Dede ile torun
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Dede ile torun

Arif Bey, kendi kuşağının “derinlik” dediği şeyle, torununun sessizce sergilediği çözümleme becerisi arasındaki farkı ilk kez bu kadar net hissetti. Sorun, yeni kuşakların derinleşememesi değil; derinliğin başka bir biçim almış olmasıydı

Dede ile torun

Arif Bey’in cep telefonu çalıyordu. Çalmasına çalıyordu da neredeydi bu Allah aşkına? Beşinci çalışta buldu onu, oturduğu koltuğun iskeleti ile minderi arasına saklanmıştı. Zil sesi boğuk geliyordu zaten. Ekranda kızı Ayla’nın adını gördü.

– “Merhabaa Ayla, nasılsın kızım?”

– “Merhabaa baba iyiyiz, senden ne haber?”

– “Turp gibiyim kızım, ilaçlarımı unutmadan alıyorum, her gün yürüyüş yapıyorum, okuyorum, yazıyorum daha ne olsun?”

– “Harika, bak ne isteyeceğim senden? Tamer ile üç günlük bir iş gezisine çıkıyoruz. Nehir seninle kalabilir mi?”

– “İşte bu tadından yenmez! Tabii kalabilir kızım, çok sevinirim, hani nasıl diyorsunuz ‘kaynatırız’ birlikte!

– “Harika baba, yarın getiririm onu sana, öpüyorum yanacıklarından.”

– “Artık onlar pek ‘yanacık’ sayılmaz ama neyse!”

– “Amaan baba!”

Arif Bey telefonu kapadıktan sonra keyifle ellerini oğuşturup dolaba koştu. Torunun seveceği bir şeyler var mıydı orada? Hemen alışverişe çıkıp tamamlamalıydı dolabı. Sonra da bu üç günün eğlenceli geçmesini nasıl sağlayacağını düşünmeliydi. Sinemaya gidebilirlerdi mesela, yıllar önce beğenerek izlediği Avatar’ın devam filmi vizyondaydı. Nehir mutlaka beğenirdi onu.

Sonra eksikleri tamamlamak üzere çarşıya indi. Yardımcısı Melahat dün evi baştan aşağı elden geçirmişti, ama döndüğünde ortalığı bir daha toparladı. Nehir’in uyuyacağı yatağın baş ucuna bebekken elinden düşürmediği Yavru Ayı Timoti’yi yerleştirdi. Aldığı çiçekleri bir vazoya koydu. Sonra da kedisine dönüp “Len Börülce, kızın elini filan tırmalarsan külahları değişiriz” deyiverdi.

Öğleden sonra kapının anahtarla açıldığını işitip yerinden kalktı. İhtiyaten evin yedek anahtarını vermişti kızına, insan her şeye hazırlıklı olmalıydı değil mi? Girişe ulaştığında Ayla ile Nehir ayakkabılarını çıkarıyordu. “Merhaba dede” dedi Nehir. Arif Bey onları sevinçle kucakladı.

– “Merhabaa, Merhabaa küçük çitlenbik!”

– “Artık bir çitlenbik sayılmam ama değil mi dede?” dedi Nehir. Arif Bey “Elbetteee, artık bir ardıç olmuşsun sen” diye cevapladı gülümseyerek.

Salona geçip oturdular, Ayla’nın fazla vakti yoktu, birazdan babasını ve kızını kucaklayıp çıktı evden. Nehir’i odasına yerleştirmeye gittiler birlikte. Kız, Timoti’yi görür görmez koşup kucakladı onu, sonra da çekçekli küçük valizini açtı. Önce giysilerini çıkarıp dolaba yerleştirdi. Terliklerini yatağın yanına koydu, diş fırçasını saç tokalarını banyoya götürdü. Sonra çantanın dibinden kulaklığını çıkarıp dikkatle masaya bıraktı; belli ki en kıymetli eşyalarından biriydi o. Resim defterini de getirmişti. Onun resim yeteneğini bilen Arif Bey, kapı ağzından, “Sonra bana da gösterirsin değil mi son işlerini?” diye seslendi.

Nehir yerleştikten sonra odanın ortasında bir an durdu. Etrafa bakınıp bazı eşyaların yerini değiştirdi. Arif Bey alışkanlıklarını da odaya taşıdığını düşündü.

Birlikte salona geçtiler. Dedesinin okuma koltuğu her zamanki yerindeydi. Yanındaki sehpada kalınca bir kitap duruyordu. Nehir onu eline alıp arka kapağını okudu, sonra da kaç sayfa olduğuna baktı. “Altı yüz seksen sayfaaa…” dedi uzatarak. “Hepsini okuyacak mısın dede?

Arif Bey gözlüğünü düzelterek “Ucu kıvrılmış sayfaya bak” dedi. “Yarıyı geçmişim bile.” Nehir kıvrılmış sayfaya baktı; kitabı sehpaya koyarken zihninden bir şeyler geçirdiği anlaşılıyordu.

Akşamüstü Arif Bey çalışma odasına geçti. Bilgisayarını açtı. Bu onun için hâlâ bir yazı makinesiydi; daktilonun sessiz, daha maharetli bir devamı. İnternet gerektiğinde başvurulan bir ansiklopedi, telefon ise sadece telefondu: aranır, konuşulur, kapatılır. Yazacağı zaman hep yaptığı gibi ekranın içinde ağır ağır yürüyen cümleye baktı. Cümleler koşmamalıydı. Arif Bey koşmayı sevmezdi.

Nehir pencere kenarındaki koltuğa oturmuş, Börülce de kucağına yerleşmişti. Bir süre dışarı baktı sonra da cep telefonunu çıkardı. Cihaz, artık iki el arasında sabitlenmiş küçük bir yüzeydi. Başparmakları ekranda karşılıklı çalışıyor, biri dururken diğeri devam ediyor, ekran aşağı doğru kayıyor, duruyor, tekrar kayıyordu. Üstelik telefonu bir yıl önce almışlardı. Ama bu, koşulsuz bir hediye değildi. Önüne birkaç maddelik bir sözleşme koymuşlar, Nehir de okuyup imzalamıştı. Buzdolabına astıkları sözleşmede, geceleri telefonu odasında tutmayacağı, anne-babasından habersiz uygulama indirmeyeceği, tanımadığı insanlarla yazışmayacağı ve en önemlisi telefonu hafta içinde günde 60, hafta sonunda 90 dakikadan daha uzun kullanmayacağı yazılıydı. Ayla’nın dediğine göre kurallara mükemmelen uyuyordu.

Arif Bey yazmayı bırakıp Nehir’i seyrediyor ve onun başparmaklarını büyük bir maharetle kullanmasına şaşırıyordu. Oysa kendisi mesaj yazarken ne kadar zorlanıyordu. Telefonu sol eliyle tutup yüzüne yaklaştırıyor, sağ elinin işaret parmağıyla minicik klavyedeki harfleri dürtüyor ve çoğunlukla da “ş” yazmak isterken “i,” “a” yazmak isterken “s” yazıyor sonra da geri dönüp bunları düzeltiyordu.

Bu arada Nehir telefonunda sayfaları kaydırıyor, bir şeye bakıyor, sonra başka bir şeye geçiyordu. Bir görüntü, bir satır yazı, bir video… derken bir mesaj. Nehir bu hızlı geçişler arasında çok rahattı.

Arif Bey’in içini, adını koyamadığı bir tedirginlik kapladı. “Yerinde duramıyor,” diye düşündü. “Bir şeye tutunmuyor.” Aklına onu ürküten bir kelime geldi: hiperaktivite. Arif Bey’in bildiği kadarıyla, böyle çocuklar dikkatlerini tek bir şeye yoğunlaştıramazdı.

...

Gece Nehir uyuduktan sonra salona geçerek okuma koltuğuna oturdu. Kitabı eline aldı, kıvrılmış sayfaya bakıp düşündü. Sonra kitabı kapatarak kadim dostu Tunçay’ı aradı. Tunçay bir zamanlar ülkenin en ünlü nörologlarındandı. Beyni, izole bir biyolojik makine gibi değil; gündelik hayat, alışkanlıklar, dikkat, uyku ve çevresel uyaranlarla birlikte çalışan bir sistem olarak ele alırdı. Dikkat, odaklanma, zihinsel hız gibi alanlarda görülen her farklılığı patoloji sayma eğilimine temkinle yaklaşır; klinik bozukluklarla normal varyasyonlar arasındaki sınırı korumaya çalışırdı. Artık klinik pratiği bırakmış olsa da literatürü izlemeyi sürdürüyor, yeni kavramları, yeni tartışmaları takip ediyordu.

– “Merhaba Tunçay Hocam,” dedi ve birkaç hoşbeş cümlesinden sonra asıl derdini açtı. “Torun yanımda. Bir süredir onu izliyorum. Çok hızlı. Bir şeye bakıp hemen ötekine geçiyor. Sanki odaklanamıyor gibi. Ben… endişelendim. Hiperaktif mi bu çocuk diye…

Tunçay her zamanki sakin sesiyle “Ne gördüğünü anlat bana,” dedi.

 “Yerinde durmuyor gibi. Her şeye bakıyor ama hiçbirinde uzun kalmıyor. Ekrandaki görüntüleri sürekli kaydırıyor, aynı anda birkaç şey yapıyor, bir yandan kulaklıkla müzik dinliyor, bir yandan mesaj atıyor.”

– “Arif, bu anlattığın şeyler hiperaktivite değil. Bu, beynin içinde büyüdüğü çevreye uyum sağlaması.”

– “Nasıl yani?”

– “Beyin sabit bir şey değil. Uzun süre neyle karşılaşıyorsa ona göre çalışmayı öğrenir. Bizim nöroplastisite dediğimiz şey tam olarak budur. Sen sayfayla, beklemeyle, tek bir işe odaklanarak büyüdün. Onlar ekranla, hızla, geçişle büyüyor. Fark bu.

– “Ama hiç durmuyor gibi…”

– “Çünkü durmak gerekmiyor artık. Telefonlardaki o aşağı kaydırma hareketi var ya… scroll. Bu küçük ödüllerle çalışan bir döngü. Dopamin etkisi bu. Beyin bunu seviyor. ‘Bir sonrakine de bakalım’ diyor. Böyle böyle derinleşmeyi değil, akışı öğreniyor.”

– “Yani benim torun…”

– Torununun beyni, bu hızlı küçük ödüllere göre eğitilmiş. Bir de üstüne “çoklu uyaran toleransı” geliyor: aynı anda mesaj, müzik, bildirim, yarım okuma… Beyin buna uyum sağladıkça hızlı tepki vermekte ustalaşıyor. Bedeli ise tek bir şeye uzun süre odaklanmanın zorlaşması. Bu hiperaktivite gibi görünebilir, ama her zaman hiperaktivite değildir. Tabii bu dediklerimi bir hekim teşhisi olarak algılama. Çocuğu en iyi annesi bilir. Eğer onun dikkatini çeken bir şey yoksa bence de yoktur.”

– “Peki ya hafıza? dedi Arif Bey. “Hiçbir şeyi tutmuyor gibi geliyor bana.”

Tunçay güldü. “Çünkü artık bilgi ‘içeride’ tutulmuyor. Şöyle düşün ankesörlü telefon devrinde hafızanda kaç telefon numarası tutuyordun, en az bir düzine. Peki şimdi kendi numarandan başka bir numarayı hatırlayabiliyor musun? Hayır, çünkü bunları telefonun hatırlıyor. Dijital dünyanın insanı da bilgiyi değil ona nasıl ulaşacağını hatırlıyor. Beyin depolama aygıtı olmaktan çok bir yön bulma cihazına dönüşüyor. O yüzden sen ‘bilgiyi aklında tutmuyor’ sanıyorsun, halbuki o “bilginin nerede durduğunu’ aklında tutuyor.”

Arif Bey sustu. “Parmakları bile değişmiş gibi,” dedi sonra.

– “Değişen parmak değil Arif. İşlev. Tarihte ilk kez başparmak bu kadar yoğun kullanılıyor. Bu yoğun ve sürekli kullanım, beynin başparmağa ayırdığı alanın güçlenmesine yol açtı. Parmak yapı olarak değişmedi ama beynin parmağı kullanma biçimi yeniden örgütlendi. Başparmak, yardımcı bir parmak olmaktan çıkıp merkezi bir kontrol aracına dönüştü.

Arif Bey telefonu kapattığında içindeki tedirginlik yerini başka bir duyguya bırakmıştı. Endişe gitmemişti ama şekil değiştirmişti.

“Demek ki sorun çocukta değil,” dedi kendine. “Sorun benim alıştığım ritimde.” Ama yine de bir konuda derinleşememenin yeni kuşaklar için bir sorun olduğunu düşünmekten kendini alıkoyamıyordu.

...

Sabah her zamanki gibi erken kalktı ve Nehir’in seveceğini düşündüğü bir kahvaltı sofrası hazırlamaya başladı. Masaya önce kızarmış ekmek koydu, bunlara sürülebilsin diye çikolata kreması. Bir tabağa kaşar peyniri kesti. Bir yumurta kırdı tavaya, sarısı katılaşmasın diye başından ayrılmadı. Bir kâseye mısır gevreği, yanına da süt koydu. Bir de küçük bir bardak meyve suyu.

Nehir, o yaştaki çocukların uyanmaya direnmesinin aksine kolaylıkla çıktı yatağından ve kısa bir süre sonra pırıl pırıl oturdu sofraya. Arif Bey ona “Bir film var ilgini çekeceğini düşündüğüm. İlki sen doğmadan önce çevrilmiş Avatar filminin devamı bu, yani Avatar 2 diyebilirsin ona. Birlikte gidelim mi dersin?” diye sordu.

–  “Dede şimdi oynayan Avatar 3 aslında, 2 dediğin geçen yıl oynadı ve adı The Way of Water idi. Bizde Suyun Yolu diye gösterildi. Şimdi oynayan Fire and Ash yani Ateş ve Kül.

Arif Bey kızardığını hissetti. “Tereciye tere satmaya kalkarsan böyle şişersin işte” diye düşündü. Ama Nehir’in sözlerine devam ettiğini fark ederek kulak kesildi.

–  “İlk Avatar filmini bilgisayardan izlemiştim. Film güzeldi. Renkleri çok sevdim. Pandora diye bir yer var ya, orası çok havalı. Ağaçlar parlıyor, hayvanlar mavi, her şey birbirine bağlı gibi. Orada yaşamak isterdim.

Ama filmde olacakları önceden tahmin ediyorsun. İnsanlar geliyor, büyük makineler var, kötü bir şirket var. Doğa tabii ki iyi tarafta. Adam başta asker ama sonra fikrini değiştiriyor. Zaten değişeceğini anlıyorsun. O yüzden çok şaşırtmıyor seni.

Bence Pandora daha farklı anlatılabilirdi. Herkesin aynı şeyi düşünmesi bana garip geldi. Na’vi’ler aralarında tartışabilirdi mesela. Çünkü gerçek hayatta herkes aynı fikirde olmaz.

Bu film büyükler için daha etkileyici olabilir. Çünkü onlar böyle görüntüleri ilk kez görüyor. Oysa ben daha önce benzer şeyler gördüm. Bu nedenle bana sadece iyi yapılmış bir film gibi geldi o kadar. Avatar güzel bir film. İzlenir. Ama üçüncüsünü izlemesem de olur.”

Arif Bey, Nehir’i dinledikçe, zihninde uzun zamandır sessizce dolaşan yargının yerinden oynamaya başladığını fark etti. Yeni kuşakların bir konuda derinleşemediği fikrindeydi bugüne kadar; sanki hız, yüzeyselliğin doğal kanıtıymış gibi. Oysa Nehir’in söylediği şeyler aceleci yargılar değildi, dağınık da değildi. Derinlik, Arif Bey’in sandığı gibi uzun süre aynı noktada kalmakla değil, bir anlatının yapısını, varsayımlarını ve tekrar eden kalıplarını sezmekle ortaya çıkıyordu. Nehir, filmle duygusal olarak bütünleşmemişti belki; ama onu çözmüş, sınırlarını görmüş, nerede eksik kaldığını ayırt etmişti. Üstelik natıkası da güzeldi, yani düzgün ve güzel konuşuyordu. Arif Bey, kendi kuşağının “derinlik” dediği şeyle, torununun sessizce sergilediği çözümleme becerisi arasındaki farkı ilk kez bu kadar net hissetti. Sorun, yeni kuşakların derinleşememesi değil; derinliğin başka bir biçim almış olmasıydı. Bu düşünce onu rahatlattı, ama yeni kuşaklarda hep bir eksiklik bulan yaşıtlarına benzediğini fark edip hafifçe utandı.

...

Üç gün, ikisi için de şaşırtıcı hızla geçti. Birlikte yürüyüşlere çıktılar, Çengelköy’den vapura binip Emirgan’a kadar gittiler, martılara simit attılar. Emirgan’da Nehir kazandibi tabağını iyice kazırken, diyabet Arif Bey onu seyretti. İstanbul Modern’de tabloların önünde uzun uzun durdular, sonra da Galataport’un arka sokağındaki Lübnan Lokantasında felafel yediler. Nehir ilk kez tattığı bu yemeği çok beğendi.

Artık üçüncü günün akşamındaydılar. Ayla birazdan gelirdi. Evde hafif bir toparlanma telaşı vardı. Nehir sessizleşerek odasına çekilmişti. Masasına yerleşmiş, bir karton parçası bulup üzerine kara kalemle bir kedi deseni yapmış sonra da bunu makasla bir güzel dekupe etmişti.

Ayla geldiğinde ortalığı bir veda telaşı sardı. Ayakkabılar, mont, “bir şeyini unutma.” “Bir akşam bize gel baba.” Nehir kapı önünde dedesiyle kucaklaşırken ayracı uzattı ona.

– “Okuduğun yeri işaretlerken kâğıdı incitmeyesin diye yaptım bunu. Umarım beğenir ve kullanırsın dedeciğim.”

Arif Bey bir an hiçbir şey söyleyemedi. Gözlerinin yaşardığını hissediyordu. Ayracı eline aldı. Kartonun dokusunu hissetti, kedi desenine baktı. Torununun, kitabın köşesini kıvırmasını unutmayıp sessizce bir çözüm üretişine bayılmıştı. Hele de kâğıdı incitmemek! Gülümsedi.

– “Çok beğendim Nehir,” dedi sonunda. “Hem de çok!”

Nehir kapıdan çıkarken dönüp el salladı. Arif Bey de elini kaldırmıştı, ama kapı kapanınca onu bir süre indiremedi.

Sonra sehpaya gitti, koltuğuna oturarak kitabı eline aldı. Sayfanın kıvırdığı köşesini itinayla düzeltti. Nehir’in ayracını oraya yerleştirdi.

Ev birden sessizleşmişti; ama o güzelim üç günün izi kalmıştı. Arif Bey ayracı çıkarıp kedi desenine bir daha baktı. Sonra kaldığı yerden kitabını okumaya devam etti.

İlgili İçerikler