Hiçbir şey beklemiyorum.
Hiçbir şeyden korkmuyorum.
Özgürüm.
- Nikos Kazancakis
Hayatı içine tıka basa doldurmaktan söz eden Kazancakis, zor zamanlardaki en büyük esin perilerimdendir.
Çünkü onu okumak sahiden de hayatı içinize doldurur.
Yazının başındaki, Kazancakis’in mezar taşında da yazılı olan alıntı, bana göre hakikate ulaşmış, zirveye çıkmış bir kişinin zafer sözcükleri değildir.
Tersine, fırtınalardan çıkmış bir yelkenlinin sonunda vardığı bir limandaki huzurlu ritmini duyumsatır.
Damon Young’ın şu sözünü de sıkça anımsarım:
“İnsan bitmek bilmeyen bir sorudur, bir cevap değil.”
Ama şu aralar, huzursuz olduğum tüm zamanlardaki gibi, bir imge, bir çağrışım “metafizik kaşıntıyı”, yani bilmek, bulmak ve kesinleştirmek arzumu tetikliyor.
Oysa ne yaşam ne insan mutlak; tek mutlak olan daimî huzursuzluğumuz ve sonluluğumuz.
Ama hayatın trajedilerine ve kendi kırılganlığıma karşı zırh gibi kuşandığım mesleğimin dahi bana ihanet ettiğini düşündüğüm zamanlardayım.
Zira kendimi umutlu bir yolculuğun eşlikçisi olmaktan ziyade, bir idam mahkumunu sapasağlam, tek parça olarak celladına teslim edecek bir hekim gibi hissediyorum.
Sanki tam gidilecek o yere varacakken, şaşkınlığımdan yola çıkmayı unutmuşum gibi eğreti, tuhaf bir his bu.
Ben de böyle hissettiğim zamanlarda hep yaptığım üzere yola çıkmaya karar veriyorum.
Bir yandan da iyice huzursuzlaşıp yoklayan anıları evcilleştirmek üzere zihnimle birlikte ihtimamlı çalışmalara koyuluyorum.
Anıları evcilleştirme çalışmalarımda da bilimin son zamanlardaki buluşlarından esinleniyorum.
Anılar da bizim kadar, hayat kadar muğlak; zaman ve bilinç girdabında kendi momentumları ve dönüşümleri var.
Ben onları, kendilerini benden saklamadan ya da anlamsız parçalara ayrışmadan, soyut düşsel anlara dönüştürmek için uğraşıyorum.
Bir anlamda olay yerine dönüp, kapıyı tekrar açtığında bulmak istediğin gibi bir düzene koymak çabası bu.
Oysa, “İnsanlık durumunun özü bellek deposuna girememek.” diyen Proust, mükemmel ve acısız olanın bellekte sabit kaldığını düşünüyormuş.
Oysa an’lara değil ama anılara müdahale edilebilir.
Zihnim, ben onu onurlandırdığımda hemen sahnedeki yerini alıyor.
Jung’un kadim sesiyle buluşunca da anlam üreten bir makine gibi işlemeye başlıyor.
“Eş zamanlılık” ya da “tevafuk” kapıyı çalıyor.
İnsan, anlam ve zaman üreten zihinsel bir makinesi değilse nedir zaten?
Öyleyse insanın en büyük ilham kaynağı da bellektir.
“Hafıza, solmasına izin verilmeyen bir şebboydur.” — Emily Dickinson
Ve o bellek, kararlı, süreğen ve estetik dokunuşlarla solmayan bir şebboya dönüştürülebilir.
Yola çıkmadan hemen önce konuşmacı olduğum bir toplantıda, önce öğrencim, şimdi çok başarılı bir meslektaşım olan S., “Hocam, bir fotoğraf çektirelim, anneme yollayacağım.” diyor.
S. enfeksiyon seçmeye nasıl karar verdi bilmiyorum ama iyi ki de öyle yaptı.
Pandemik zamanlarda İstanbul şehrindeki insanların çoğuna bakmış, çok çalışkan, şimdi de büyük bir hastane zincirinin yöneticisi olan bir kadın hekim o.
Aynı zamanda benim sosyal medyadaki sıkı takipçilerimden olan annesini ondan sıkça duyuyorum.
Annesi, bisiklete binen, konan, göçen ve kendisine yerleşmiş bir kadın.
Üç kızı var, üçü de neşeli, becerikli ve başarılı.
“Mitokondrileriniz sağlam.” diyorum.
Son iki yıl birkaç ciddi ameliyat geçiren annesinin en son safra kesesi ameliyatı olduğunu ve safra taşını bir vazoya koyup salondaki büfeye yerleştirdiğini anlatıyor.
“Ya, bu duyduğum en şahane metafor.” diyorum.
Ağrısını, sancısını, yaşamını, başına gelenleri evcilleştiren estetik bir dokunuş.
Kendimin, belleğimde estetik bir nizam oluşturma çabalarıma benzetiyorum.
Bir meydan okuma, bir direniş aynı zamanda.
Başına gelenlerden, annesiz çocukluğu, âşık olduğu adamı kırklı yaşlarında uğurlayışı, bir başına üç kız çocuğu yetiştirişi, hayatı sorumlu tutmayan güçlü bir cevap.
“Amacımız nedir ki? Küçük bir çiçek açabilsin diye mücadele etmek.” diyen Kazancakis ile aynı taşlı tarlalardan geçmiş olmalı.
Zihnim hemen, henüz elli altı yaşında ölen, "Persepolis"in yazarı Marjane Satrapi’ye ve ölümüne düşülen şu nota uğruyor:
“Ölümü, bir yıl önce hayatını kaybeden eşinin ardından yaşadığı derin üzüntü ve kederle ilişkilendirildi.”
Oysa, Persepolis’teki büyükanne, İran’da insanların birbirleriyle kıyasıya ve bir hiç için savaştığı, geçmişlerini ve geleceklerini yitirdiği o tekinsiz zamana, sütyenine yaseminler koyarak direniyor, ailesini bir arada tutmaya çalışıyordu.
Teninde bir bahçe, barut kokusunu bastıran bir kokuyla hayata tutunuyordu.
Zannederim o büyükanne, Marjane’nin kendi ninesiydi.
Bazen de böyle olur; hayat tüm neşesini, dahası anlamını yitirir, umudun kanatları kırılır.
İskoç Yaylaları için başladığım yolculukta uçakta “Ben Hâlâ Buradayım; I’m Still Here” adlı Brezilya yapımı filmi seyrediyorum.
Filmin başında neşeli bir sofra, sofrayı kuran neşeli, ışıltılı bir kadın; filmin sonunda kalabalık bir aile sofrası ve sofranın başköşesinde yine aynı ama bu kez zihni ve kendisi donmuş, kederden kaskatı kesilmiş bir kadın vardır.
Bu, bir yandan hayatta kalmak, ailesini bir arada tutabilmek için unutmak zorundayken, bir yandan da zorbalıkla kendisinden alınan sevdiğini tümüyle yitirmemek için unutmaya direnen bir kadının hikâyesidir.
Kendi belleklerini, evlerinin, hepimizin belleğiyle takas eden kadınlar.
İskoçya Yaylalarında dolaşırken, sürekli “what happens next; sonra n’oldu” diye birbirine bağladığı hikâyelerle tarihlerini anlatan rehberi dinlerken, gözümü alamadığım yemyeşil tarlalarda sere serpe otlanan bembeyaz irili ufaklı koyunlara bakıyorum.
Doğa, “Ben doğayı taklit etmem.” diyen Matisse’i taklit etmiş olmalı.
Kurtlar ve çakallardan, ormanlardan arındırılmış, saf, düzenli, estetik ve sonsuz bir yeşil var.
İskoçya’da artık vahşi yaşamdan geriye kalan yalnızca vahşi kuşlar.
Vahşi yaşamın kırılgan canlıları olan koyunlar, bu evcilleştirilmiş doğada iyice gevşeyip serpilince, tabloya benzeyen yerlerinden alınıp boğazlanarak sofralara yerleştirilecek.
O coğrafyanın, kanlı savaşlara sahne olan belleğindeki mükemmel ve acısız olan, estetik, titiz ve süreğen dokunuşlarla dondurulup korunarak büfedeki yerine yerleştirilmiş.
Aristo’ya göre zanaat, kendi kendine gerçekleşmeyecek doğal olasılıkları gerçekleştirmektir.
O vakit sevinç, bir acıyı dönüştürme zanaatıdır diyebilir miyiz?
Kazancakis’in bir seyahati sırasındaki bir farkındalık sonrası söylediği şu sözler:
“Kalbimi bir bahçe şeklinde düzenleyecek olsam onu taş bahçesine benzetirdim.”
"Mesele olmak değil, oluşmaktır" vurgulu o metafizik ilkeye de gönderme olmalı.


