Tarih sadece olmuş olaylar değildir, olmuş olabileceklerin bağlamında olmuş olaylardır.
Hugh Trevor-Roper, Tarih ve İmgelem
İstencimle övündüğüm bir diyetin ortasında, aniden belirip beynimi uyuşturan, damağımı kurutan, başlarsam durmaksızın tüketeceğim bir tatlı ihtiyacıyla bozguna uğramış gibi sarsılıyorum.
Süreğen biçimde yinelenen, bir türlü bağlamına oturmayan olaylardan örülmüş, geçmişi de geleceği de bulanıklaştıran bitimsiz bir şimdiye sıkıştık.
Hikâye edilemeyecek kadar manasız, anlatılamayacak kadar uğultulu bu ahmaklık benliğimi esir almış gibi.
Olup bitene esir düşmek benliğimi tüketiyor.
Akademisyenliğim, orta yerinde capcanlı biyolojik canlılık duran evrensel heyecanım, yazarak not düşmek arzum şimdilerde titreyen bir mum alevi gibi.
İstencimi bilemek ve kendime dönmek, kendime sığınmak zorundayım.
Aksi bozgun olacak.
Ne yazık ki tekil bir direniş artık avlanmak ve bitap düşmekten fazlasını getirmiyor.
Hiçbir şeyden umudu kesemeyen inadıma, direncime bakıp, sanki kendisi farklıymış gibi şöyle söylenirdi annem:
“Ne kestin koç ne yedin hiç”
Ölüm ve çürümenin kol gezdiği bir coğrafyada en sağduyulu olan, evrenin cehennem olduğu zamanlarda dahi yaşamış olan mikropları, canlıları, doğayı taklit etmek.
Mesela, zor zamanlarda yalnızca işe yarayacak olanları açık tutup, kalan tüm gereksiz metabolik yolakları kapatan siyanobakterileri düşünüyorum.
Ve kollarıyla etraftaki sinyalleri dosdoğru tarayan ahtapotları.
Elimde akıllı telefon, şehir parklarında dolaşıyorum.
Fotoğrafını çektiklerimi teşhis edip kısa bilgiler veren uygulama sayesinde, o bembeyaz tüylerle kaplı ağacın akkavak olduğunu anlıyorum.
Ağacın görüntüsü tedirgin ediyor.
Ama sonra kavaklardan saçılan bu pamukçukları polen zanneden şaşkınlığıma içerliyorum.
Mikrokozmosumda Mayıs, seminerler, konferanslarla sonrasında da planlamadığım hâlde önüme geliveren Rusya seyahatini sıkıştırdığım yoğun bir ay oluyor.
Rusya yolunda, kaçırdığım için hayıflandığım, Nürnberg-Nuremberg’i seyrediyorum.
Müthiş bir film, dönüş yolunda notlar almak için bir kez daha izliyorum.
Anlatılan yalnızca tarihî önemi olan bir mahkeme değil.
Kötülükle iç içe geçmiş gücün doğasını, çekici karanlığını, eksik bir bulmacanın son parçaları gibi hem yerine hem insanın zihnine yerleştiriyor.
Konusunu anlatmaktansa mutlaka izlemelisiniz diyeceğim ama kendime ait notları da paylaşmak istiyorum.
Aralarında Hitler’in sağ kolu Hermann Göring'in de bulunduğu üst mertebedeki Nazi suçluları, Nazi ideolojisinin merkezi olan bir şehirde, Nürnberg’de yargılanıyor.
Mahkemenin, Nürnberg Irk Yasalarının ilan edildiği yerde yapılması kuşkusuz
“Zulüm varsa adalet de var” mesajını taşıyor.
Elleriyle inşa ettikleri korkunç hücrelerde mahkeme günlerini beklerken çözülmeleri, bende hiç acıma duygusu uyandırmıyor.
Çünkü artık kötülük çoğumuz için bir algı değil, yaşamlarımızı kuşatan bir olgu.
Ama öyle bir zaman ve coğrafya uzamındayım ki, adil bir hesaplaşma sanrısı da içimi soğutamıyor.
Çünkü adalet, iyilikle kötülüğün hesaplaşması sonucunda değil ancak kötülükle kötülüğün hesaplaşmasıyla tam olarak gerçekleşiyor.
O vakit de zaten her şey yerle yeksan oluyor.
Sürekli olarak kötülüğün gücünü, iyilerin tesadüfi zaferlerle taçlanan kutlu direnişini gözümüze sokan tekinsiz bir Shakespeare trajedisi izler gibiyiz.
İzleyicilerin çoğunluğu da, bu kadim sahnenin hiç değişmediğinin ayırdına varamayan, iyiliğin aslında yalnızca rastlantısal olan zaferlerini bekleyip duran şaşkın ve sessizlerden oluşuyor.
Hermann Göring’i oynayan Russell Crowe’un oyunculuğu nefes kesiyor.
Olgu; bir yargıcın inadı ve kararlılığıyla kurulan uluslararası mahkeme sonucunda “insanlığa karşı suçlar” ve “soykırım” kavramlarının hukuki birer tanım kazanıp belgelenmiş olması.
Sonucun insanlık için hukuki bir zafer sayılıp sayılmayacağını ise bu hukukun Filistin’deki insanlık suçları ve soykırım için de işletilebilmesiyle anlayabileceğiz.
Yargıcın, sürece destek için Papa ile müzakeresi de Hermann Göring’in, bir nasyonal sosyalist olmaya nasıl karar verdiğini anlatan cümleleri de tüm insanlık tarihini kapsıyor.
Zaten psikiyatristin düştüğü şu notun neyi imlediğini yaşadığımız bir zamandayız:
“Naziler istisnai insanlar değil, gücü eline geçirmek isteyen tüm insanların onlar gibi olması an meselesi”
Nefreti ve öfkeyi iyi yönetebilen tutarlı bir kötülük, o güce erişiyor ve gücünü büyük bir istikrarla istemediği, yoluna çıkan her şeyi yıkmak için kullanıyor.
Filmin mesajları kâh sarsıyor, kâh yaşanılanları perspektife oturtup hizalıyor.
Filmdeki “İnsanın yapabileceğine dair tek ipucu bugüne dek yaptıkları” cümlesi zihnimde yankılanıyor.
Uçağın yere değme sesiyle birlikte yola çıktığım coğrafyayı, imgelemimi puslandıran, beynimi kemiren ne varsa hepsini geriye atıp, sadece dilek listemdeki o şehre vardığım bilgisini canlı tutmaya yöneliyorum.
Çünkü tarih canlanacak, edebiyat, senfoniler, beyaz geceler, belleğimde o şehirle ilişkili ne varsa, zihnimle mavi gökyüzünü buluşturan bulutlar gibi beni izleyecek diye heyecanlanıyorum.
St. Petersburg ya da Leningrad şehri tarihten, sanattan, edebiyattan birçok albüm yaprağı değil, albümün kendisi.
Küçük defterime el yazısı ile Neva Nehri, o şehirde doğan ilk kadın psikoterapist ve yazar Lou Salome, Çariçeler, Puşkin, Gogol, Dostoyevski ve Hermitage ile ilgili notlar ekliyorum.
“Puşkin Cafe”de kahve ve “Puşkin’in yediği o üç tatlı” diye siparişimi veriyorum.
Dil problemi, akıllı telefonlardaki çeviri ile aşılıyor.
Rusya’da sistem izin vermediği için kredi kartı kullanamıyoruz.
Türkçeyi şahane konuşan, tarihçi bir rehberimiz var.
“Hermitage’da her eserin önünde on saniye dursanız, 11 yılda biter” diyor.
Bu benzersiz müze, kocasını bir darbeyle tahttan indirdikten sonra Rusya’yı otuz yıldan fazla yöneten Çariçe II. Katerina tarafından kurulmuş.
Güçlü kadınlardan miras mitokondriler ya da sürekli savaşlardan erkek yitimi nedeniyle olabilir, Rusya’da kadın nüfus belirgin olarak fazla.
“Katerina’nın bir haremi varmış” imalarımızı, “Ama biz burada insanların özel hayatını konuşmayı pek sevmeyiz.” diye yanıtlıyor rehberimiz.
Melankolik ve vakur bir şehir.
İki dünya savaşı ve devrim, şehir tarihinin akışında küçük bir kesik dahi açmamış.
Güçlü poetikası duyumsanan bu şehir, tüm kaoslar ve felaketlere direnmiş ve yaşadığı tüm zamanların anıtı olmuş.
Rehberin anlattığı şu anekdot poetikanın gücünü açıklıyor:
“İkinci Dünya Savaşı’nda, Hermitage’ı yıkımdan korumak için, karton, kumaş, moloz gibi çürümeyecek atıklarla kapatarak saklamışlar ama bu şehir kül olacaksa biz de küllerimizden doğarız, küller kim, onlar da çocuklar demişler.”
Rehberimiz olan genç kadının Hermitage’ın büyülü dokusuna karışan melodik bir anlatısı var.
“Ama çocuklara eğitim verecek olan öğretmenler, çocuklar hastalanırsa onlara bakamaz, diye…”
Doktor olduğumuzu biliyor, gülerek gözlerimizin içine bakıyor.
“Doktorlar çocukları hem eğitir hem bakar diye içeriye alıp, öğretmenleri cepheye sürmüşler.”
“Yüzüm, duygularımın tercümanı.” diyen rehberimiz, Çaykovski’nin acılarını bildiği için Kuğu Gölü’nü nasıl acı çekerek izlediğini, ağır kuşatma altındaki şehirde, Dimitri Şostakoviç’in 7. Senfoni’sinin çalındığı, Leningrad Prömiyeriyle direnişi anlatıyor.
“İnsanın kent ve bahçeleri dünya kabuğundaki küçük sıyrıklardır yalnızca, ama insan evreninin biçimleridir.” Claudia Varese, kenti böyle tanımlıyor.
Savaşlara, kuşatmalara sanatla direnmiş, dirençli ve vakur bu şehirden Moskova’ya geçiyorum.
“İnsan mutlu olduğu yerde gömülmeli” dedirten Nazım Hikmet’in mezarı ve Moskova metroları bambaşka yazılara taşacak.
Vazgeçişle, pes ediş arasında koskoca bir hayat var.
Pes etmemek için nelerden vazgeçeceğimi iyi biliyorum.
Döner dönmez kırlara koşuyorum.
Kırları gelincik, bahçeleri güller bezemiş.
Gelincikler ellenmemiş doğanın şehir kıyılarına vurmasından dem vuruyor.
Onları fotoğraflarken, belki de Leonard Woolf tümüyle haklıdır diye söyleniyorum:
“İnsan kusurlu ve eksiktir, insanın idealleri ve güdülerinin nihai bir manası yoktur.”


