Latin Amerika'da 2025 yılında neler oldu?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Latin Amerika'da 2025 yılında neler oldu?

Latin Amerika dünyanın yükselen ve geleceği parlak bölgesi. ABD’nin yeni ulusal güvenlik belgesinde Latin Amerika “Vaşington'un arka bahçesidir, buralarda dolaşmayın” denilse de Latin Amerika'nın Çin ile bugünkü seviyeye ulaşan bağlarının koparılması hayli müşküldür. Trump hazretlerinin dahi bunu başarabileceğini sanmıyorum

Latin Amerika'da 2025 yılında neler oldu?

2019 yılından bu yana Latin Amerika için sene sonlarında yıllık bilanço kaleme alıyorum. Her ülkeyi tek tek değerlendirmeden genel trendi vermeye çalışıyorum. Öte yandan, önde gelen ülkelere, seçimlere mutlaka değiniyorum. Bu seneki bilançoya maalesef Trump hâkim olacak gibi: Beklenildiği üzere 2025 yılı boyunca yasa dışı göç ve uyuşturucu konularında Latin Amerika ülkelerine baskı yapmayı sürdürdü. Özel bir düşmanlık beslediği Venezuela liderini de resmî konutundan kaçırarak ABD’ye götürmesi bardağı taşıran son damla oldu; her iki isim de bu askerî müdahale üzerinden tarihe geçtiler. Yıl içinde yapılan bir anketin sonuçlarına göre bölgenin en popüler lideri Nayib Bukele, en antipatiği ise Maduro. Geçen yılki bilançoda “Çin'in bölgedeki stratejik yatırımlarından ve artan ticaretinden rahatsız olan Trump’ın Latin Amerika'da daha faal olması bekleniyor” yazmışım. Beni yanıltmadı ancak faal olmanın çok ötesine geçti Trump hazretleri.

Trump yasa dışı göçmenleri kovuyor

Trump, ikinci kez seçilirken yasa dışı göç ve uyuşturucu sorunlarını çözme sözü verdi. Geçtiğimiz yıl kolluk kuvvetlerini kullanmak suretiyle binlerce “yasa dışı” göçmeni uçaklara doldurup Latin Amerika ülkelerine ve Afrika başkentlerine yolladı. Göçmenlerini geri almayan ülkeleri gümrük tarifelerini artırmakla tehdit etti. Bir kısmını da El Salvador’un meşhur mega hapishanesine (CECOT) yerleştirdi. Venezuela'ya yönelik abluka ve baskıyı da Maduro yönetiminin ABD’ye uyuşturucu yolladığı tezi üzerine kurdu. Tutuklanan cumhurbaşkanı hâlen New York mahkemesinde uyuşturucu işlerinden yargılanıyor.

Monroe doktrini iki asır sonra canlanıverdi

Trump, ikinci döneminin ilk yılında iki asır öncesine ait Monroe Doktrini’ni de canlandırdı. Özetle, Amerika kıtası (Batı Yarımküre) benim arka bahçemdir, diğer ülkeler buraya karışmasın, siyasi ve iktisadi açılardan fazla ileri gitmesinler mesajını verdi. Özellikle Karakas'a yönelik cüretkâr ve şaşırtıcı saldırı sonrasında Rusya'nın ve Çin'in bölge ülkeleriyle ilişkilerini düzenlerken iki kere düşüneceklerini varsaymak gerekir. Rusya'nın Latin Amerika'da, Venezuela'daki cüzi mevcudiyeti dışında bir ağırlığı bulunmuyor. Çin’in durumu ise tamamen farklı. Son 10-15 yıldır bölgedeki yatırımları ve artan dış ticaret hacmiyle ABD'yi ikinci plana itmiş durumda. Latin Amerika'nın yaptığı ithalatta Çin genelde birinci sırada, seyrek olarak ikinci sırada. İhracatta da muhakkak başlarda (1 ila 3-4). Bölgeden ihraç edilen tarım ürünlerinin birinci alıcısı yıllardır Çin; madenlerde de öyle. Bölge ile Çin arasındaki dış ticaret hacmi yarım trilyon dolar seviyesinde. Trump’ın yatırım ve ticaret açısından Latin Amerika'ya iyice yerleşen Çin'i yerinden etmesi hayli zor. Çin sermayesi çabuk geliyor ve fazla “şart şurt” koşmuyor; dolayısıyla tercih ediliyor. ABD sermayesinin Çin ile baş etmesi kolay değil. Telekomünikasyon, madencilik ve ulaştırma altyapısı alanlarında Çinliler hayli yol almış durumda.

Trump seçimlere karışıyor, kendisine yakın adayı destekliyor

Trump’ın ikinci döneminde yaptığı farklı bir şey daha var. Bölgede yapılan seçimlere fiilen müdahale etmeye başladı. Desteklediği siyasi liderler lehine beyanatlar vermekten çekinmedi; başka deyişle bölgenin iç politika alanına müdahil oldu ve netice aldı. Arjantin’de Meclis ara seçimlerinde fikirdaşı Javier Milei, Şili başkanlık seçimlerinde diktatör Pinochet hayranı José Antonio Kast, Honduras başkanlık seçimlerinde aşırı sağcı Nasry Asfura lehinde demeçler vererek seçmenleri etkilemeye ve “adamlarını” seçtirmeye muvaffak oldu. Brezilya'da ise darbe suçundan yargılanan önceki cumhurbaşkanı Bolsonaro aleyhindeki suçlamaların düşürülmesini talep etti. Davaya bakan Yüksek Mahkeme yargıcı aleyhinde yaptırım kararı aldırdı, Brezilya'nın ihracat ürünleri için gümrük tarifelerini artırmak suretiyle yüksek yargıya müdahale etti. Ancak başarılı olamadı. Yılların politikacısı Lula da Silva, gerilimi düşürerek ve diyalog yoluyla Trump’ı ikna etti. Panama Kanalı’nın bir Hong Kong firması tarafından işletilmesinin hem ABD hem de bölge açısından ulusal güvenlik sorunu teşkil ettiğini duyurdu. Tehdit kokan bu mesajı alan Panama yönetimi gecikmeksizin Çin ile arasına mesafe koymak üzere gerekli adımları attı.

Latin Amerika sağa kaydı

2025 yılına seçimler ve ideolojiler açısından baktığımızda bölgede solun gerilediğini, muhafazakâr-liberal partilerin ardı ardına zaferler kazandıklarını görüyoruz. Bir zamanlar neredeyse baştan aşağıya kırmızıya boyanan (Pink Tide) Latin Amerika'da artık sağcı düşünceye rağbet var, hatta aşırı sağa. Bu vesileyle şu hususu dikkatinize getireyim: Makul liberal sağın mahzuru yok, ama rağbetin aşırı sağa kayması endişe verici. Avrupa ülkelerinde aşırı sağ nasıl yükseliyorsa benzer şekilde Batı Yarımküre’de de yükseliyor. Trump’ın iki kez seçilmesinin Latin Amerika ülkelerindeki sağ partilerin başarı grafiğinin yukarılara taşınmasında rol oynadığı muhakkak. 2025 yılında Ekvador, Bolivya, Şili ve Honduras’ta seçimleri sağcı liderler kazandı. Arjantin’de Meclis ara seçimlerinde aşırı sağcı Javier Milei'in partisi başarılı oldu. Bu başarı muhtemelen Javier Milei’ye ikinci dönem cumhurbaşkanlığının kapısını aralayacak. Bu sene Kosta Rika ve Peru'da muhafazakâr liderlerin seçimleri kazanmaları bekleniyor. Benzer şekilde Kolombiya’da sosyalist cumhurbaşkanı Gustavo Petro yerini sağcı lidere bırakabilir. Brezilya'da Lula da Silva'nın koltuğunu muhtemelen muhafaza edeceği kanısındayım.

Yeni Trump politikalarının gelişmeleri belirlediği Latin Amerika'nın genel tablosunu ortaya koyduktan sonra dikkatleri üzerine toplayan başlıca ülkelere; Meksika, Küba, Venezuela ile Haiti'ye birlikte göz atalım, Brezilya, Kolombiya ve Şili seçimlerine kısaca değinelim.

Sheinbaum bir yandan Trump'ı, diğer yandan ülkesini idare ediyor

ABD’nin güney komşusu Meksika diken üzerindeki ülke konumunda. Trump, Meksika'da üretilen uyuşturucunun ABD vatandaşlarını zehirlediğini ileri sürerek uyuşturucu kartellerine karşı ortak operasyonlar düzenlenmesi için baskı yapıyor. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum ise Trump’ı sinirlendirmeden bu girişimleri önlüyor. Dünyada Trump’ı en makul tarzda kim idare ediyor diye sorarsanız cevabım net: Sheinbaum'dur. Herkesin malumu, Meksika'nın en büyük derdi uyuşturucu temelli asayiş meselesidir. Her sene bu sebepten 30 bin civarında ölüm yaşanır. Sheinbaum 2025 yılında bu rakamın yüzde 40 civarında düştüğünü söyledi. Doğru ise bravo. Öte yandan ABD'nin ithalatında ilk sıraya yerleşerek Çin'in yerini alan Meksika, Trump’ın baskısıyla artık Çin'e mesafe koymayı tercih ediyor, gümrük tarifelerini yükseltiyor. Yıllardır zarar eden millî petrol şirketi PEMEX ile Federal Elektrik İdaresine yapılan sübvansiyonlar nedeniyle bütçe açığı yüzde 5,7 kadar yükselmiş; halk desteği hâlâ yüzde 70 civarında bulunan Sheinbaum bakalım bu temel sorunu çözebilecek mi? Meksika'da geçen yıl yapılan temel bir değişiklik ile hâkimlerin halk tarafından seçilmesi kararlaştırıldı. Yargı bağımsızlığını zedeleyeceği ileri sürülen bu değişikliğin yansımalarını takip etmek gerekir.

Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum

Küba halkı sıkıntıda ve endişe içinde

Hugo Chavez (1998-2013) döneminde ve takip eden 3-5 yıllık sürede Küba yönetiminin sağlık hizmetlerinde Venezuela ile pek yakın bir iş birliği içinde olduğunu bizzat yaşadım (güvenlik ve istihbarat alanında iş birliği yapıldığını da duyardık). Kübalı doktorlar yıllarca Venezuela halkına ücretsiz sağlık hizmeti sundular. Maaşlarının üçte veya dörtte biri kendilerine, gerisi Küba Merkez Bankasına ödendi. Venezuela, Petro-Caribe projesi çerçevesinde Küba'ya ve Karayip ülkelerine çok uygun koşullarda petrol tedarik etti. Ancak değirmenin suyu azalınca (2017 sonrası) “ulufe petrol” miktarı da giderek düştü; neticede Küba son yıllarda Meksika, Rusya ve Cezayir’den petrol ithal etmek zorunda kaldı. Kronik döviz kıtlığı sorununu bir türlü çözemeyen “devrimciler diyarında” petrol tedarikinde yaşanan sıkıntılar benzin istasyonları önlerinde uzun kuyruklara yol açtı; ilaveten saatler süren elektrik kesintileri yaşandı (Türk enerji firması KARPOWER, 2019-2023 yıllarında 8 yüzer santral gemiyle Küba'ya elektrik üreterek ülkenin karanlıkta kalmasına engel oldu). Velhasıl mazlum Küba halkının çilesi 2025 yılında da devam etti. Benim dönemimde (2012-16) 25 bin civarında sağlık personeli Venezuela'da görev yaparlardı; petrolün bu sağlık ordusunun maaşlarıyla ithal edildiğini düşünürdük. Ordu ve istihbarat nezdinde Küba'nın ağırlığını bilemiyorum ama ABD'nin vaziyeti abarttığından eminim. ABD saldırısı sonucunda yaşamlarını yitiren Maduro’yu koruyan 32 Kübalı askerin mevcudiyeti Venezuela ordusunun Küba'ya emanet edildiği sonucunu vermez. İstihbarat alanında da Küba'nın ağırlığını abartmamak taraftarıyım. ABD Küba'ya saldırır mı? Zannetmiyorum. Dünyanın gözleri önünde aylar süren askerî hazırlık sonrası Venezuela'ya saldırı gerçekleşti. Ortada Küba'ya yönelik böyle bir hazırlık yok. Sırada galiba Grönland ve belki de İran var. 2014 yılı sonunda ABD-Küba ilişkileri, Başkan Obama liderliğinde ve Vatikan'ın gizli aracılığıyla sürpriz biçimde düzelmiş idi. Şimdiki Papa Amerikalı olduğuna göre Vatikan'ın bu defa da Vaşington ile Havana arasında barış arabuluculuğu yapması uygun düşecektir. Buradan Vatikan'ı göreve davet ediyorum; harekete geçmenin tam zamanıdır.

Venezuela'da bundan sonra ne olur?

Maduro'nun götürülmesi ertesinde idareyi Bolivarcı mevcut iktidara bırakmakla Trump’ın derdinin Venezuela'da rejim değişikliği olmadığını anlamış olduk. Çökmüş petrol endüstrisinin ABD şirketleri kanalıyla ihya edilmesi açısından ABD sermayesinin istikrarlı ve güvenli bir ortam tercih edeceğini dikkate alan Beyaz Saray ekibi Delcy Rodriguez'in yönetiminde karar kıldı. Hâlen bir tarafta geçici cumhurbaşkanı ile parlamento başkanı koltuklarında Rodriguez kardeşler (Delcy ve Jorge) var. Diğer tarafta savunma bakanı Padrino Lopez ile İçişleri Bakanı Diosdado Cabello mevcut. İki taraf arasında ciddi bir rekabet yaşanıyor. Siyasi irade bir tarafta, silahlı irade diğer tarafta. Rodriguez kardeşlerin orduya, polise ve silahlı milislere (collectivos–devrim savunucuları) hükmeden bu ikiliyle iyi geçinmeleri zorunlu. Kısaca “Trump emredecek, Delcy yerine getirecek” durumu yok; Delcy tek karar verici değil. Ordu ve polis, Rodriguez kardeşlerin arkasında durduğu ölçüde ülkede istikrarın muhafaza edileceğini unutmayalım. Peki “Maduroland”e demokrasi ne zaman gelir? Seçimler ne zaman yapılır? Bana kalırsa bunları konuşmak için henüz erken. Hâlen Karakas ve Vaşington aynı hedefi paylaşıyorlar: 6-7 ay içinde petrol üretiminin anlamlı biçimde artması, ABD şirketleri para kazanırken ülke hazinesine para girmesi, halkın sıkıntılarının bir nebze azalması, böylece Rodriguez–Trump ikilisi yönetimine güven duyulması. Vaşington'un Venezuela muhalefeti ile ilişkilerinin yaz aylarına kadar yerinde sayacağı, demokrasiye geçiş konularının daha sonra ele alınacağı kanaatindeyim.

Haiti 2026 yılında seçim yapmak istiyor

Haiti son 10 yıldır bölgenin en kötü durumdaki ülkesi olmayı sürdürüyor. Cumhurbaşkanı Jovenel Moise'in 2021 yazında öldürülmesinden bugüne toparlanma mümkün olamadı; dertler ve sıkıntılar katlanarak arttı. Ana yollar ve başkent Port-au-Prince'in yüzde 85’i çetelerin elinde. Geçtiğimiz yıl güçlerini birleştiren çeteler ile mevcut yönetimin baş etmesine imkân olmadığından adaya Kenya önderliğinde takviye güç gönderildi. Ancak sayı ve teçhizat bakımından yeterli seviyeye ulaşamayan “Çok Uluslu Güvenlik Desteği–MSS” yerine bu defa BM Güvenlik Konseyi kararıyla “Çete Müdahale Gücü” yollanmasında mutabakat sağlandı. Daha etkili ve daha bağımsız bu yeni kuvvet sayesinde Haiti'nin 2026 yılı ikinci yarısında cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri gerçekleştirmesi ümit ediliyor. CARICOM (Caribbean Community) ülkeleri ve ABD’nin ön almasıyla ülkenin dizginleri 2024 ilkbaharından itibaren 7 kişilik bir Başkanlık Konseyi’ne emanet edilmiş durumda. Küba görevim sırasında iki kez ziyaret ettiğim ve durumunu hâlen takip ettiğim Haiti’nin, uluslararası toplumun güçlü desteği olmaksızın düze çıkması imkânsız gibi. 2026 yılında seçimleri yapıp normal bir ülkeye dönüşmesi o kadar zor ki… İnşallah yanılırım.

Brezilya'da Lula başarılı ancak polis şiddeti sona ermiyor

Trump’ın yaptıkları Latin Amerika'nın lider ülkesi Brezilya'nın popüler cumhurbaşkanı Lula da Silva'nın işine yarıyor. Ülkede son aylarda ABD sempatisi yüzde 58'den yüzde 44'e inmiş durumda. Önceki cumhurbaşkanı Bolsonaro isyan ve darbe suçundan hapse girdiğinden 2026 sonbaharında yapılacak seçimlerin favorisi Lula. 80 yaşındaki İşçi Partisi lideri 2022 seçimleri öncesinde “son kez adayım” demişti, ancak fikir değiştirerek yine adaylığını ilan etti. Ekonomi iyi gidiyor, dış ticaret fazlası (80 milyar dolar) var; hem tarım ürünleri hem petrol ihraç ediyor, enflasyon düşüşte (yüzde 4,5). Bu tablo Lula'nın tekrar seçileceğine işaret ediyor. Geçen sene BM İklim Değişikliği Konferansı’na (COP30) ev sahipliği de yapan ülkenin aşması gereken önemli bir sorunu var. Yaygın hırsızlık, gasp ve çete faaliyetleri Brezilya'yı seyahat uyarısı yapılan ülke sınıfına dâhil ediyor. Polisin son derece sert tepkisi bugüne kadar sonuç vermedi. Geçen ekim ayında Rio'da bir gecekondu baskınında toplamda 132 kişi öldü (sadece 4 polis). Bu orantısız müdahale Brezilya polisini dünyanın açık ara en acımasız kolluk kuvveti konumuna taşıyor.

Trump versus Gustavo Petro; deli ile akıllı karşı karşıya

ABD'nin Latin Amerika'da uyuşturucu ile mücadelede yakın iş birliği yaptığı ülkelerin başında Kolombiya gelir. Son seçimlerde (2022) sosyalist Gustavo Petro'nun cumhurbaşkanı seçilmesiyle bu durum değişmedi; ta ki Trump Beyaz Saray'a ikinci kez yerleşene kadar. Eski gerilla Gustavo Petro, Trump’ı en sert eleştirenlerden. Venezuela'ya yönelik ABD baskısını en başından itibaren en yüksek sesle kınayan odur. Tabiatıyla Trump efendi de geri kalmadı; hem onun hem ülkesinin aleyhinde suçlamalara devam etti. Neyse ki geçen hafta Gustavo'yu Vaşington'a davet ettiğini duyduk, memnun olduk. Kolombiya'da devrimci olarak başlayan, sonra uyuşturucu ve teröre bulaşan örgütlere karşı sürdürülen mücadeleden maalesef sonuç alınamıyor. Gustavo Petro da öncüllerinden Juan Manuel Santos gibi bu örgütleri masaya çekip barış anlaşması imzalamaya çok gayret etti, ancak o da sonuç elde edemedi. 2026 Mayıs ayında düzenlenecek seçimlerde muhafazakâr partilerin başarılı olması bekleniyor. Hâlen cumhurbaşkanının kurduğu “Tarihi Anlaşma Koalisyonu”nun ilerici adayı İvan Cepeda anketlerde önde (yüzde 32) görülüyor; ancak ikinci turda tüm sağ oyların muhafazakâr adaya yönelmesiyle sağcılar kazanıyor. Bununla birlikte Maduro'nun ABD’ye kaçırılarak basit suçlu gibi mahkemeye çıkarılmasının ve Trump’ın diğer tüm barış karşıtı provokasyonlarına tepki mahiyetinde Kolombiya seçmeni İvan Cepeda’yı göreve getirirse doğrusu şaşırmam.

Gustavo Petro

Şili aşırı sağa emanet

Şili'yi 2012’den bu yana takip ederim; ortanın sağı ile ortanın solu sıra ile iktidara gelirler. 2019 yılında beklenmedik biçimde toplumsal ayaklanma/patlama olunca müteakip seçimlerde (2021) tepki oyları sayesinde “fazla” solcu aday Gabriel Boric cumhurbaşkanı oldu. Onun döneminde yeni anayasa çalışmaları fiyasko ile sonuçlandı, ülke göç aldı, güvenlik ve asayiş sorunları arttı. 2025 seçimlerinde bu defa yine tepki oyları devreye girdi ve sağcı aday değil de aşırı sağcı aday José Antonio Kast göreve geldi. Bu duruma siyaset sosyolojisinde sarkaç etkisi deniyor. Şili seçmeninin Pinochet hayranı katı bir muhafazakâr adayı seçeceğini doğrusu beklemezdim. Ancak Kast yaptığı balkon konuşmasında makul şeyler söyledi. Kanaatim, benzetildiği Trump veya Javier Milei tarzında bir yönetim değil de önceki sağcı başkanlardan rahmetli Sebastian Piñera benzeri bir liderlik sergileyeceği yönünde.

José Antonio Kast

Dünyanın yükselen bölgesi: Latin Amerika

Latin Amerika dünyada en fazla gıda ve tarımsal ürün ihraç eden bölge konumunu muhafaza ediyor. Çok büyük tarım alanlarına sahip, nüfus da fazla değil. Soya, mısır, tavuk ve dana eti, şeker ihracatında lider. Doğal kaynaklar itibarıyla da çok zengin; petrol, doğal gaz, demir, bakır, lityum, nadir madenler vs. her şey var. Yenilenebilir enerji hızla gelişiyor. Velhasıl Latin Amerika dünyanın yükselen ve geleceği parlak bölgesi. AB ile Mercosur ülkeleri arasında imzalanacak olan serbest ticaret anlaşması da bu tahminleri doğruluyor. Çin gayet akıllı biçimde Latin Amerika ile ilişkilerini geliştirmeyi sürdürüyor, ulaşım altyapısı ve telekomünikasyon alanlarında yatırımlarını artırıyor. ABD’nin yeni ulusal güvenlik belgesinde Latin Amerika “Vaşington'un arka bahçesidir, buralarda dolaşmayın” denilse de Latin Amerika'nın Çin ile bugünkü seviyeye ulaşan bağlarının koparılması hayli müşküldür. Trump hazretlerinin dahi bunu başarabileceğini sanmıyorum.

İlgili İçerikler