ABD’nin “uyuşturucuyla savaşı”nda son cephe: Venezuela
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

ABD’nin “uyuşturucuyla savaşı”nda son cephe: Venezuela

Maduro rejimindeki yozlaşmanın ABD’nin “uyuşturucuyla savaş” politikalarını uygulamak için elverişli bir zemin hazırladığı ortada. Uyuşturucuyla mücadele sürecinde kendisi güvenlik sağlayıcı tek aktör olarak gören Washington, sorun çözmekten ziyade hegemonyasını güçlendirmeye çalışıyor

ABD’nin “uyuşturucuyla savaşı”nda son cephe: Venezuela

Son bir ayda Karayipler açıklarında artan savaş gemileri ve Washington’un Maduro’nun başına biçtiği 50 milyon dolarlık ödül, ABD ile Venezuela arasında artan gerilimi açıkça gözler önüne seriyor.

Sadece son bir ay içerisinde olanlar bile savaş ihtimalini gündeme getirmek için yeterli:

7 Ağustos’ta ABD, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yakalanmasına yönelik ödülü 25 milyon dolardan 50 milyon dolara çıkardı.

21–22 Ağustos’ta ABD, Aegis güdümlü muhripler, kruvazörler, çıkarma gemileri, nükleer denizaltılar ve yaklaşık 4 bin askerden oluşan deniz kuvvetini Karayipler’in güneyindeki Venezuela kıyılarına sevk etmeye başladı. Bu harekât, resmi olarak “uyuşturucu kaçakçılığına karşı operasyon” olarak tanıtıldı.

26 Ağustos’ta Venezuela İçişleri, Adalet ve Barış Bakanı Diosdado Cabello, sınır geçişlerini güvence altına almak amacıyla Kolombiya sınırına 15 bin asker ve polisin konuşlandırılacağını duyurdu.

28 Ağustos’ta Reuters, ABD’nin Karayipler’in güneyinde daha önce görülmediği kadar büyük bir deniz kuvveti konuşlandırdığını bildirdi ve gerilimin yükseldiğine dikkat çekti.

30 Ağustos’ta USS Lake Erie kruvazörü, Panama Kanalı’nı geçerek Karayipler’e yöneldi, böylece ABD donanması bölgeye yerleşmiş oldu.

1 Eylül’de Maduro, ABD’nin bu hamlesini “rejim değişikliği” çabası olarak nitelendirdi, Venezuela’da seferberlik emri verdi ve savunma hazırlıklarını en üst düzeye çıkardı.

2 Eylül’de ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela’dan çıkan uyuşturucu yüklü bir tekneye “ölümcül saldırı” düzenlendiğini duyurdu. Trump, bu saldırıyı “uyuşturucuya karşı artan ABD askeri varlığının bir parçası” olarak nitelendirdi. Maduro hükümeti ise sahil ve sınır savunmasını güçlendirdi.

29 Ağustos’ta Panama City’deki Balboa Limanı’na demirleyen ABD Donanmasına ait USS Lake Erie (CG 70) savaş gemisi

ABD’nin iddiaları

Bütün bu gerilimin arka planında ABD’nin 1990’lardan bu yana yürüttüğü “uyuşturucuyla mücadele” politikası var.

ABD, “Cartel de los Soles” adlı bir örgütün Venezuela’nın askeri liderliği tarafından yönetildiğini ve bu örgütün uluslararası uyuşturucu trafiğinde (özellikle de Kolombiya’da üretilen uyuşturucunun ABD’ye gönderilmesinde) kilit rol oynadığını iddia ediyor.

Bu çerçevede Diosdado Cabello, örgütün önemli bir lideri olarak gösteriliyor. Ancak bu iddiaların çoğu, mahkemeye sunulmuş delillere değil tanık ifadeleri ve istihbarata dayanıyor. Hugo Chávez döneminde güvenlik şefi olan ve ABD’ye kaçtıktan sonra tanıklık yapan Leamsy Salazar, bu iddiaların en önemli kaynağı.

Maduro’nun savunması

Venezuela hükümeti bu iddiaları reddediyor ve “emperyalist propaganda” olarak nitelendiriyor. Maduro, ABD’ye ulaşan kokainin büyük kısmının Kolombiya’dan ve Pasifik kıyılarından geldiğini, bu oranın yüzde 87 olduğunu, Venezuela’dan gelen oranın ise sadece yüzde 5 civarında kaldığını belirterek, buna rağmen askeri hareketliliğin Karayipler üzerinden yapılmasına tepki gösteriyor.

ABD’nin Kolombiya’da yedi adet askeri üssü olduğunu vurgulayan Maduro, “ABD Kolombiya’da yedi üs, personel, ekipman ve teknoloji bulunduruyor. O halde kokain üretimi buraların etrafında niye üç katına çıktı?” diye soruyor.

Maduro’ya göre, suçluların gerçek adresi ABD. Uyuşturucu satışından elde edilen kazançların kimlerin cebine gittiğini ve ABD içindeki hangi bankalara yatırıldığını soran Maduro, ABD’nin en başta kendi toprakları içinde bu sorunu çözmesi gerektiğini öne sürüyor ve ekliyor:

 “ABD önce kendi toplumunu kurtarmalı. Bu toplum en yüksek oranda yasadışı madde tüketimi yapan toplum.” 

Venezuela İçişleri, Adalet ve Barış Bakanlığı'na göre bölgedeki uyuşturucunun yüzde 87’si Kolombiya, yüzde 8’i Karayip kıyıları ve yüzde 5’i Venezuela üzerinden taşınıyor.

Tarihsel arka plan

Latin Amerika’da uyuşturucu kaçakçılığı, insani, toplumsal, siyasi ve sosyo-ekonomik açıdan çok ciddi sonuçlar doğuran hem bölgesel hem de uluslararası boyutları olan bir güvenlik sorunu.

ABD, bu sorunu ulusal çıkarlarına tehdit olarak algılıyor. Özellikle Soğuk Savaş sonrası Latin Amerika’ya yönelik söylem ve politikalarında, ABD’nin bu “tehdidi” bir ulusal güvenlik meselesi haline getirdiğini, yani meseleyi güvenlikleştirdiğini görüyoruz.

Latin Amerika’daki uyuşturucu kaçakçılığının ABD’nin ulusal güvenliği açısından bir öncelik haline gelmesi, 1980’ler ve 1990’larda Ronald Reagan ve George H.W. Bush dönemlerinde gerçekleşti.

1986’da Reagan, Batı yarımküreyi etkileyen uyuşturucu trafiğini ABD’nin ulusal güvenlik kaygılarından biri olarak tanımladı.

Benzer şekilde 1989’da “Baba Bush”, And Bölgesindeki uyuşturucuyla mücadele programını geliştirmenin, uluslararası uyuşturucu trafiğini kontrol stratejisi açısından önemini vurguladı.

1980’ler boyunca ABD’nin uyuşturucuyla mücadele için ayırdığı fonlar arttı ve Washington yönetimi, Latin Amerika’da askeri müdahaleleri de içeren müdahale yöntemlerine başvurmaya başladı.

Aralık 1989’da Panama’nın işgali (Operation Just Cause) “uyuşturucuyla savaş” kapsamında gerçekleşti. ABD yönetimi, uyuşturucu kaçakçılığıyla suçladığı Panama’nın de facto Devlet Başkanı Manuel Noriega’yı iktidardan düşürdü. Noriega, 1980’lerde, özellikle Reagan yönetimi döneminde, CIA’nın bölgedeki gizli operasyonlarında kilit rol oynamış, CIA için uzun yıllar boyunca Orta Amerika’daki solcu hareketlerle ilgili istihbarat sağlamıştı.

Bugün, Venezuela kıyılarına konuşlanan savaş gemileri ve bölgeye yönlendirilen askerî güçle birlikte gelişen durum da 1989’daki Noriega operasyonuna benzetiliyor.

Trump yönetiminden bir yetkili, Maduro’nun Panamalı lider Noriega’ya benzer şekilde “yakalanabileceğini” ima etti. Bir diğer yetkili de Maduro için “Noriega'nın 2. Bölümü” (Noriega Part‌ 2) ifadesini kullanarak, Maduro ve onun yardımcısı Cabello’yu tıpkı Noriega gibi ABD’ye uyuşturucu sevkiyatını kolaylaştırmak ve kaçakçılık yapmakla suçladı.

Panama’nın işgali sırasında yakalanan Noriega

11 Eylül: Yeni bir dönüm noktası

ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikalarını belirleyen güvenlik algısı, 11 Eylül sonrasında, George W. Bush’un “terörizmle savaş” stratejisiyle birlikte dönüşmeye başladı.  

Bush Doktrini ile birlikte anti-komünizme dayalı bir güvenlik anlayışı yerine “uyuşturucu kaçaklığı ve organize suçlarla mücadele” ve “terörizmle mücadele” üzerinden yeni bir ulusal güvenlik algısı oluşturuldu.  

2002 Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi’nde Latin Amerika’da uyuşturucu kartellerinin yol açtığı bölgesel çatışmaların ve denetlenemeyen uyuşturucu trafiğinin ABD’nin güvenliğini tehlikeye attığı belirtildi.

Bush döneminde ABD’nin Latin Amerika’da uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele üzerinden yeniden tanımladığı güvenlik politikaları bu doğrultuda Kolombiya Planı ve bu planın Meksika’daki uzantısı olan Mérida Girişimi ile somutlaştı.

Kolombiya Planı, Clinton hükümetinin “Kolombiya’yı kurtarmak” için geliştirdiği ve “uyuşturucuyla savaş”ta kullanılmak üzere askeri yardım öngördüğü bir girişimdi. Clinton yönetimi, Ağustos 2000’de, Kolombiya Planı’na 1,3 milyar dolar yatırmış ve And bölgesinde uyuşturucuyla savaş kapsamındaki en maliyetli ve en büyük girişimini gerçekleştirmişti. Planı esas olarak uygulamaya koyan ve geliştiren ise Bush yönetimi oldu.

Kolombiya Planı kapsamında 2000-2010 yılları arasında Kolombiya’ya 7 milyar dolardan fazla para aktarıldı. Maduro’nun sözünü ettiği ABD askeri personeli de yine bu plan kapsamında yapılan 2009 Anlaşması ile Kolombiya’da konuşlandırıldı. Anlaşma, ABD’ye Kolombiya’daki yedi askeri üssü kullanma hakkı tanıdı. Bunlar, Maduro’nun sözünü ettiği gibi ABD’nin resmi olarak işlettiği üsler değildi. Ancak bu savunma anlaşmasıyla Kolombiya ordusuna ait üsler fiilen ABD ile ortak kullanıma açılmış oldu.

Kolombiya’daki Tolemaida Askeri Üssünde ABD ve Kolombiya Kara Kuvvetleri askerleri, 16 Kasım 2022

Chávez döneminden Maduro’ya miras

Kolombiya’da ABD’nin kullanımına açılan askeri üsler, dönemin devlet başkanı Hugo Chávez tarafından ulusal güvenlik tehdidi olarak algılanmış ve 2010’da Kolombiya ile Venezuela’yı savaşın eşiğine getirmişti.

Bundan sonraki süreçte, bölgedeki uyuşturucu ticaretinin nasıl kontrol edileceği, Venezuela-ABD ilişkilerinde öne çıkan en önemli tartışma konularından biri oldu.

Panama Kanalı’nın kontrolünün 2000’de tamamen Panama’ya devredilmesi ve ABD askeri birliklerinin Panama’dan çekilmesi, ABD’yi “uyuşturucuyla mücadele” faaliyetlerini yürütmek için yeni bir üs bulmak zorunda bırakmıştı.

ABD ordusunun Güney Komutanlığı SOUTHCOM, Mart 2000’de Panama üssünün yerine geçecek üç bölge için anlaşmaları tamamladı. Buna göre Ekvador’da “And Bölgesi Operasyon Merkezi”, Venezuela’ya çok yakın iki ada olan Aruba ve Curaçao’da “Kuzey Bölgesi Operasyon Merkezi” ve son olarak El Salvador’da “Orta Amerika Operasyon Merkezi” kuruldu.

Ancak Chávez, Venezuela’nın hava sahasını ABD askeri uçaklarına kapattı ve uyuşturucu ticaretiyle mücadelede ABD ile iş birliği yapmayacağını açıkladı.

Chávez’in Ağustos 2005’te DEA’nin (ABD Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi/Drug Enforcement Administration) Venezuela’daki faaliyetlerine son vermesi, ABD tarafından doğrudan bir tehdit olarak algılandı. Chávez, Washington’u DEA’yi Venezuela hükümetine karşı casusluk yapmak için kullanmakla suçluyordu.

Neticede, Chávez döneminden itibaren Venezuela, Kolombiya Planı’nın en büyük muhalifi olarak kaldı ve ABD ile herhangi bir şekilde iş birliği yapmayı reddetti.

Kolombiya Planı’nı ABD müdahalesi olarak gören FARC’ın panosu

Maduro ve “narko-devlet” tartışmaları

Maduro döneminde devletin ve özellikle ordunun üst kademelerinin sistematik olarak kokain kaçakçılığına bulaştığına dair iddialar ve ABD’nin resmi suçlamaları, bugün Venezuela’nın “narko-devlet” olarak tanımlanmasına neden oluyor.  

Ordu içindeki bazı generallerin uyuşturucu kaçakçılığından faydalandığına dair iddialar, aslında Chávez döneminde ortaya çıkmıştı. Bugün “Cartel de los Soles” olarak adlandırılan ağlar bu döneme dayanıyor.

Chávez’in özellikle FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) ile kurduğu yakın siyasi ilişkilerin, Venezuela topraklarını kokain için elverişli bir “geçiş rotası” haline getirdiği öne sürülüyor.

Bugün ise Venezuela, Kolombiya kokaininin “çıkış noktası” haline gelen bir ülke olarak tanımlanıyor. Kokainin, Kolombiya’dan Venezuela üzerinden Karayipler’e, oradan da ABD, Meksika ve Avrupa’ya gönderildiği ve uyuşturucu sevkiyatında askeri havaalanlarının, limanların ve devletin lojistik imkânlarının kullanıldığı iddia ediliyor.

2013’te Chávez’in ölümünden sonra iktidara gelen Maduro, ağır ekonomik kriz, hiperenflasyon ve uluslararası izolasyon ortamında uyuşturucu ticaretini “alternatif gelir kaynağı” haline getirmekle suçlanıyor.

Maduro bu suçlamaları reddediyor. Ancak Venezuela’daki ağır ekonomik kriz ve yaptırımların devlet içinde “illegal gelir” ekonomisini teşvik ettiğini görmek gerekiyor. Dahası Maduro rejiminde, suç ağları, iktidar koalisyonunu ayakta tutmanın ve askeri elitlere maddi pay sağlamanın giderek daha kalıcı bir yolu haline geliyor.

Nicolás Maduro ve Diosdado Cabello

Bir “güvenlik” meselesi

Maduro rejimindeki yozlaşmanın ABD’nin “uyuşturucuyla savaş” politikalarını uygulamak için elverişli bir zemin hazırladığı ortada. Zira “narko-devlet” tartışmaları, ABD’nin “patolojik ötekiler” ve “başarısız devletler” üzerine kurduğu güvenlik söylemlerine meşruiyet kazandırmak için kullanılıyor.

Topraklarını kontrol edemeyen, ekonomileri zayıf, yargı kurumları yozlaşmış, suç oranları yüksek ve siyasi iradeden yoksun “başarısız devletler”, uyuşturucu sorununu ABD’ye ihraç etmeye çalışan ve Amerikan kimliğine karşı bir tehdit unsuru oluşturan aktörler olarak gösteriliyor.

Bu noktada, ABD’nin belirlediği “güvenlik” gündeminin, Latin Amerika için doğrudan “güvensizlik” ürettiğine dikkat çekmek gerekiyor. Amerikan yönetimi, uyuşturucu sorununu hem bölgedeki hegemonyasını güçlendirecek mekanizmalardan biri olarak kullanıyor hem de “komünizm” tehdidinin yokluğunda Amerikan kimliğini yeniden üretecek bir güvenlik söylemi haline getiriyor.

Dünyanın en büyük uyuşturucu pazarına ev sahipliği yapan ABD, bu sorunu “ulusal güvenliğine” yönelik bir “dış tehdit” olarak tanımlıyor. Buna göre, “içerideki” tehdit, tamamen “dışarıdakinden” kaynaklanıyor, ABD yönetimi de “dışarıdaki” tehdide karşı savaş ilan ederek görevini yerine getirmiş görünüyor.

Uyuşturucuyla mücadele sürecinde kendisi güvenlik sağlayıcı tek aktör olarak gören Washington, sorun çözmekten ziyade hegemonyasını güçlendirmeye çalışıyor. Bölgedeki uyuşturucu ticaretinin güncel dinamiklerinin, özellikle de Maduro döneminde artan şiddet, suç ve yozlaşmanın, bu olgudan bağımsız olarak anlaşılması mümkün değil.

İlgili İçerikler