Sivil darbe!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Sivil darbe!

Askeri darbelerin gelişi önceden belli olur. Mesela 12 Eylül Darbesi “Ben geliyorum” diye bas bas bağırıyordu. Ama sivil darbeler öyle değil. Sinsice, alıştıra alıştıra, yavaş yavaş geliyorlar

Sivil darbe!

Darbeyi askerler yapar diye bilirdik biz. Mesela 1950 doğumlu bir yurttaşımız on yaşındayken 27 Mayıs Darbesiyle; on iki yaşındayken Albay Talat Aydemir’in 22 Şubat darbe teşebbüsüyle; on üçüncü doğum gününü kutlayacağı sırada aynı albayın 20-21 Mayıs darbe teşebbüsüyle; yirmi bir yaşındayken 12 Mart Darbesiyle; çocuğu dört, kendisi 30 yaşına geldiğinde 12 Eylül Darbesiyle; nihayet yaşını altmış altıya bağladığı, çocuğu da kırkına dayandığında 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle karşılaştığına göre elbette ki “darbe demek asker demek(ti)!”

Ama yavaş yavaş bu işin sivilini öğrenmeye başlasak iyi olacak sanırım!

Dünyanın dört köşesinde sivil aktörlerin öncülüğünde gerçekleşen, görünüşte yasal süreçlerle hayata geçirilen iktidarı ele geçirme hamlelerine bolca rastlanıyor artık. Bunlara “sivil darbe,” “anayasal darbe” ya da “yumuşak darbe” deniliyor. Ben “yumuşak darbe” adlandırmasına özellikle illet oluyorum.

İsterseniz Avrupa tarihinin ilk “yumuşak darbesine” ve sonuçlarına birlikte göz atalım!

Yetki Yasası ile sivil darbe

1932 seçimlerinde partisi oyların sadece yüzde 37,4’ünü alan Hitler, 30 Ocak 1933’te şansölyeliğe atanmış (yani başbakan olmuş) ve bir koalisyon hükûmeti kurmuştu. Belki de böyle sürünüp gidecekti ama bir meczup bulup Alman Parlamento binasını yaktırınca (27 Şubat 1933, ancak bir ay sabredebilmiş adam!) olağanüstü durum ilan etme fırsatı yaratılmış oldu. Temel haklar anında askıya alındı. Alman Komünist Partisi yasaklandı, muhalif vekiller tutuklandı, parlamento çoğunluğu da böylece ele geçirildi. 5 Mart 1933’te ülkede cadı kazanları kaynatılırken yapılan seçimlerde de Nazi Partisi oyların yüzde 43,9’unu aldı. Artık sıra mutlak iktidarı kurmaya gelmişti. Seçimlerden on sekiz gün sonra hükümete, parlamentoyu devre dışı bırakarak dört yıl süreyle yasa çıkarma olanağı veren Yetki Yasası (kanun kuvvetinde kararname gibi bir şey!) parlamentoda oylanırken Nazi Partisinin SA ve SS denilen kıtaları binayı kuşatmış, vekillere tehditler savurmuştu. Yasanın tam adı Gesetz zur Behebung der Not von Volk und Reich - Halk ve Devletin Sıkıntısını Giderme Yasasıydı (oysa biliyoruz ki devletin sıkıntısı azalırsa halkın sıkıntısı artar).

Bu “yasa” ülkedeki anayasal düzeni fiilen sonlandıran sivil bir darbeydi aslında. Hitler, “Devletin Sıkıntısını Giderme Yasası” sayesinde parlamenter sistemi devre dışı bırakarak, yasaları kendisi çıkarabilir, anayasayı değiştirebilir, hatta uluslararası anlaşmaları imzalayabilir hale geldi. Almanya’da çok partili sistem böylece sona erdi ve totaliter Nazi rejimi kurulmuş oldu. 1936’da yapılacak genel seçimlere sadece Nazi Partisi katılacak ve oyların yüzde 98,8’ini alacaktı. (Oy vermeyen yüzde 1,2’ye ne oldu çok merak ettim şimdi!)

Bu sivil darbenin insanlığa maliyeti çok büyük oldu. Yaklaşık 6 milyon Yahudi, 1,8-3 milyon arasında Sovyet savaş esiri, 220.000-500.000 arasında Roman, 200.000-300.000 arasında engelli birey, 70.000-80.000 arasında Alman siyasi mahkûm ve “asosyal” diye sınıflandırılan kişilerle binlerce Yehova Şahidi ve eşcinsel olmak üzere Holokost kurbanlarının sayısı yaklaşık 11-12 milyon kişiye ulaştı. Nazi Almanya'sının başlattığı savaş nedeniyle de tüm dünyada sivil ve asker olarak 70-85 milyon kişi yaşamını yitirdi.

Hitler sivil darbelerden çook korkmamız gerektiğini kan ve gözyaşıyla öğretti bize!

Adolf Hitler

Şimdi gelelim 21. yüzyıla

Sivil darbe artık dünyada pek moda, ama biz dikkatlerimizi “demokrasinin beşiği” Avrupa’dan uzaklaştırmazsak, Polonya’da Hukuk ve Adalet Partisi’nin (Prawo i Sprawiedliwość - PiS) yaptıklarını görebileceğiz. 2015’te seçimle iktidara gelmiş olmalarını, her kurumu istedikleri gibi yeniden şekillendirme yetkisi olarak gören PiS, önce Anayasa Mahkemesini “hizaya getirdi” (seçimlerden hemen önce eski hükümetin atadığı beş anayasa yargıcından üçünün ataması tanınmayarak yerlerine PiS adayları getirildi). Anayasa Mahkemesi kararlarına nitelikli çoğunluk şartı kondu, üstelik artık kararların yayınlanması hükümet iznine bağlıydı. “Yargı reformu” ile hâkimlerin bağımsızlığına neşter atılınca da bağımsız yargı tarihe karışmış oldu. Kamu medyası kısa sürede hükümet bültenine dönüşürken, muhalif gazeteciler “ulusal çıkarları zedeleyen” kişiler olarak hedef gösterildi. Avrupa Birliği ve hukuk çevrelerinden gelen eleştiriler ise, “yerli ve milli değerlere yabancı” diye yaftalandı. Sonuç olarak, PiS yönetimi demokratik seçimleri otoriterleşmenin aracı haline getirerek modern zamanların sivil darbelerinden birini hayata geçirmiş oldu. (Yeterince “uyanık” olmadıkları için 2023 seçimlerinde Sivil Koalisyona yenilerek iktidardan düştüler. Yerine geçen hükümet yargı bağımsızlığını yeniden kurmak için hâlâ uğraşıyor!)

Bence Polonya “Yüzyılın En Başarılı Sivil Darbeleri Yarışması”nda ancak bronz madalya alabilir. Bu dalın “gümüş madalyası” ise tartışmasız biçimde Orban Macaristan’ına gider. (Lütfen ısrar etmeyin, altın madalyayı hangi ülkeye verdiğimi açıklamayacağım size!)

Macaristan modeli: Tek adam iktidara, anayasa çöpe!

Başrolde Viktor Orbán ve Fidesz Partisi. (Fidesz’in açılımı Fiatal Demokraták Szövetsége yani Genç Demokratlar Birliği –şaka gibi değil mi?) Orbán da eski bir öğrenci lideri, gençliğinde liberal, zamanla otoriterliğe evrilen bir siyasi figür.

Macaristan’da 2008 küresel finans krizinin ardından yaşanan ekonomik daralma, Sosyalist Parti’ye (MSZP) duyulan güveni büyük ölçüde sarsmıştı. Yolsuzluk skandalları, sosyal hizmetlerdeki kesintiler ve artan işsizlik, seçmenlerin sisteme güvenini zedelemişti. Bu ortamda, merkez sağ çizgideki Fidesz Partisi, “ulusal kurtuluş,” “egemenlik” ve “aile değerleri” gibi temaları ön plana çıkararak, geniş kesimlerin desteğini kazandı. 2010 seçimlerinde de oyların yüzde 52’sini alarak parlamentoda üçte iki çoğunluğu elde etti; bu, anayasa değişikliği yapma yetkisi demekti. Böylece yeni nesil bir “demokrasi mühendisliği” dönemi başlamış oldu.

Yeni anayasa: Adı yeni, ruhu ise pek eski!

2011’de Macaristan Parlamentosu 1989 tarihli anayasayı yürürlükten kaldırarak yeni anayasayı kabul etti. Bu yeni anayasa, meclisteki muhalefetin büyük ölçüde dışlandığı, kamuoyuyla yeterince tartışılmayan ve hızla geçirilen bir süreç sonunda yürürlüğe girdi. Anayasa metninde, Macar halkının “Hristiyan değerlerine” bağlılığı ve “ulusal kimliğin” korunması “Macarı Macar yapan” vurgular olarak öne çıktı.

Yeni anayasayla birlikte yürütme erkine büyük yetkiler verilirken, denetim mekanizmaları da zayıflatıldı. Anayasa Mahkemesinin yetkileri daraltıldı; özellikle bütçe ve mali konulara ilişkin karar alma yetkisi sınırlandırıldı. Mahkeme üyeleri iktidarın kontrolündeki parlamento tarafından seçildiğinden, bağımsızlığı ciddi ölçüde zedelendi.

Ayrıca yargı kurumlarının yapısı değiştirildi. Başsavcı’nın görev süresi uzatıldı ve ona soruşturmaları istendiği mahkemeye taşıma yetkisi verildi. Bu da yargı süreçlerinin siyasallaşmasına neden oldu. Yargıçların emeklilik yaşı 70’ten 62’ye düşürüldü; bu sayede çok sayıda kıdemli yargıç emekli edilerek (iyi numara değil mi?) yerlerine hükümete yakın isimler atandı.

Viktor Orbán

Medya nasıl merkezileşti?

Sivil darbenin bir başka önemli icraatı, medya ve ifade özgürlüğünün sistemli biçimde sınırlandırılması oldu. 2010’da kurulan Macar Medya Konseyi, tüm radyo, televizyon ve internet yayınlarını denetleyen merkezi otorite haline geldi. Konsey üyelerini doğrudan Fidesz kontrolündeki Parlamento atıyordu. Bu yapı, yayın kuruluşlarına ağır para cezaları verebildiği gibi, lisanslarını iptal etme yetkisine de sahipti. (Nedense Açık Radyo düşüverdi aklıma!)

Bağımsız medya organları ya kapatıldı ya da hükümete yakın iş insanları tarafından satın alındı. 2018’de kurulan “Közép-Európai Sajtó és Média Alapítvány” (KESMA - Orta Avrupa Basın ve Medya Vakfı), yüzlerce medya kuruluşunu tek çatı altında toplayarak iktidarın doğrudan kontrolüne soktu. Bu yapı, Macar medyasının yüzde 80’inden fazlasını kapsar hale geldi. Basın özgürlüğü endekslerinde Macaristan yıllar içinde hızla geriledi. Eleştirel gazeteciler işsiz kaldı, kalanlar ise oto sansürle haber yapıyor. Televizyonlar Orbán’ın konuşmalarını canlı verirken muhalefetin sesi asla duyurulmuyor.

Sivil toplum ve akademi dünyası

Sivil toplum örgütleri de (özellikle insan hakları savunucuları) bu sivil darbeden nasibini aldı. Yurt dışından fon alan STK’lara yönelik yasalar çıkarıldı ve böyle örgütler “şeffaflık” adı altında hedef gösterildi. Hatta 2017’de çıkan bir yasayla bu kuruluşlar, belgelerinde “yurt dışından fonlanıyor” ibaresini taşımak zorunda bırakıldı. (Hani sigara paketlerine “sigara içmek öldürür” yazılması gibi!) Bazı STK temsilcileri hakkında hukuki süreçler başlatıldı ve ofislerine güvenlik güçlerince baskınlar düzenlendi.

Akademik çevreler de yoğun bir baskı altına alındı. Orta Avrupa Üniversitesi (Central European University) böyle baskılar nedeniyle 2018’de ülkeyi terk edip Viyana’ya taşınmak zorunda kaldı. Eleştirel akademik faaliyetlerde bulunan bazı akademisyenler ya görevlerinden uzaklaştırıldı ya da mensubu oldukları üniversitelerin yönetimleri değiştirildi (yok artık!).

Seçim: Sandık var, ama eşitlik yok!

Şimdi diyeceksiniz ki, “Ama seçimler yapılıyor.” Elbette, Macaristan’da hâlâ sandık kuruluyor. Ancak bu sandığın içine ne kadar eşitlik sığıyor, orası biraz karışık.

2011’de çıkarılan yeni seçim yasasıyla seçim bölgeleri “ayarlanarak” iktidarın daha çok vekil kazanması sağlandı. Öyle ki, Fidesz yüzde 45 oy alsa bile parlamentoda yüzde 65 sandalye kazanabiliyor. Yani sistem, daha az oyla daha çok yetki almanın sihrini sunuyor. Demokrasi “sahnesi” hâlâ açık ama hep aynı oyun oynanıyor.

Ve şimdi de huzurlarınızda şapkadan tavşan çıkarma numarası: “Sınır ötesi soydaşlar!”

Fidesz hükümeti, komşu ülkelerde yaşayan Macar kökenli yaklaşık bir milyon kişiye vatandaşlık verdi. Özellikle Romanya, Sırbistan, Slovakya ve Ukrayna gibi ülkelerde yaşayan Macarlar, Orbán’ın yeni seçmen kitlesi oldu. 2010’dan sonra çıkarılan yasayla, Macar kökenli olduğunu belgeleyen herkes vatandaşlık alabiliyor –ve dahası, oy kullanabiliyor. (Akla getirmiş olmak istemem ama mesela Irak ve Suriye Türkmenlerine vatandaşlık ve oy hakkı verilmesi gibi bir şey bu!) Oysa bu kişilerin hiçbiri Macaristan’da yaşamıyor, vergi vermiyor, kamu hizmetlerine katılmıyor. Yine de ülkenin geleceği için oy verebiliyorlar. Üstelik bu seçmen grubu, denetimi ve şeffaflığı zayıf bir sistemle, mektupla oy kullanıyor. 2014 seçimlerinde yurtdışı oylarının yüzde 95’i Fidesz’e gitti. 2018’de de tablo değişmedi. Eleştirenler, bu uygulamayı “seçmen ithalatı” diye nitelendiriyor.

Doğduklarından beri Macaristan vatandaşı olan ama halen yurt dışında yaşayan seçmenlerin –mesela Almanya ya da İngiltere’deki Macarların– oy kullanması çok daha zor. Genellikle muhalif saflarda olan bu seçmenler, sonradan olma yeni vatandaşlar gibi, mektupla oy veremiyor, gidip konsolosluklarda sıraya girmeleri gerekiyor. Kısacası sadık seçmene konfor, muhalif seçmene eziyet!

İfade Özgürlüğü

Viktor Orbán yönetimi döneminde Macaristan’da ifade özgürlüğü kapsamında yaşanan gözaltılar da dikkat çekici. Özellikle 2020 yılında kabul edilen ve kamuoyunda “yalan haber yasası” olarak bilinen düzenleme, COVID-19 pandemisi sırasında hükümeti eleştiren kişilere karşı kullanıldı. Bu yasa kamuoyunu yanlış bilgilendirme suçuna hapis cezası öngörerek sosyal medya paylaşımları nedeniyle bazı yurttaşların gözaltına alınmasına yol açtı (olacak şey mi bu?).

Benzer şekilde gazeteciler de yoğun bir baskı atmosferiyle karşı karşıya kaldılar. Araştırmacı gazetecilerin telefonlarının Pegasus casus yazılımıyla izlendiğine dair bulgular, hükümetin medyayı kontrol altında tutma stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyor.

* * *

Hafakanlar bastı biliyorum. Sizlerin askeri darbeler kadar sivil darbelere karşı olduğunuzu da biliyorum. Sorun şurada: Askeri darbelerin gelişi önceden belli olur. Mesela 12 Eylül Darbesi “Ben geliyorum” diye bas bas bağırıyordu. Ama sivil darbeler öyle değil. Sinsice, alıştıra alıştıra, yavaş yavaş geliyorlar. Burada, hani o meşhur kurbağa öyküsünü hatırlamamız gerekiyor:

Bir kurbağayı sıcak suya atarsan, hemen dışarı sıçrar. Ama aynı kurbağayı ılık suya koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtırsan, kurbağa sıcaklık değişimini fark etmez. Sıcaklık kademeli olarak arttığı için vücudu her seferinde yeni duruma alışır. Nihayet “suyu kaynadığında” her şey için çok geçtir. 


Bilimsel bir not:

Gerçekte kurbağalar soğukkanlı hayvanlardır ve sıcaklık değişimlerini hemen fark ederek kaçmaya çalışırlar (yani üzülmeyin yavaş yavaş pişmezler). Ama biz sıcakkanlıların problemi şu: Biz “suyumuz ısındığı” halde onlar gibi içgüdüsel tepkiler (çok sıcak-hemen kaç) vermiyoruz, dış ortamdaki değişiklikleri yorumluyor, “hemen evhamlanmamak lazım canım” veya “belki az sonra eser biraz” ya da en kötüsü “bu da geçer yahu” diye düşünüyor, harekete geçmekte tereddüd ediyoruz. Yani düşünme yetilerimiz bazen aleyhimize sonuçlar doğurabiliyor.

İlgili İçerikler