Eskiden bütün bir yaz, hiç durmadan çalışırdım. Mayıs ayından Eylül ortasına kadar hiç bıkmadan sahil kentlerinde, kasabalarında çekim yapardım. Öyle çok yorulurdum ki. Her günüm ter, kir, pas içinde noktalanırdı. Çekim sonunda bir müddet plaj sesi, denize giren insan gürültüsü duymak istemezdim…
İşte öyle yazların sonunda, Selimiye benim için bir kaçış noktası olurdu hep. Birkaç gün; ruhumu toplamaya, yüzümü yerine oturtmaya gelirdim. Akşam güzel bir yemek yer, saatlerce yüzer, günlerce uyurdum. Yıllık iznini alan postacının şehirde gezmeye çıkması gibi bir durum biraz. Ne bileyim, dağlara değil de, yine deniz kenarında huzur bulurdum işte…

Bu yaz, Bodrum yine bastı bana. İlk birkaç ay çok güzel geliyor da, sonrası anam babam diye bağırınmaya, bir yerlere gideyim diye haritalara bakınmaya başlıyorum. Trafik ve sıcak birleşiyor; kalabalık üstüme üstüme geliyor. Yandan bir esinti duyuyorum. Tamam, diyorum; geliyorlar. Ben bir kavgaya, gürültüye, tatsız bir duruma buluşmadan uzaklaşayım en iyisi…
Ve olay yerini ilk fırsatta terk ediyorum!
Artık Selimiye’ye ulaşmak çok kolay
Bakıyorum yakında, civarda nereler var; en kötü günü birlik, daha iyisi iki, üç gün. Uzuyorum.
Bodrum merkezde yürürken Datça feribotları gözüme ilişti. Aslında Datça’ya da yıllardır gitmiyorum, ama aklıma Selimiye düştü. Datça’ya çok yakın. Ertesi sabah feribota bindim ve 2 saat olmadan Datça’ya inmiştim. Can Yücel’in badem kokulu Datça’sını başka bir geziye bıraktım. Rahmetli Güler’le, Su ile ne çok anılarımız var… Böyle hızlı ve canhıraş harcamayayım Datça’yı şimdi. Köyleri var, Palamutbükü var; uzun zaman lazım. Hiç durmadan hareket ettim, ilk hedefime, Selimiye’ye, bir saatte vardım.
Hatırlıyorum da, eskiden gelişim bir günü bulurdu neredeyse. Dalaman’a uçakla iner, oradan bir araç ayarlamamışsan eğer, uçak servisiyle Marmaris’e gelirdim. Marmaris’te bazen iki saat bekler, Selimiye dolmuşuna binerdim. Sabahın köründe İstanbul’dan, evden çıkıp, gece olunca Selimiye’ye varırdım. Tabii o zaman vardığım yer, gerçek bir köydü. Sahilin ilk sırası, biraz da ikinci sırada evler vardı. Eczane falan yoktu. Küçücük bir sahil köyü; düşünsenize, hayal gibi bir yerdi. Yapılaşmaya izin verilmez, kaçak yapılar yıkılırdı. Birkaç salaş lokanta, bir iki tane de pansiyon vardı…
Hey gidi günler!
25 senede dünya değişti, 25 sene içinde Selimiye dünyadan daha da çok değişti.

Marmaris’in kendisinden yüz kere daha güzel
Yanlış anlaşılmasın, Marmaris’i de çok severim. Ama artık kocaman bir şehir gibi oldu. Gerçi hayat geçireyim deseniz, rahatlıkla yaşanır bir şekilde. Ama ne bileyim, o ucuza pazarlanan oteller, o kendini çok üç paraya satma hali beni çok rahatsız ediyor. Lokantaların önündeki gel gelciler, masaya çıkıp dans edenler, Avrupalı’nın en çöplüğü, en cahili, en çirkini… Marmaris’in güzelliğine odaklanamıyorum bir türlü. Belki daha uzun vakit geçirmem gerekir bir zaman. Bilemem…
Aslında sanırım bol bir vakitte Selimiye için gelmiş olsaydım, yani sadece amacım burada zaman kaygısı duymadan birkaç gün geçirmek olsaydı, Eylül ortasından sonra bu geziyi planlamalıydım. Kötü zamandayım. Hem benim iş trafiğim yoğunlaştı, hem de burası da kalabalık ne yazık ki. Sevmediğim bir tatilci sesi, orta tabaka tatilci çöpü var. Elitist deyin, Beyaz Türk deyin, ne derseniz deyin; saygısızca gezen insan kitlelerine tahammülüm yok. İnsanın kendisine, yaşama, doğaya, ayak bastığı bölgeye saygısı olur. Bunu hissettirir. Yediğin bisküvi ve içtiğin meşrubatın kutusunu oracıkta bırakıp, güya geziyorsan; olmamış çocuğum, otur, sıfır! Ayı gelmişsin, ayı kalmışsın, ayı gidiyorsun…
Nerede buranın o bakir, eski zaman tatil köylerini andıran güler yüzlü havası?
Nerede yerlerde gözüme ilişen çocuk bezleri, bira kutuları, burnuma gelen çöpün kokusu?
Güzellikleri yok etmede dünyanın birincisi olduğumuz kesin. Bir kez daha bunu gördüm. Bir kez daha üzüldüm, kahroldum… Bir yandan da kendime iyilikleri, güzellikleri göstermeye çalışıyorum. “Huysuz ihtiyara dönme, denize bak, aya bak” falan diyorum…
Nafile!
Caretta’lar Selimiye plajında
Affedin, insan dolunca, bir de uygun alan bolunca, şöyle bir boşalmak istiyor. Dans pistini bulan Roman misali, durduramıyorum ellerimi…
Neyse, konumuz Selimiye.
Selimiye’de küçük oteller, aile işletmeleri hala var. Birkaç gün konaklamak için ideal yerler gözüme ilişiyor. Bir gece arkadaşımın evinde kalacağım; belki yaz sonu, daha iyi halimi yanıma alıp gelirim buraya. O zaman burada yaşayan eski gazeteci Azer Bortaçina ile de uzun sohbet için kapısını çalarım, doğanın da daha dingin bir halini yakalayıp aradığım huzuru bulurum.
Efendim bu sene caretta’lar Selimiye’nin gündeminde. Plajlarla, halkla birlikte yüzüyorlar. Bolca da karabatak var. Videolarını seyrettirdiler, çok şekerler. Ben denk gelmedim, ama nedense sevindim. Deniz hala çok temiz gözüküyor. Sanki o devasa deniz kaplumbağaları, bu kadar temiz olmasa bu plajlara gelmezlerdi diye düşündüm. Ne bileyim; sevindim işte.
Güzel yemek, güler yüzlü hizmet
Bu yıl çok sayıda apart otel dikkatimi çekti. Sanıyorum konaklama ihtiyacı daha çok böyle karşılanıyor. Tabii yelkenlilerle, tekneleriyle gelip biraz açığa bağlayanlar da az buz değil. Günübirlik civardaki yerlerden gelenlerle de o kalabalık görüntü oluşuyor işte.
Bu yaz, fazlaca sıcak bir yaz. Deniz bile sıcak sanki. İnsan sudan dışarı çıkmak istemiyor. Sanki hava biraz haddinden fazla nemli. Buralarda pek nem olmazdı eskiden. Küresel ısınma, kalabalıklaşma, orman yangınları, yeni nesil iklimlendirme sistemleri; döngümüz değişti artık…

Neyse, kendime hatırlatıyorum da, klavyeye söz geçiremiyorum! Konumuz Selimiye; Cennet Koyu, Cin Bükü denizle buluşmak için ideal yerler. Ama aslında denizi gördüğünüz her yerden suya atlayabilirsiniz. Selimiye öyle bir yer, deniz her köşede sizi çağırıyor.
Ye, iç, gez; ama en önemlisi sev ve gülümse!
Eskiden de bildiğim aile işletmesi lokantaların, hala aynı özenle, hatta çıtayı daha da yukarı taşıyarak bayrağı taşıdıklarını sevinerek gördüm. Bir Lipsos Restaurant vardır mesela. Karidesli, bademli mezeleri yıkılıyor. Levrek marin çok güzelmiş, öyle dediler. Rezervasyon şart. Ekim ayındaki gezimde şimdiden netleştirip rezervasyonlarımızı yapacağım.
Bir başka olağanüstü lokanta ise Beyaz Ev. On numara, hem de beş üzerinden!
Beyaz Ev, sahilde değil. Ara sokakta, Migros’un karşısında. Bu arada buralarda Migros falan olmadığı zamanları bilirim ben. Kamyonlu seyyar bakkallar, manavlar, nayloncular, hatta kıyafet satanlar gelirlerdi… Ah, neyse; Beyaz Ev’in etleri, zeytinyağlıları, tüm mezeleri yıkılıyor! Enginarlı fava, müthiş. Körili bir kısır yapmışlar; acayip bir lezzet patlaması olmuş.
Tatlı içinse hemen karşısında dondurmacı var; keçi sütünden dondurmalar yapıyorlar. Zaten sahipleri aynı. Onların Antalya usulü yanık dondurmaları, bir nevi kazandibinin dondurma hali gibi. Enfes ötesi.
Ama, şöyle bir öğleden sonra oturması veya hafif bir ponçik ve kahveyle İtalyanvari bir kahvaltı isterseniz de, Ceri Cafe, Selimiye’nin en iyisi. Buradaki her ürün çok tazedir. Muhallebiler, kekler, pastalar muhteşemdir. Sahibi Mehmet Bey’i çok uzun yıllardır tanırım. Aynı titizlikle çalışmaya devam ediyor. Gördüğüm kadarıyla işletmenin motivasyonu, enerjisi hiç eksilmiyor. Yaz sonuna uzun oturmaya gideceğim mutlaka…
Denize sıfır bir otel
Aslında çok özel bir pansiyon desem daha doğru olur herhalde. Denize sıfır Losta Sahil Evi, benim Selimiye’de gördüğüm en güzel konaklama tesislerinden biri. Topu topu altı odası varmış. O kadar küçük yani…
Küçük bir evcik var tesisin içinde. Burası, ismini “Asya Odası” koydukları ve taştan yapılmış yalıcık. O altı odanın bir tanesi de burası. Denize üç adım. Kendi balkonu, kendi salonu olan bir oda. Hatta orada kalayım diye kesiştim odayla, plan tamam yani!

Losta’nın temizliği ve özeni, dışarıdan bile hissediliyor. Öğleden sonra çay saatinde tüm konuklara çay, kahve, kurabiye, kek ikramı yapılıyor. O bakımlı ve temiz hali, işte benim hep aradığım, çok sevdiğim şeyler…
Kısa gezi hemen biter
Babam bize aynı soruyu sıklıkla sorardı:
- Söyleyin bakalım, her insana eşit verilen tek şey nedir?
Dünya eşit değil, bunu hepimiz biliyoruz. İmkânlar, güzellikler, sağlık kodlarımız, aklımız, bu aklı kullanma yollarımız; hiçbir şey eşit değil.
Nedir, nedir, nedir?
Babam durur, gözlerimize bakar, o etkileyici sesini iyice aşağı çekerek, tane tane cevap verirdi:
- Zaman! Bu dünyada herkese eşit olarak verilen tek şey, zaman… Süre değil, o değişir. Ama herkesin bir günü eşit. Dünyanın her yerinde bir gün 24 saat. Ve siz o zamanı nasıl değerlendirirseniz, neye odaklanırsanız, kafanızı hangi konuyla meşgul ederseniz, o olursunuz… Çalışkan olun, üretken olun, iyi olun!
Yıllar sonra, tüm o konuşmalarımız, bütün vurgulamalarıyla aklımda… İki gündü, hatta aslında iki yarım gündü bütün gezim. Ertesi gün feribota yetişmek için yine erkenden çıkmam gerekiyordu… Olabilecek kadar hızlı davrandım, o sayılı saatlere çok şey sıkıştırmak için çok uğraştım. Yürüdüm ve yüzdüm bir kere. Burada olmamın asıl amaçlarıydı. Oturdum ve dinlendim; onlar da iyi insana dönüşebilmem için şarttı.
Ama yetmedi.
Daha çok 24 saatim olması lazımdı burada. En azından üç tam 24 saat. O zaman yapacağım daha fazla şey var; biliyorum, hepsine sıra gelirdi.
Yıllar evvel Peride Celal’in Üç Yirmidört Saat romanını okumuştum, şimdi aklıma geldi. Nasıl yoğun bir kitap, nasıl akıcı bir üsluptu. Konuyu hayal meyal hatırlıyorum, ama evin yardımcısının ölüm döşeği başında beklemelerdeki terapi havasındaki dökülmeler, daha psikoloji okumaya başlamadan çok önce, beni derinden etkilemişti.
Üç güne bütün hayatlar sığmıştı…
Dedim ya, kısa gezi hemen biter.
Aslında yazlar, kışlar, gençlik; hayatlar bile hemencecik biter…
Ne yazık, ne üzücü, ne sarsıcı; ama gerçeğin en kendisi…
İç sesime kulak veriyorum, diyor ki: Sen eldeki 24 saate odaklan çekirge! İnsana verilmiş tek adil şey, o 24 saat, o kadar.
Yaz sonunda, Selimiye’de, üç 24 saatte, tüm hayatlarımı sığdırmak hayaliyle!
|
Fatih Türkmenoğlu kimdir? "Her Perşembe Saat 4'te", "Hayat Gezince Güzel", "Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer", "Amerikan Rüyası Tabirleri", "Üç Kuruş Fazla Olsun Kırmızı Olsun" adlarıyla beş kitabı yayımlandı. ABD ve Türkiye'de yaşıyor. Evli ve iki kız çocuk babası. |


