Ağlayanı olmayan rejim…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Ağlayanı olmayan rejim…

İran’ın çok ağır ve ahlaksız bir saldırıya maruz kalması rejimi geçici olarak güçlendirebilir de. Ancak meşruiyet kaybı sürdüğü müddetçe tarihsel eğilim değişmez. Zor, düzeni ayakta tutabilir, korku sessizlik yaratabilir, dış tehdit elitleri kenetleyebilir. Fakat hiçbir şey rızanın yerini kalıcı olarak tutamaz

Ağlayanı olmayan rejim…

İster krallık ister cumhuriyet ya da diktatörlük olsun, iktidarlar tarih boyunca zor ile rızanın bir bileşimine dayanarak ayakta kaldılar. Bu iktidarların elbette ordu, iç güvenlik, yargı ve yasalar aracılığıyla zor kullanma kapasiteleri vardı. Ama uzun süre ayakta kalabilmeleri için insanların en azından bir bölümünün onları “haklı” ya da hiç değilse “katlanılabilir” görmesi gerekiyordu. Bu kural bugün de geçerliliğini koruyor.

Rıza unsuru baskın olduğunda zor unsuru geri planda kalır. Yasakların çoğalması ve cezaların ağırlaşması ise çoğu zaman rıza üretme kapasitesinin zayıfladığını gösterir. Böyle dönemlerde iktidar güçlüymüş gibi görünse bile kırılgandır. En tehlikeli an, iktidarın güçlü göründüğü ama toplumun içten içe ondan koptuğu andır. İnsanlar itaat eder, fakat artık inanmaz ve sahiplenmez.

Güçlü görünen rejimlerin meşruiyet zemini çöktüğünde ne kadar hızla dağılabildiği defalarca görüldü. 18. yüzyıl sonlarında Fransa’da monarşi hâlâ askeri ve idari olarak ayaktaydı; ancak vergi adaletsizlikleri ve aristokrat ayrıcalıkları rejimin rıza üretme kapasitesini tüketmişti. 1917’de Çarlık Rusya’sı geniş bir orduya sahipti; fakat savaşın yıkımı ve siyasal katılımın yokluğu rejimin meşruiyetini aşındırmış, devlet çökerken ordu ve bürokrasi dağılmıştı. 1979 öncesi İran’da Şah modernleşme projeleri yürütüyor ve güçlü bir güvenlik aygıtına dayanıyordu; buna rağmen siyasal temsil kanallarının yokluğu rejimi toplumdan koparmıştı. 1989 Doğu Avrupa’sında da duvarları yıkan şey askeri yenilgi değil, meşruiyet erozyonuydu. Tümünün ortak noktası, zor aygıtının meşruiyet kaybını telafi edememesiydi.

Meşruiyetin dayanakları

Meşruiyet, iktidarın neden var olduğunu ve neden belirli bir şekilde yönettiğini topluma anlatabilmesiyle başlar. “Ulusu koruyoruz,” “eski rejimin açtığı yaraları sarıyoruz,” “refahı artırıyoruz,” “adaleti tesis ediyoruz” gibi anlatılar, insanların iktidarın varlık sebebini anlamlandırmalarına yardımcı olur. Ama asıl mesele büyük başarı hikâyeleri anlatmak değildir. İnsanlar iktidarın her kararından memnun olmayabilir. Önemli olan yönetimin kendini açıklayabilmesi, yaptıklarını gerekçelendirebilmesidir. İnsanlar bu gerekçeyi mantıklı ve ikna edici buldukları sürece düzen meşru görünür. Gerekçe zayıfladığında ise yapılanlar artık doğal ve gerekli görünmemeye başlar.

Meşruiyet aynı zamanda bu anlatının kimin için kurulduğuyla ilgilidir. İnsanlar kendilerini sistemin dışında hissettiklerinde rejimle aralarındaki bağ zayıflar. Bu bağ yalnızca sandıkla kurulmaz. Yerel aracılar, şikâyetleri toplama ve cevaplandırma kanalları da önemlidir. Bu kanallar kapandığında rıza hızla erimeye başlar. İnsanlar iktidara uysalar bile onu artık “kendilerinin” saymaz.

Meşruiyet büyük ölçüde adalet ve öngörülebilirlik duygusuna da dayanır. Keyfiliğin arttığı yerde endişe büyür, meşruiyet zayıflar. Kararların kişilere göre değil kurallara göre alındığına inanıldığında, karar kötü olsa bile otorite çoğu zaman meşru görülür. Ama aynı fiile filanca için başka, falanca için başka muamele yapıldığında hukukun yerini keyfi irade alır.

Bu unsurlar birbirinden bağımsız değildir. Anlatı zayıfladığında temsil göstermelik görünür; temsil zayıfladığında adalet ayrıcalık gibi algılanır; adalet zayıfladığında ise anlatı bir mazeret üretme çabası gibi görünmeye başlar. Meşruiyet kaybı çoğu zaman tek bir noktadan değil, bu alanların birbirini besleyen biçimde aşınmasından doğar.

Meşruiyetin uluslararası alana yansıması

Modern dünyada iktidarların kaderini belirleyen meşruiyet yalnızca bir iç mesele değildir. Bir rejimin varlığını sürdürebilmesi, kendi toplumunda rıza üretebilmesi kadar uluslararası alanda nasıl algılandığına da bağlıdır. İç meşruiyet ile uluslararası meşruiyet birbirinden kopuk değildir; biri zayıfladığında diğeri de zayıflar.

Kendi toplumunda rıza üretemeyen, zor kullanarak hüküm süren ve hukuku keyfileştiren rejimler dış koruma zırhını da kaybetmeye başlar. Uluslararası hukuk, diplomasi ve ittifaklar meşruiyet zemini sağlam rejimler için koruyucudur. Bu zemin çöktüğünde aynı araçlar bu kez rejimi kuşatan ve baskılayan mekanizmalara dönüşür.

Bu nedenle iktidarların varlıklarını sürdürebilmeleri için meşruiyet ne kadar hayatiyse, bunun doğal uzantısı olan uluslararası meşruiyet de o kadar önemlidir. Uluslararası siyaset çoğu zaman içerdeki meşruiyet krizlerinin dışa yansıdığı bir alan haline gelir. İç meşruiyetini kaybeden iktidarlar, dışarıda daha az savunulur ve müdahalelere daha açık hale gelir. Ancak bir dış müdahalenin iktidarı gerçekten devirebilmesi, iç meşruiyet krizinin ne kadar derinleştiğine ve güvenlik aygıtının çözülüp çözülmediğine bağlıdır.

Yani meşruiyet meselesi yalnızca yurttaş-devlet ilişkisiyle sınırlı bir iç politika başlığı değildir; aynı zamanda savaş, barış ve müdahale kararlarını belirleyen küresel bir siyaset meselesidir. Despotik rejimler bu yüzden hüküm sürdükleri ülke için aynı zamanda bir “güvenlik açığıdır.”

Öte yandan bir ülkeye, yaşadığı meşruiyet krizi nedeniyle müdahale etmek isteyen dış güçler de hem kendi kamuoylarını hem de uluslararası aktörleri bu müdahalenin meşruluğuna ikna edecek gerekçeler üretmek zorundadır. Çıplak güç neredeyse hiçbir zaman tek başına yeterli olmaz; mutlaka bir anlatı ve bir meşruiyet çerçevesiyle desteklenir. Bu yüzden başka ülkelerdeki rejimleri devirmeye kalkışan güçler “çıkarlarımız gereği müdahale ediyoruz” demez. Bunun yerine kendi kamuoylarındaki son tereddütleri de ortadan kaldıracak anlatılar kurarlar. Terörizmle ilişkilendirme, kitle imha silahları iddiaları, nükleer tehdit, narkotik ticareti, insan hakları ihlalleri ya da “kendi halkını katleden rejim” söylemleri bu işlevi görür.

Rejim rıza üretebiliyor mu?

İran örneği bu bağlamda öğretici bir örnek sunuyor. İsrail’in İran içinde yüksek düzeyde istihbarat kapasitesi geliştirebilmesi, hatta zaman zaman nokta operasyonları yürütebilmesi yalnızca teknik ya da askeri bir başarı olarak okunamaz. Bunun için yerel işbirliği ağlarının varlığı gerekir. Bu da rejimin toplumla kurduğu bağın zayıfladığına işaret eder. Bazı İranlıların dile getirdiği “rejim devrilsin de kim devirirse devirsin” türü sözler, bir ulusal bilinç kaybından çok rejimin meşruiyet yitimini gösterir. Rejim kendisini ulusun kaderiyle özdeşleştirme kapasitesini kaybettiğinde toplum da “ulus” ile “iktidarı” birbirinden ayırmaya başlar.

Bu ayrışma, iktidarın giderek yalnızca zor araçlarına dayanarak varlığını sürdürmesine yol açar. Zor ise kısa vadede kontrol sağlasa da uzun vadede rejimi daha kırılgan hale getirir. Üstelik zor yalnızca maruz kalan toplumu değil, iktidar çevresini de etkiler. Rejimin elitleri, meşruiyetini kaybetmekte olan bir yönetimle kader birliği yapmanın risklerini hesaplamaya başlar. Tarihte birçok siyasi düzen, kendi seçkinlerinin çözülmesiyle yıkılmıştır.

ABD-İsrail saldırısı ve meşruiyet boşluğu

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müşterek saldırısı, bölgenin İsrail açısından “tehdit” olarak görülen son rejiminin tasfiyesini hedefleyen genel stratejinin bir parçası. Ama aynı zamanda küresel kapitalist sistemin enerji üzerindeki denetimini ve bölgesel hâkimiyetini pekiştirme hamlesi.

İran rejiminin yıllar içinde biriktirdiği meşruiyet kaybı bu müdahaleler için elverişli bir zemin oluşturuyor. Toplumla bağları zayıflamış ve rıza üretme kapasitesini yitirmiş bir iktidar dış baskılar karşısında daha kırılgandır. Ne var ki kırılganlık ile siyasal zamanlama aynı şey değildir. Rejim kendisini ulusun kaderiyle özdeşleştiremediğinde uzun vadede siyasal birlik duygusu üretmekte zorlanır; fakat yoğun dış tehdit koşulları bu ayrışmayı geçici olarak giderebilir.

İki korsan devletin Ortadoğu’ya kan ve gözyaşıyla nizam vermesi elbette kabul edilemez. Uluslararası hukukun tüm teamüllerini hiçe sayan, sivil kayıplara neden olan, bölgesel yıkımı derinleştiren bu tür saldırılar, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın gayrimeşrudur. Ancak rejimin yarattığı derin meşruiyet boşluğu nedeniyle müdahaleyi kolaylaştırdığı da inkâr edilemez. Ama bu gerçek, başka devletlere İran’ın kaderini askeri güçle belirleme hakkını vermez; nihayetinde bir ülkenin geleceğini belirleyecek olan o ülkenin halkıdır.

Dış müdahalenin paradoksu: Rejim için hayat öpücüğü

Öte yandan meşruiyetini yitirmiş rejimler dış müdahale karşısında her zaman hızla çökmez. Bazen tam tersine dış saldırı rejime geçici bir “hayat öpücüğü” verebilir.

Bir ülke bombardıman altındayken muhalefetin hareket alanı daralır. Sokak gösterileri, grevler ve kitlesel itirazlar “ulusal birlik” söylemi altında bastırılabilir. Muhalif kesimlerin önemli bir bölümü, rejime karşı olsalar bile dış saldırı altında kitlesel bir hareket örgütlemeyi ahlaken sorunlu görebilir. “Rejim gitsin” düşüncesi yerini “ülke ayakta kalsın” refleksine bırakabilir. Ulus ile iktidar arasındaki ayrışma geçici olarak kapanabilir. Rejimi koruyan güvenlik aygıtı savaş koşullarını gerekçe göstererek daha sert davranabilir; içerideki her itiraz “düşmanla işbirliği” olarak damgalanabilir.

Bu nedenle dış müdahale, meşruiyet krizi yaşayan bir rejimi otomatik olarak çökertmez; aksine dağılma sürecini geciktirebilir. Bir rejimin dış müdahaleyle devrilebilmesi için genellikle iki koşul gerekir: güvenlik aygıtının çözülmesi ve elitlerin ayrışması. Oysa yoğun dış tehdit algısı çoğu zaman tam tersine elitleri kenetler. İktidar çevreleri, dış müdahale sonrasında oluşacak düzenin kendileri için daha ağır bir tasfiye anlamına gelebileceğini düşünür ve rejimle kader birliğini sürdürür.

Dolayısıyla ABD-İsrail koalisyonunun İran rejimini doğrudan askeri müdahaleyle devirmesi sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Toplumda biriken meşruiyet krizi gerçek olsa bile, dış bombardıman koşullarında bu kriz siyasal bir dönüşüme evrilmeyebilir. Rejimlerin kaderini çoğu zaman dış darbeler değil, içerideki meşruiyet bağının kopuşu belirler. Dış müdahale bu kopuşu hızlandırabileceği gibi geciktirebilir de. Ama İran, meşruiyet krizi yaşasa bile, binlerce yıllık devlet geleneğiyle kolayca çöküp boyun eğecek bir ülke değildir.

Ağlayanı olmayan rejim

İran İslam Cumhuriyeti’nin temel açmazı kendi toplumuyla kurduğu ilişkidedir. Uzun süredir güvenliği meşruiyetin yerine koyan yönetim anlayışı, rıza üretmek yerine itirazı bastırmayı tercih etti; bunun sonucunda da sistematik hak ihlalleriyle şekillenen bir düzen ortaya çıktı. İfade özgürlüğünün daraltılması, siyasal muhalefetin yargı yoluyla baskı altına alınması, gazetecilerin, akademisyenlerin, sanatçıların ve insan hakları savunucularının tutuklanması ve yargının bir baskı aracına dönüşmesi, hukuku yurttaş için bir güvence olmaktan çıkardı. İran’da 2025’te idam edilenlerin sayısı 1.900’ü aştı. Protestoları bastırmak amacıyla binlerce gösterici öldürüldü. Etnik ve dinsel azınlıklar ile LGBTİ bireyler ayrımcılık, tutuklama ve ağır cezai yaptırımlarla karşı karşıya kaldı.

Bu baskı düzeninin en görünür ve en sembolik alanlarından biri kadınların yaşamları üzerindeki devlet denetimidir. Zorunlu başörtüsü uygulaması, devletin toplum üzerinde kurduğu itaat ilişkisinin açık bir ifadesi haline geldi. Kadınların kamusal alandaki varlığı, bedenleri ve davranışları sürekli bir denetim ve ceza tehdidi altında tutuldu. Mahsa Amini’nin gözaltında öldürülmesi ise büyük bir öfke patlamasına yol açtı. “Kadın, yaşam, özgürlük” sloganı rejimin güvenlikçi diline karşı toplumsal meşruiyet talebinin en yalın ifadesine dönüştü.

İster monarşi ister devrimci yönetim, ister askeri ya da sivil bir iktidar olsun; her siyasal düzen aynı temel sınavdan geçer: Yönetilenlerin rızası üretilebiliyor mu? Toplum kendisini bu düzenin öznesi olarak görebiliyor mu? Adalet duygusu ve öngörülebilirlik korunabiliyor mu? Bu sorulara verilen cevaplar olumsuza döndüğünde en güçlü görünen iktidarlar bile içten içe çözülmeye başlar. Bu çözülme çoğu zaman bir anda olmaz; sessizleşme, yabancılaşma ve kopuşun birikimiyle yavaşça ilerler.

İran’ın çok ağır ve ahlaksız bir saldırıya maruz kalması rejimi geçici olarak güçlendirebilir de. Ancak rejimin meşruiyet kaybı sürdüğü müddetçe tarihsel eğilim değişmez. Zor, düzeni ayakta tutabilir, korku sessizlik yaratabilir, dış tehdit elitleri kenetleyebilir. Fakat hiçbir şey rızanın yerini kalıcı olarak tutamaz.

Bu nedenle iktidarların temel meselesi güvenlik değil, meşruiyettir. Güvenlik, meşruiyetin ürettiği bir sonuçtur; onun yerine geçemez. Zor aygıtları meşruiyet kaybını bir süreliğine perdeleyebilir, itirazı bastırabilir ve düzen görüntüsünü koruyabilir. Ama er ya da geç siyasal düzeni ayakta tutan bağ kopar.

Ağlayanı olmayan bir rejim dikiş tutmaz.

İlgili İçerikler