İnsanlık tarihinin her döneminde enerji için mücadele edildi; ancak bu mücadele çoğu zaman savaş düzeyine yükselmedi. Odun, turba ve benzeri erken enerji kaynakları zamanında çatışmalar yerel ve dağınıktı; çoğu zaman mülkiyet ve erişim meseleleriyle sınırlı kalıyor, gündelik hayatın ve zanaatın arka planında yer alıyordu. Bu nedenle “enerji savaşları,” odunluk ormanların ve turbalıkların dünyasında değil; kömür damarlarıyla, petrol sahalarıyla ve onları birbirine bağlayan hatlarla şekillenen modern çağda ortaya çıktı.
Enerji, sanayi devrimiyle birlikte zanaat ölçeğini aşan büyümenin ve askeri gücün temel dayanaklarından biri haline geldi; ardından devletlerarası rekabetin ve güç dengelerinin merkezine yerleşti. Bu güç mücadelesi her zaman doğrudan savaş biçiminde görünmüyor, ancak iş bu noktaya geldiğinde savaşların ilan gerekçeleri daha yüce kavramlarla ifade ediliyordu: düzeni korumak, onuru savunmak, güvenliği sağlamak, özgürlüğü yaymak. Oysa bu söylemin ardında çoğu zaman daha sade ve dünyevi bir soru duruyordu: kim üretecek, kim tüketecek, kim hareket edebilecek, kim enerjiye erişebilecek ve kim başkalarının erişimini kesebilecek?
Bu soruları belirleyen şey, sanayi devrimiyle birlikte derinleşen kapitalist rekabet düzeniydi. Sermaye, kendini yeniden üretebilmek için kârı yatırıma dönüştürmek, üretimi büyütmek ve yeni pazarlara ve kaynak alanlarına doğru genişlemek zorundaydı; bu da enerji talebini sürekli artırıyordu. Enerji akışının kesilmesi yalnızca ekonomik üretimin değil, askeri kapasitenin de zayıflaması demekti. Enerji böylece bir üretim girdisi olmanın ötesine geçerek savaşın temel dinamiklerinden biri haline gelmişti.
Kömür
Bu sürecin ilk maddi zemini, kömürle kurulan sanayi rejimi oldu. Buhar makineleri, demiryolları ve fabrikalar kömürle çalışan kesintisiz bir enerji akışına bağlandı. Sanayi, ilk kez merkezi ve sürekli bir güç kaynağı etrafında örgütlendi.
Birinci Dünya Savaşı’nın coğrafyasına bakıldığında, Ruhr ve Saar gibi kömür ve çelik havzalarının neden bu kadar yoğun bir çekim alanı oluşturduğu açıkça görülür. Savaş milliyetçilik diliyle yürütüldü; barış ise enerji altyapısının paylaşımı üzerine kuruldu. Kömür, yalnızca savaşın değil, barışın da pazarlık konusu haline geldi. Enerjiye erişim, kimlerin savaşabileceğini ve savaş sonrasında masada yer alabileceğini belirleyen asli unsur oldu.
Kömürle kurulan yeni enerji rejimi, kapitalist rekabetin askeri ve siyasal biçimlerini kalıcılaştırmış; petrol çağında derinleşecek olan mantığın temelini atmıştı.
Petrol
Bu dönemde belirleyici olan, kaynağın kendisinden çok hareket kabiliyetiydi. Modern orduların gücü, cephedeki asker sayısından ya da silah kapasitesinden ziyade, yakıtın boru hatları ve deniz yolları üzerinden kesintisiz ve güvenli biçimde akmasına bağımlı hale gelmişti. Savaş artık yalnızca cephede değil, lojistik ağlar üzerinde kazanılıyor ya da kaybediliyordu. İkinci Dünya Savaşı bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymuştu. Nazi Almanya’sının Kafkasya’ya yönelmesi ideolojik değil, sürekli enerji akışını güvence altına alma hesabına dayanıyordu.
Soğuk Savaş sonrasında enerji savaşlarının gerekçeleri soyutlaştı; hukuk, güvenlik ve özgürlük söylemleri öne çıktı. Örneğin Irak’ın Kuveyt’i işgali nedeniyle, ABD öncülüğündeki koalisyonun 1991’de Irak’a yaptığı askeri müdahale, uluslararası hukukun ihlali ve bölgesel düzenin korunması gerekçesiyle meşrulaştırıldı; oysa mesele, Kuveyt petrol vanasının denetleyemedikleri Irak’ın eline geçmesini engellemekti.
Doğalgaz ve ağ enerjileri
Doğalgaz çağında, petrolde belirgin olan hareketlilik yerini kalıcı boru hatlarına ve ağlara bıraktı. Kömür toprağa, petrol kuyularına bağlıydı; doğalgaz ise boru hatları, kavşak noktaları ve sözleşmeler üzerinden işliyordu. Artık belirleyici olan, enerji dağıtımının denetlenmesiydi. Enerji sürekliliği teknik, hukuki ve siyasal olarak yönetilen bir sistem haline gelmişti; akışı kesme tehdidi ise çoğu zaman fiili çatışmaya gerek kalmadan siyaseti şekillendiriyordu. Bir hattın yönü, bir vananın kime ait olduğu ve hangi ülkenin “geçiş ülkesi” haline geldiği doğrudan jeopolitik sonuçlar üretiyordu. Askeri müdahalelerin yerini yaptırımlar, fiyat mekanizmaları, arz güvenliği tartışmaları ve “teknik zorunluluk” söylemleri aldı. Enerji hukukun ve piyasanın diliyle konuşuluyor; ancak sonuçları askeri ve siyasal olmaya devam ediyordu.
21. yüzyılda bu tablo daha da genişledi. Enerji artık yalnızca sanayi ve savaşın değil, tüm dünyanın çalışıp çalışmayacağını belirlemeye başladı. Dijital ağlar, veri merkezleri, yapay zekâ sistemleri ve küresel tedarik zincirleri sürekli, ucuz ve güvenli enerjiye bağımlıydı. Gelişmiş bir yapay zekâ sisteminin enerji tüketimi, orta ölçekli bir Avrupa başkentinin tüketimine yaklaşabiliyordu (yani yapay zekâlar, enerji yutan ejderhalar). Akıştaki bir kesinti, artık yalnızca fabrikaları değil, iletişimi, finansı ve gündelik hayatı durdurma kapasitesine sahipti.
Yenilenebilir enerji ve elektrifikasyon bu yapıyı başka bir düzleme taşıdı. Güneş ve rüzgâr yerel görünse de, bu kez nadir madenler, iletim hatları, depolama teknolojileri ve şebeke altyapıları stratejik önem kazandı. Enerji savaşı, kaynağın kendisinden çok ağı yönetenlere doğru kaydı (iktidar artık ağların kumanda masasındaydı). Elektrik fosil yakıtların yerini almaya başladıkça, savaşın konusu da petrol sahalarından veri merkezlerine, trafo istasyonlarına ve tedarik zincirlerine taşınıyordu. Bu yeni evrede enerji savaşları ortadan kalkmıyor, daha az görünen, daha teknik ve daha bürokratik bir biçim alıyordu.
Bu genel çerçeve, enerji savaşlarının belirli coğrafyalarda nasıl somut güç ilişkilerine dönüştüğünü gösteriyordu.
Batı Yarıküre ve Venezüela
Küresel ölçekte bakıldığında, dünyanın kanıtlanmış petrol rezervleri yaklaşık 1,65 trilyon varil civarında. Bunun yaklaşık 550-570 milyar varili Batı yarıküreye ait. Yani dünya petrolünün kabaca en az üçte biri bu coğrafyada bulunuyor. Asıl çarpıcı olan, bunun dağılımı.
Bu toplamın yaklaşık 300-305 milyar varili Venezuela’da. Başka bir ifadeyle Venezuela, Batı yarıkürenin petrol rezervlerinin yüzde 53-55’ini tek başına elinde tutuyor. Kuzey ve Güney Amerika’daki petrolün yarısından fazlasının tek bir ülkede toplanması, enerji jeopolitiği açısından önemli sonuçlar doğuruyor.
Kanada yaklaşık 165-170 milyar varil rezervle ikinci sırada (neden 51. eyalet yapılmak isteniyor ki zaten?); ABD ise 45-50 milyar varil civarında bir rezerve sahip. Yani Venezuela’nın sahip olduğu rezervler, Kanada ve ABD gibi iki dev aktörün toplamını aşıyor.
ABD’nin Venezüela siyasetinde en çok kullandığı kelimeler şunlardı: narkotizm, suç şebekeleri, yozlaşmış rejim, bölgesel tehdit. Buna aldanacak olsak şöyle diyecektik: ABD, Batı yarıküreyi uyuşturucu belasından korumaya çalışan iyi niyetli bir aktör.
Eğer mesele gerçekten narkotik olsaydı, ABD’nin ilk darbesi bankalara, tanker sigortalarına ve rafineri zincirlerine yönelmezdi. Aslında bütün yapılanlar Venezüela petrollerinin denetimini ele geçirmeye ilişkindi. Bunun yolu ise önce Venezuela devletinin siyasi olarak teslim alınmasından geçiyordu (nişanesi de Maduro’nun ABD’ye teslimiydi; “Biz verirsek halka ne deriz? En iyisi biz yolu açalım siz de gelip alıverin.”)
Aynı mekanizma, farklı kelime dağarcıkları ve daha yüksek bir askeri tansiyonla İran üzerinden yeniden sahneye çıkıyor; ama bu sefer Trump baklayı ağzından çıkarıyor ve meselenin özünün petrol olduğu bütün açıklığıyla görünür hale geliyor.
İran: Güvenlik mi, enerji mi?
İran küresel enerji sisteminin merkezlerinden biri. Dünya petrol rezervlerinin yaklaşık onda biri ve doğalgaz rezervlerinin önemli bir bölümü bu ülkede bulunuyor. İran’ın stratejik önemi ise rezervlerden çok coğrafi konumunda yatıyor. Basra Körfezi’ni açık denizlere bağlayan Hürmüz Boğazı, küresel enerji ticaretinin en kritik geçitlerinden biri. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri ve LNG sevkiyatının önemli bir kısmı bu dar su yolundan geçiyor.
Şubat ayının sonunda ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş bugün yeni bir aşamaya ulaştı. İlk bombardıman dalgası 28 Şubat’ta başladı ve kısa sürede bölgesel bir çatışmaya dönüştü. İran’ın füze ve drone saldırılarıyla karşılık vermesi, enerji altyapısının hedef alınması ve tanker taşımacılığının aksamasıyla savaş artık yalnızca askeri değil ekonomik bir krize de dönüşmüş durumda. Petrol fiyatları sert biçimde yükselerek 90 doların üzerine çıktı. Aynı dönemde bölgeye yöneltilen Amerikan deniz ve hava unsurları ile Hürmüz Boğazı çevresindeki adalarda yoğunlaşan askeri hareketlilik, enerji akışının düğüm noktalarının yalnızca korunmasının değil, gerektiğinde doğrudan denetim altına alınmasının da tartışıldığını gösteriyor.
ABD ve İsrail’in İran’la gerilimi tırmandırırken öne sürdüğü gerekçeler büyük ölçüde tanıdık. Nükleer programın sınırlandırılması, bölgesel istikrarsızlığın önlenmesi ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması müdahalenin meşruiyet zemini olarak sunuluyor. Ancak bu gerekçeler, enerji altyapısının doğrudan hedef alınması ve küresel piyasalarda ortaya çıkan etkilerle birlikte giderek daha fazla sorgulanır hale geliyor. Nitekim 29 Mart’ta Financial Times’a verdiği bir röportajda Donald Trump’ın söylediği şeyler bu çerçevenin ötesine geçen bir açıklıkta: “Dürüst olmak gerekirse, en çok yapmak istediğim şey İran’daki petrolü almak; ama ABD’de bazı aptal insanlar ‘bunu neden yapıyorsun?’ diyor. Ama onlar aptal insanlar.”
Enerji zengini ülkelerin küresel sistem içindeki konumu çoğu zaman iki seçenek arasında şekilleniyor: ya mevcut enerji düzeniyle uyumlu hale getiriliyor ya da sistemin dışına itiliyorlar. İran uzun süredir ikinci kategoride yer alıyor. Bu nedenle İran’a yönelen yaptırımlar küresel enerji sisteminin sınırlarını yeniden çizmenin aracı haline geliyor.
Bugün yaşanan savaş bu sürecin askeri boyutu. Eğer enerji akışının düğüm noktalarından biri olan İran askeri olarak zayıflatılır ya da siyasi olarak yeniden şekillendirilirse, yalnızca bölgesel güç dengesi değil küresel enerji düzeni de yeniden yazılabilir.
Enerji savaşları yayılma eğiliminde
21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken enerji savaşları tek bir coğrafyaya sıkışmıyor; parçalanarak yayılıyor. Doğu Akdeniz’de mesele doğalgazın hangi rota üzerinden ve hangi siyasal dizilişle pazara çıkacağı. Afrika’da petrol ve gazın yanına bu kez lityum, kobalt ve nadir toprak elementleri eklendi; askeri işgallerin yerini borç, altyapı ve finansal kuşatma aldı. Kuzey Kutbu bölgesinde buzlar eridikçe enerji sahaları erişilebilir hale geliyor, yeni deniz yolları açılıyor. Bu bağlamda Grönland, nadir toprak elementleri, maden potansiyeli ve kıyı açıklarındaki hidrokarbon tahminleriyle giderek daha fazla ilgi çekiyor. Trump’ın Grönland çıkışı bir tuhaflık değil, enerji ve nadir metaller etrafında sertleşen büyük güç rekabetinin açık bir belirtisi. Enerji haritası değiştikçe, egemenlik tahayyülleri de genişliyor.
1992’de Bill Clinton’ın kampanya sloganı “It’s the economy, stupid” (Mesele iktisat, budala) idi. Biz kibarca söyleyelim: “Mesele enerji, gerisi lâf-ü güzaf.”
Not: Şimdi de yazının adına ilham veren 1965 yapımı Birkaç Dolar İçin (Per qualche dollaro in più) filminin müziğini dinleyelim. Beste Ennio Morricone, Sarah Hicks yönetimindeki Danimarka Senfoni Orkestrası seslendiriyor.


