Bir yıl kadar önce 19 Mart’ı Türkiye siyaseti açısından bir kritik eşik olarak tanımlamıştım. Kritik eşikler, geçmişin belirleyiciliğinin zayıfladığı, geleceğin ise henüz sabitlenmediği anlardır. Böyle zamanlarda siyasi aktörlerin tercihleri, krizleri nasıl adlandırdıkları, toplumsal enerjiyi hangi yöne sevk ettikleri belirleyici hale gelir. Türkiye bir yıl önce tam da böyle bir eşiğin üzerindeydi. Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki eşik geçildi ama yeni bir denge kurulamadı.
Bir yılın sonunda ortaya çıkan manzarayı tek cümleyle özetlemek gerekirse, rejimin baskı kapasitesi arttı ama asıl değişim burada değil, siyasetin hareket ufkunun daralmasında yaşandı. Ortaya bir çıkış düzeni değil, kendi tıkanıklığını yeniden üreten bir ara rejim çıktı. İktidarın seçim meşruiyetine olan ihtiyacı üzerindeki tartışma derinleşti. Muhalefetin temsil gücü bütünüyle ortadan kalkmadı ama etkili bir siyasal atılıma da dönüşemedi. Toplumsal hoşnutsuzluk büyüdü. Ama bu hoşnutsuzluk, ortak bir siyasal hedef, kalıcı bir örgütsel form ve farklı toplumsal kesimleri birbirine bağlayan kurucu bir dil üretemediği için yeni bir siyasal moment’e dönüşmedi.
Meşruiyetin aşınması, siyasetin daralması
19 Mart, her şeyden iktidarın seçimleri yalnızca kazanılması gereken bir yarış olarak değil, gerektiğinde etkisizleştirilebilecek bir mekanizma olarak da gördüğü kuşkusunu büyüttü. Böylece seçim meşruiyeti meselesi yalnızca muhalif çevrelerin değil, daha geniş kamuoyunun gözünde de rejimin nasıl ayakta kaldığına dair temel bir soruya dönüştü. Bu tartışma bugün iktidar açısından kapanmış değil. Tersine, daha derin bir anlam kazandı. Türkiye'nin otoriterleştiğine ve bir daha sahici bir seçim olmayacağına dair kanaat muhalefet içinde derinleşti.
Sandığın gerçekten sonuç doğurduğuna dair inanç zayıfladığında, bu yalnızca yurttaşın siyasal etkide bulunma duygusunu aşındırmaz. Aynı zamanda iktidarın yönetimini seçim yoluyla meşrulaştırma kapasitesini de zedeler. Böyle anlarda rejimin krizi daha görünür hale gelir. Çünkü iktidar artık rızaya daha az, idari ve yargısal tahakküme daha fazla yaslanarak görünür. Ne var ki bu görünürlük muhalefet için otomatik bir fırsat yaratmaz. Tersine, seçmenin değişim umudu zayıfladıkça krizden çıkış kanalları da daralır.
Liderliğin paradoksu
Bir yıl önce İmamoğlu’na yönelik müdahale, muhalefetin liderlik ve adaylık krizini fiilen sona erdirmiş görünüyordu. Bugün ise o sürecin daha karmaşık bir miras bıraktığı açık. İmamoğlu’nun sembolik ağırlığı büyüdü. Artık onun bir siyasi hikayesi, bir mağduriyet çerçevesi ve bu çerçeveyi aşan bir temsil kudreti var. Muhalefet seçmeni gözünde yalnızca bir aday değil, siyasal iradenin hedefe konmuş adı haline geldi. Ne var ki aynı süreç, onun somut siyasal müdahale kapasitesini de daralttı. Böylece liderlik güçlendi, ama hareket alanı küçüldü.
Muhalefet açısından asıl paradoks da burada yatıyor. 19 Mart öncesinde İmamoğlu, CHP’yi taşıyan ve onun sınırlarını genişleten bir figürdü. Bugün ise CHP, İmamoğlu’nun yokluğunu, ağırlığını ama en çok da temsil ettiği siyasi yükü taşımaya çalışan bir partiye dönüşmüş durumda. Yani liderin partiye alan açtığı, sınırlarını genişlettiği bir evreden, partinin liderin yokluğunu ve sürecin ağırlığını yönetmeye çalıştığı bir evreye geçildi.
Anlatının çöküşü
İktidarın uzun süredir dayandığı temel anlatılar da son bir yılda daha da aşındı. Ekonomik yeterlilik (ve dağıtım) iddiası zayıfladı. Toplumsal kapsayıcılık kapasitesi daraldı. Birleştirici merkez olma vasfı eski etkisini kaybetti. Ama bu aşınma iktidarı anlatısız bırakmadı. Tersine, yeni ve daha sınırlı bir meşrulaştırma dili devreye sokuldu. İBB davası etrafında kurulan yolsuzlukla mücadele söylemi, genel seçmen nezdinde güçlü bir hegemonik çerçeveye dönüşmedi. Fakat bütünüyle etkisiz de kalmadı. Özellikle kendi tabanı içinde, sertleşmeyi meşru gösterecek kadar işlevsel bir anlatı üretti.
Nitekim kutuplaşma dünyasında belirleyici olan, anlatının bütün toplumu ikna etmesi değil; kendi siyasal çekirdeğini çözülmeden bir arada tutacak kadar güçlenmesi. İktidar çok uzun zamandır çoğunluğu ikna ederek ayakta kalmıyor. Daha ziyade çekirdek desteği konsolide ederek ve karşı tarafın ortak dil kurmasını engelleyerek varlığını sürdürüyor.
Tepkiden stratejiye
19 Mart sonrasında seçim dışı siyasal katılımın yeniden canlandığını gördük. Sokak yeniden görünür oldu. Üniversitelerden kent meydanlarına, parti örgütlerinden gevşek yurttaş inisiyatiflerine kadar farklı alanlarda, uzun süredir bastırılmış olan siyasal enerji yeniden açığa çıktı. Sembolik direniş repertuvarı da genişledi. Boykot çağrıları, kamusal itiraz biçimleri, imza kampanyaları, adliye önleri, mitingler ve dijital dolaşıma giren ortak dil, muhalefetin toplumsal refleksinin tümüyle sönmediğini gösterdi. İlk aylarda bu mobilizasyon, yalnızca bir tepki değil, yeni bir siyasal başlangıcın işareti gibi de okundu.
Ama tam da burada muhalefetin temel açmazı belirginleşti. Bu enerji kalıcı bir siyasal hatta dönüştürülemedi, genişleyemedi. Tepki üretilebildi, fakat o tepkinin nasıl bir örgütsel forma kavuşacağı, hangi toplumsal kesimleri ortak bir hedef etrafında birleştireceği ve seçim takviminin ötesine geçen nasıl bir mücadele çizgisine bağlanacağı netleştirilemedi. Daha açık söylemek gerekirse, muhalefet bir reaksiyon dili kurabildi, fakat bir yön duygusu üretemedi. Bu yüzden ortaya çıkan mobilizasyon, rejim üzerinde dönüştürücü baskı kuracak bir güç olmaktan çok, muhalefetin çözülmediğini gösteren bir dayanıklılık işaretine dönüştü.
Dış konjonktürün sağladığı alan
Üstelik bu iç siyasi sıkışma yalıtılmış bir zeminde yaşanmadı. Tam tersine, son bir yılda iktidarın içerideki tahkimatını kolaylaştıran bir dış konjonktür oluştu. Bunun ilk boyutu, küresel ölçekte otoriterliğin daha meşru, daha olağan, daha az sorgulanır hale gelmesi. Bugün yalnızca otoriter rejimler daha cüretkar davranmıyor. Aynı zamanda onları sınırlaması beklenen dış demokratik baskı mekanizmaları da belirgin biçimde zayıflamış durumda. Avrupa’dan Amerika’ya uzanan hatta demokratik gerilemenin olağanlaşması, ilkesel itirazların jeopolitik ve ekonomik hesaplara daha kolay tabi kılınması ve dış politikanın giderek daha çıplak bir çıkar diliyle kurulması, Türkiye’deki baskı siyasetinin uluslararası maliyetini azaltıyor. Dış dünya artık içerideki sertleşmeyi sınırlayan bir çerçeve sunmuyor. Tersine, birçok durumda onu tolere eden, hatta görünmezleştiren bir arka plan üretiyor.
Buna bir de bölgesel savaş ve jeopolitik belirsizlik atmosferi eklendi. Savaş hali, iktidarın en sık başvurduğu "istikrar" söylemine yeni bir zemin sundu. Güvenlik kaygısının büyüdüğü, bölgesel risklerin arttığı, sınırların ve ittifakların yeniden tartışıldığı bir dönemde dış tehdit dili, içeride tahkimatın gerekçesine dönüştü. Demokrasi açığı, güvenlik ihtiyacının gölgesinde ikinci plana itildi.
Kürt meselesinde zorunlu esneme
Kürt meselesi etrafında son dönemde yeniden beliren tartışmaları da bu genel tablo içinde okumak gerekiyor. Bu hamleyi rejimin güçlü bir siyasal vizyonla yeni bir uzlaşma zemini kurma çabası gibi okumak yanıltıcı. Ortada en başından beri daha çok dış gelişmelerin, bölgesel savaşın, Suriye denklemindeki değişimin ve içeride daralan meşruiyet alanının zorladığı bir dönüşüm dinamiği vardı. Başka bir deyişle bu esneme, içeriden gelen kurucu bir demokratik iradenin değil, dışarıdan ve sahadan dayatılan bir zorunluluğun ürünü gibi ortaya çıktı.
Zaten tam da bu nedenle etkisi de sınırlı kaldı. Ne topluma yeni bir yön duygusu verdi ne de geniş bir demokratikleşme ufku açtı. Dönüştürücü değil idare edici, kurucu değil geçici bir müdahaleydi. İktidar burada güçlü olduğu için değil, zorunlu olduğu için esnedi. Ama bu esneme siyasal alanı yeniden kuracak kadar derin değildi. Zaten derin olması da tercih edilmedi. Dolayısıyla Kürt meselesindeki bu kontrollü gevşeme, rejimin çözüm kapasitesinin değil, en azından şimdilik kriz yönetimi kapasitesinin bir parçası olarak kaldı.
Bir yıpratma savaşı olarak siyaset
19 Mart sadece bir İBB davası olarak da kalmadı. Kayyum atamaları, CHP kurultayına açılan davalar, İstanbul İl Başkanlığı'na yönelik müdahale girişimleri birbirinden kopuk gelişmeler değildi. Amaç yalnızca muhalefetin önünü kesmek değil; aynı zamanda örgütsel dikkatini dağıtmak, siyasal temposunu bozmak, enerjisini gündem kurmaya değil ayakta kalmaya harcatmak; yani muhâlefeti sürekli bir savunma pozisyonuna itmekti.
Tam da bu nedenle, CHP’nin böylesi bir dönemde programını yenilemiş olması, adaylık tartışmasını hükümet programı ve yönetme kapasitesi etrafında kurmaya çalışması ya da Kürt meselesi gibi zor ve kurucu bir başlıkta konferans düzenleyebilmesi küçümsenmemeli. Bunlar yalnızca teknik ya da tali faaliyetler değil. Savunma baskısı altında bile siyaset üretme, düşünsel zemin kurma ve örgütsel kapasiteyi diri tutma çabasının işaretleri. Ama baskı altında ve kriz koşullarında seçmene yönetme kapasitesini göstermek kolay değil.
Baskı altında denge
Bugün ortaya çıkan tabloyu en iyi anlatan şey, iktidarın belirleyici bir zafer kazanamamış, muhalefetin de bu baskıyı yaracak bir siyasal atılım üretememiş olması. İçinde bulunduğumuz durum, bir tarafın diğerini bütünüyle gerilettiği bir kapanma hali değil. Daha çok, karşılıklı olarak birbirini kilitleyen ama bu kilitlenmeden yeni bir istikrar da üretemeyen bir sıkışma momenti. Bu yüzden bugünün temel meselesi, CHP’nin bu mevzi savaşını ne kadar sürdürebileceği ve bu savunma halini nasıl aşacağı.
Şimdiye kadar dağılmamak, direnmek ve seçmen nezdinde varlığını korumak başlı başına önemliydi. Ama bundan sonrası için bu yetmez. Çünkü sürekli savunmada kalan bir siyaset ancak zaman kazanır. Sürekli alarm hali, bir noktadan sonra seferberlik değil alışma üretir. CHP’nin önündeki görev bu nedenle yalnızca her yeni müdahaleye tepki vermek değil, bu duyarsızlaşmayı kıracak daha derin bir örgütsel kapasite üretmek.
Ve bunun yolu yalnızca seçmenle daha etkili konuşmaktan ya da daha iyi bir siyasal iletişim dili kurmaktan geçmiyor. Bugünün koşullarında daha temel ihtiyaç, örgütü içeriden güçlendirmek. Yerel yapıları daha dayanıklı hale getirmek, kadroları derinleştirmek, siyasal yükü birkaç ismin omzundan daha geniş bir kurumsal zemine yaymak ve baskı altında da işleyebilen bir örgütsel kapasite oluşturmak.
Muhalefet bu sıkışmış zamanı böyle bir yeniden inşa fırsatına çevirebilirse, bugünün mevzi savaşı yarının siyasal zeminine dönüşebilir.


