Düşünen, düşündüğünü çekinmeden kâğıda döken, saf tutmanın, bir arada durmanın yanıltıcı sihrine kapılmayan bir aydındı. Türkiye'ye fazlaydı belki de! Güneşli bir temmuz sabahı faşistlerce katledildi. Bir faili meçhul de değildi, kısa sürede saptandı azmettirenler de tetiği çekenler de... Bugün adları bir biçimde zihnimize kazınmış kişiler bunlar, meraklısı bulur! Hiçbiri ceza almadı. Eşi Maira iyileşince, devam eden tehditler üzerine çocuklarını da alarak ülkesine, İtalya'ya döndü. Türkçeyi çok seven, dil üzerine de çalışan Bedrettin Cömert'in iki oğlu Türkçenin uzağında büyüdüler.
Bedrettin Cömert, bir şiirinde, Türkiye'nin o günlerini işaret ederek "yetmiyor suyumuz karanfillere/kanımızı mı kullanıyoruz yoksa" demişti. Çok geçmeden onun kanıyla sulandı karanfiller ve "Bu ülke bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" diyen Tezer Özlü bir kez daha haklı çıktı.
"Nasıl derseniz öyle olsun
kalmasın ellerim sizlerden uzak
birleşsin umudum en güzel eylemlerinize
erisin et
yitsin boşluk
bir biz kalalım çirkinliklere inat
Öp beni ıslak bir güvercine eğilir gibi
ayrılma gözlerimden tükenmesin suyumuz
yetmiyor suyumuz karanfillere
kanımızı mı kullanıyoruz yoksa"


