Kendime ait bir baba
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Kendime ait bir baba

“Babam, doğduğu zamanı güz mevsimiymiş çünkü hasat varmış diye hatırlayan, iki üniversite mezunu, çok iyi bir ek dil, kütüphaneler dolusu kitap ile yaşamını dolduran ama o derin kederini bastıramayan, zamanı aylara değil mevsimlere bölen bir güz çocuğudur, annemin bir türlü onmadığı kocasıdır, iyi babadır”

Kendime ait bir baba

“Ataerkinin erkekten talep ettiği ilk şiddet edimi kadınlara yönelik değildir. Tüm erkeklerden kendi ruhlarını sakatlamalarını, duygusal yönden öldürmelerini ister önce.”

- Bell Hooks

Babamla ilk tanışmamız, bana genetik aktarımı da yapan annemin kocası olması nedeniyle gerçekleşmiş olmalı.

Ben, babamın ihtimamlı monoton programının harfiyen uygulanmakta olduğu kalabalık bir evde büyüdüm.

Programlı olarak yapılmış, dört yaş arayla dört çocuk ve bizimle kalan ninemle, inşaat hakkında hiç fikri olmadığı hâlde planını kendi çizdiği, ustalar tutarak kendi yaptırdığı bir apartmanın üst katındaki evimizde yaşardık.

O evde çocuklar terbiyeli, annem hamarat, ninem tevekküllüydü.

O zamanlar ofisler yoktu, o nedenle bürosu dediğimiz işyerinde gündüz avukatlık ve siyasetle ilişkili çalışmalar yapar, ev yemekleri sevdiği için öğlen saatlerinde eve gelir, gelir gelmez annemin iş yaparken şarkılar dinlediği radyonun frekansını klasik müziğe ayarlardı.

Akşam saatlerinde o kasabanın ileri gelenlerinin; hâkim, doktor, fabrikatör, esnaf, buluştuğu bir kulübe uğrardı.

Bazı hafta sonları erkek arkadaşlarıyla Ankara’ya tiyatroya gider, yatılı okulda okuyan abime uğrar, dönüşte bize sevinç veren giysiler, oyuncaklar ve okunulması gereken kitaplar getirirdi.

Ev ve mahalle ile kuşatılmış kısıtlı hayatlarımızda, hepimize tüm bakım ve ilgiyi annem ve ninem verirdi.

İlkokula başlarken gereken vesikalık fotoğraf çekimi için giderken babamın elinden tutup sokaklarda yürüyerek dolaşmak çok hoşuma girmişti.

Keşke o hafifçe de esintili günde saçlarımı da savurabilseydim ama annem saçlarımı sımsıkı taramış, beyaz yaka ve siyah bir önlük giydirmişti.

İlkokula başlamak için evden çıkıp yabancı yetişkinler arasına karıştığım o gün, annemin kahve fallı kadın günlerindeki eğlenceli çocukluğumun başka bir evreye geçtiğini duyumsamıştım.

Hayat daha eğlenceli ve heyecanlı olacak gibiydi.

Annem ve ninemden uzaklaşırken babama yaklaşıyordum.

Onu merak ediyor, onu izliyordum.

Bize kitaplar aldığı gazeteci B. amcaya tek başıma gidip “parasını babam ödeyecek B. amca” diye kitaplar, plakçıya gidip plaklar seçiyordum.

İlk seçtiğim kitap, Rudyard Kipling’in “Orman Çocuğu Mogli” kitabıydı.

Zannederim kapağı özgürlüğü, doğayı çağrıştırdığı için seçtiğim bu kitapla aramda özel bir bağ oluşmuştu.

Kendimle birlikte her yere taşıdığım bu kitabı daha sonra babam defalarca oğluma okumuştu.

Babamla tanışmamız uzun bir zaman sonra yakınlaşmaya, tanıdıklığa evrildi.

Anlaşıp anlaşmadığımızı anlayamıyordum çünkü memlekete ve ailesine ödevlerini yerine getirirken ciddi ve gergindi.

Kitap okurken ve müzik dinlerken, neşemizle dahi bastırılmayacak bir sessizlik talep ediyordu.

Sürekli yorgun ve sıkça öfkelenen anneme de en büyük çocuğuymuş gibi davranıyordu.

Ninem ve teyzem, annemi teskin etmek için “öksüz büyümüş, babası da şefkatsiz ondan” diyorlardı.

Şikâyet dolu tüm bu konuşmalar en sonunda tüm huysuzluk, huzursuzluk ve otoritesini “iki fakülte mezunu adam” cümlesiyle bağlamına yerleştiriveriyordu.

Fısıltılı konuşmalardan, babamın üç yaşında annesini kaybettiğini, sonra kendi kendisine parasız yatılı bir okula gittiğini, buna karşılık yaz aylarında tarla sürerek dedemi ikna ettiğini anlamıştım.

Aynı okuldan en yakın arkadaşlarından ve önemli hukukçulardan biri hastam olmuş, zorlu geçen çocukluklarıyla ilgili dertleşirken “baban okula yengesinin ayakkabısıyla gelirdi” demişti.

Bu sözleri yüreğime, belleğime bir kıymık gibi saplanmıştı.

“Senin doktor olmana çok içerledik hepimiz ama iyi ki, bak şimdi hepimize bakıyorsun” demişti.

Onlara göre hekimlik, siyasetle ilgilenmeyen, kültür ve sanattan uzak teknik bir meslekti.

Üstelik haklılardı.

Babamla tanıştıkça onun zihinlerimizi hizaya sokan bir kaplumbağa terbiyecisi olduğunu fark etmeye başladım.

Ruhum annemde, aklım babamda, gönlüm ninemdeydi.

Artık büyük şehire, Ankara’ya taşınmıştık.

Hayatlarımız bambaşka olmaya başlamıştı.

Annemin ev işlerinden artan zamanlarda yavaşça sokaklara, siyasete süzülmesini, abimin ve ablamın erişkinlikle birlikte özgürleşmelerini gıptayla izliyordum.

Evin gözden kaçan, sokaklara akan üçüncü çocuğuydum.

Fakülte seçerken babamdan özgürleşmeye ve annemin kızı olmaya karar verdim.

Annemin hikâyesi babamın hikâyesiyle örtülmüştü.

Zaten ben de biz bir seyahatteyken, doktora götürmedikleri için ishalden ölen ninemle böyle bir gizli anlaşma yapmıştım.

Annemin çok sevdiği hekimlik beni babamın ülkülerinden kopardı, özgürleştirdi.

“Anlaşılmamış olmak huzurludur, özgürlüktür” der Meczup, “çünkü sizi anlayan içinizdeki bir şeye de hâkim olur.”

Halil Cibran

Ülküleri, düşlerinin yerini almış o kuşak babalar sıradağlarımızdı.

Ama ne var ki şu cümlenin hakkını da veriyorlardı.

“Erkeklik büyük bir vazgeçiştir.”

Rebecca Solnit

Şimdi anlamlandıramadığımız tüm bu ahenksiz karmaşaya iliştirilen “eski yıkıldı, yeni de henüz kurulmadı” diyen bir söylence var;

“Yok öyle bir şey, hüsnükuruntunuz” demekle kalmıyor, böylesi geçişlerin insanlık tarihinde de hiç olmadığını düşünüyorum.

Eski tıksırdı, yeni hapşırdı, biz de salya sümük dolaşıyoruz.

Alışılageldik ataerkil düzen ve son yüzyıl kurmacası olan statüko öylece sürüyor ve yalnızca el değiştirdi.

Ruhumun karmaşasına iyi müzikler, zihnime evrensel bir merak üfleyerek beni “nasıl kadın olunmaz” tedrisatından geçiren…

Beni dokuz yaşımda “Neden Hristiyan Değilim, Bertrand Russel” ve “Ana, Maksim Gorki” ile buluşturarak yaşanmış ve yaşanılabileceklere hazır bulunuşluğumda büyük emeği olan, bana, fazla hayran olduğum Nazım’ın bir Mavi Sakal olduğunu kavratan canım babama…

Ölüm tünelinde zihni darmadağın annemin kimseleri hatırlayamazken seni sayıklayıp anışına tanıklığıma minnetle.

Büyük ihtimal her şeyi ve yalnızca ben yanlış anlamış olmalıyım.

Şimdi sen en büyük korkun olan “annemsizlik” ile öyle yalnız ve sessizsin ki.

“En makul olan senin arkaya kalmandı, baş edebilecek olan sendin” desem de annemin ve abimin yasını tutuyor oluşunu teskin etmem ne mümkün.

Bir gün bütünleşip romanlara akacak notlarımda seni şöyle tarif etmişim: “Babam, doğduğu zamanı güz mevsimiymiş çünkü hasat varmış diye hatırlayan, iki üniversite mezunu, çok iyi bir ek dil, kütüphaneler dolusu kitap ile yaşamını dolduran ama o derin kederini bastıramayan, zamanı aylara değil mevsimlere bölen bir güz çocuğudur, annemin bir türlü onmadığı kocasıdır, iyi babadır.”

Babalığı öğrenip gerçekleştiren, tüm vazgeçişlerini bir kız çocuk özlemiyle buluşturan babaların Babalar Günü’nü kutluyorum.

"Sen iki ters bir düz kırgınlıklar örerken beş numara şişle/Yumuşacık kakaolu kekler yapardı karşı evin annesi/İmrenirdim/Mutfağındaki eksik malzemeden bihaber/Tepeleme dolu kızgınlıklar yüklerdim dişlerimin arasına/Bilmezdim anne/Karşı evin babasında bitermiş iş.

Bunu görmezdim.”

- Deniz İnan

İlgili İçerikler