Yanlış adresteyim
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Yanlış adresteyim

Kanada'ya gidişimin dokuzuncu yılında, Ahmet Telli'nin dizeleri eşliğinde dönüşü düşünüyorum. Şimdi gittiğim yere geri dönme; dokuz yıl önce bıraktığım İstanbul'a bir kuş gibi yeniden sığınma, toprağıma yeniden alışma, eski benle yeni beni tanıştırma zamanı.

Yanlış adresteyim

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider

Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında

Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki

Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar

Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı

Üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken 

Gidersen kim sular fesleğenleri

Kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Ahmet Telli, 1981, Saklı Kalan kitabından...

Türk şiirinin usta kalemlerinden Ahmet Telli'yi geçtiğimiz hafta kaybettik. O günden beri zihnimde durmadan onun Gidersen Yıkılır Bu Kent şiirinin dizeleri dolaşıyor. Telli'nin hayatını düşünüyorum. Genç yaşta çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden koparılışını... 1981'de sıkıyönetim tarafından tutuklanmasını, beraat ettikten sonra bu kez bir yazısı nedeniyle yeniden cezaevine gönderilmesini, tutukluluğu sırasında gördüğü işkenceyi, "sakıncalı" ilan edilerek yıllarca mesleğinden uzak tutulmasını... Öğretmenlik yapamadığı yıllarda yaşamını yayıncılık ve editörlükle sürdürmeye çalışmasını, ancak hiçbir baskının onu yazmaktan vazgeçirememesini... Belki de o zorlu yılların en büyük armağanı, bugün hâlâ bizleri duygulandıran, her okunduğunda herkesin kendi hikâyesine göre farklı anlam kazanan şiirleriydi.

Telli 1993'te mahkeme kararıyla yeniden öğretmenliğe döndü, kısa bir süre sonra emekli oldu. Ardında aşkı, yalnızlığı, sürgünü, memleket özlemini ve insanın ait olma arayışını anlatan, kuşaklar boyunca yaşamaya devam edecek nefis dizeler bıraktı.

“Bu mısralar biraz da yaşadığımız zamanların izahıdır.”

Meslekten men edilişiyle, yazdıkları nedeniyle tutuklanmasıyla Ahmet Telli'nin hayatı aslında Türkiye'nin yakın tarihinin de özeti. Ne acıdır ki, bu ülkenin en çok çocuk yetiştirmesi gereken öğretmenlerinden biri mesleğinden uzaklaştırılıyor, düşüncelerinden korkuluyor, şiir yazan ince bir ruh susturulmaya çalışılıyor. Telli, bundan üç yıl önce Birgün Pazar’dan Sercan Meriç’e verdiği röportajda "Ben 68’liyim… 68’liler kendi arkadaşlarını, yoldaşlarını kaybedip gelenlerdir. Onlar belleğimizde, hafızamızda yaşayanlardır. Bu mısralar biraz da yaşadığımız zamanların izahıdır. Hâlâ o zamanların birbirini tekrar edip bugünlere gelmesidir,"diyordu.

O yılların acıları, özgürlük arayışı bugün de farklı biçimlerde devam ediyor

“Bu mısralar biraz da yaşadığımız zamanların izahıdır.” cümlesi beynimde dönüp duruyor. Sanırım bu yüzden yıllar geçse de şiirleri eskimiyor. Ahmet Telli, aynı idealleri paylaştığı birçok insanın yaşamını yitirdiği, hapse atıldığı ya da sürgüne gönderildiği bir dönemin tanığı... O kayıplar Telli’nin dizelerinde ve ortak hafızamızdayaşamaya devam ediyor. Üstelik dizeleri sadece geçmişe ağıt değil, bugüne de ağıt. O yılların acıları, adalet ve özgürlük arayışı, yalnızlığı ve umutları bugün de farklı biçimlerde devam ediyor. Konular farklı, davalar farklı, dertler farklı, yönetenler farklı ama ne gariptir ki sonuç benzer, belki de aynı...

Bugün Kanada’ya göç edişimin 9’uncu yılı

Zihin akışım, Telli’nin vefatına duyduğum üzüntüden, memleketin bitmeyen acılarına duyduğum kalp ağrısından, dönüp dolaşıp kendime geliyor. Bugün tam da Kanada’ya göç edişimin 9’uncu yılı... İç sesim “Sen zaten bu nedenlerle göçmedin mi Kanada’ya?” diye soruyor. Çocuklarına farklı bir gelecek sağlamak için... Bu memleketin on yıllardır süren hak, hukuk, adalet arayışından çocuklarını kurtarmak, onları özgür, cesur, düşüncelerine, yaratıcılıklarına sınır koymayan bireyler olarak yetiştirebilmek için... Evet, diyor iç sesim... Öyle yaptım, başardım da... Ama hesaba katmadığım bir şey vardı. Türkiye’de doğan ve 12 yaşlarına kadar Türkiye’de yaşayan çocuklarım bu toprakların kaderine inat, bu topraklara benim kadar bağlıydılar.

Oğlum, herkes gider Mersin’e, sen gidersin tersine

Bu kış ara tatilinde Türkiye’ye 15 günlüğüne aile ziyareti için gelen medya tasarım öğrencisi oğlum, sürpriz bir kararla okulunu dondurarak Türkiye’de yaşama ve çalışma deneyimi kazanmak istediğini söyledi. Dedi ki “Anne ben burada doğdum, ama burada büyüyemedim. İstanbul’da yaşamaya, İstanbul’un güzelliklerinden beslenmeye ihtiyacım var. İçgüdülerim burada kalmam gerektiğini söylüyor.”, “Oğlum herkes gider Mersin’e, sen gidersin tersine...” demek, üstüne “Ben 40 yaşından sonra pılıyı pırtıyı toplayıp sen Türkiye’de çalışasın diye mi Kanada’ya göç ettim?” diye sormak da... Ama diyemedim. Sadece, "Kanada'ya dönüp okulunu bitireceğine ve bir süre de orada çalışarak Kanada iş hayatını deneyimleyeceğine söz verirsen kalabilirsin." diyebildim.

Oğlum altı aydır İstanbul'da stajyer olarak çalışıyor. Kanada'da yeni işe başlayan birine kolay kolay verilmeyecek sorumlulukları kısa sürede üstlendi. Belki de orada iki-üç yılda kazanabileceği deneyimi burada birkaç ay içinde edindi. Eylül ayında, cebine bütün bu deneyimi koyup okulunu tamamlamak için Kanada'ya dönecek.

Kızım İstanbul’da kendini bir açık hava müzesinde hissediyor

Sanat tarihi okuyan kızım ise Karaköy’de bir müzede staj yapıp, deneyim kazanıyor. Her gün işe vapurla gidiyor; yolda çayını içip simitini yiyor, martıları besliyor. Özellikle Bizans dönemi sanatına çok meraklı olan kızım, Bizans sanatının kalbi olan İstanbul’dan bir ansiklopedi okurcasına besleniyor. Konstantinopolis dönemi eserleri, mozaik ve freskleri, sarnıçları ve mimarisiyle doğrudan bir açık hava müzesinde yaşadığını hissettiğini söylüyor. Malum, yaşadığımız Vancouver’da tarih deyince akla yerli halk geliyor. Yerli halkların sanatınabayılsak da, aidiyet kuramıyoruz.

Kanadalılaşamayan çocuklarım

Vancouver’da bir akşamüstü çalışırken iki çocuğumdan aynı anda gelen mesajlar, ikisinin de Kanada’da büyüseler de, tam olarak Kanadalılaşamadıklarının adeta kanıtıydı. Biri Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligimaçını nasıl izleyebileceğini soruyordu, diğeri Ayasofya mozaikleri ile ilgili 1960 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan bir haberin devamını okuyabilmek için ona Cumhuriyet Gazetesi aboneliği alıp alamayacağımı... O an camdan dışarı, yağmurlu ve gri gökyüzüne bakıp “Ben burada ne yapıyorum?” dediğimi hatırlıyorum.

Annelik görevi bitmez ama göç görevi artık bitebilir

Kızım ve oğlum bu yıl üniversiteyi bitirecekler ve artık birer yetişkin olarak iki ülkede geçen hayat deneyimlerini ceplerine koyacak, ne yapmak istediklerine, nerede yaşamak, nerede çalışmak istediklerine kendileri karar verecekler. Annelik görevi hiçbir zaman bitmez; ama onların özgür bireyler olarak yetişebilmeleri için yıllar önce üstlendiğim "göç görevi" artık tamamlanmıştı. Benim de kendime ve evime dönme vaktim gelmişti.

Çocuklarım için çıktığım yolun sonu Kanada’ya değil, kendime çıktı

Herkes bu sefer bana “Deli misin, niye dönüyorsun? Herkes gider Mersin’e, sen gidersin tersine...” demeye başladı. Bence doğru soru “Türkiye’ye niye dönüyorsun?”dan ziyade “Vancouver’dan neden ayrılıyorsun?”olmalı. Beni bugünkü ben yapan; farklı kültürler, çevreler ve iş ortamları tanımama yol açan; beni bir dal gibi esneten; konfor alanımdan çıkarak sıfırdan kendimi tekrar yaratmama olanak sağlayan Kanada deneyimime minnettarım. Çocuklarım için çıktığım yolun sonu Kanada’ya değil, kendime çıktı. Göçün bana kattıkları, beni nasıl dönüştürdüğü, nasıl büyüttüğü üzerine belki bir kitap daha yazarım. Şimdilik bütün güzellikleriyle, bütün zorluklarıyla bu dokuz yılı sevgiyle ve minnetle cebime koyuyorum.

Ben artık kendi ülkemin ağaçlarının dallarına konmak istiyorum

"Bülbülü altın kafese koymuşlar, yine de vatanım demiş." sözü galiba ilk kez bugün bana bu kadar anlamlı geliyor. Evet, Kanada'da daha çok özgürlük, daha çok adalet, daha güçlü bir demokrasi var. Evet, temiz, ferah ve düzenli bir ülke. Ama kafesin altından yapılmış olması hissettiklerimi değiştirmiyor. Bu 9 yıl boyunca bedenim Kanada’da, zihnim hep Türkiye’deydi. Her felakette ağladım, her haksızlıkta çığlık attım. Kafesin kapısı açık ve ben artık kendi ülkemin ağaçlarının dallarına konmak istiyorum. Çocuklarım yuvadan uçtu, en yakın arkadaşlarım farklı şehirlere göçtü. Ailem, arkadaşlarım, çevrem Türkiye’de... Kanada’da bu yıl sanki ilk yılımmış gibi uzun yıllar sonra ilk kez kendimi yalnız, yolunu kaybetmiş ve yanlış adreste hissediyorum.

Yanlış adresteyim

Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki

Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar

Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı

Dünya güzeli şehir Vancouver'da yağmur yağıyordur şimdi... Ben ise dünya güzeli bir başka şehir, İstanbul'dan duyuyorum yağmurun sesini. Boğaz'da yürürken bir an kendimi okyanus kıyısındaki günlük yürüyüşümü yaparken buluyorum. Kiraz ağaçlarının açışını izliyorum, çocuklarımı büyüttüğüm yılları, mesleğimi başka bir dilde yeniden kurma çabamı, yazdığım kitabı, dinlediğim yüzlerce göç hikâyesini, hayatıma giren yepyeni dostları hatırlıyorum. Sonra derin bir nefes alıyorum. Bin yıllık ağaçların kök saldığı toprağa sinen yağmurun kokusunu içime çekiyor, Vancouver'a, bana kattıklarına ve 9 yıllık göç yolculuğumagülümseyerek teşekkür ediyorum.

Ne güzel yazmışsın be usta!

Ben gidersem yıkılmaz bu kent... Tıpkı dokuz yıl önce ben giderken İstanbul'un yıkılmadığı gibi... İnsanın içindeki kentler yıkılır mı hiç? Büyür tersine... Ben nereye gidersem gideyim, artık hem İstanbul'um, hem Vancouver'ım benimle. Fesleğenler kalbimde sulanacak... Şimdi gittiğim yere geri dönme; dokuz yıl önce bıraktığım İstanbul'a bir kuş gibi yeniden sığınma, toprağıma yeniden alışma, eski benle yeni beni tanıştırma zamanı.

Derken zihnim yine Ahmet Telli'ye dönüyor. Ne güzel yazmışsın be usta... Aşkı, hasreti, umudu, yalnızlığı, memleketi... Ne güzel anlatmışsın. Fark etmeden hayatlarımızın fon sesi olmuşsun. Sonsuz teşekkürler... Bu topraklarda bulamadığın huzuru, öte diyarlarda bulman dileğiyle...

 


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler