Gerçeklikle kavgalı biri: Philip K. Dick
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Gerçeklikle kavgalı biri: Philip K. Dick

“Benim yaptığım, bu dünyayı kendiminkiyle kıyaslamaktan ibaret..."

Gerçeklikle kavgalı biri: Philip K. Dick

Philip K. Dick, evrenin en büyük yalanını ifşa etmek için doğmuş gibiydi. O yalan ki, etrafımızı saran her şeyin, her anın, her kimliğin aslında bir illüzyon olabileceğine dayanan... 16 Aralık 1928’de Chicago’da prematüre doğan bu adam, daha ilk nefesinde gerçeklikle kavga etmeye başlamıştı. Her şeyin yarım olduğu sanırdı üzerine yarım doğmuş bir insan gibi. Belki tam anlamıyla bir insan değilde bir düşündü yaratılmışlar içinde. İkiz kız kardeşi Jane Charlotte’un sadece altı hafta sonra gerçekleşen ölümü, onun ruhundaki ilk çatlağı açtı. Ölümle ilk kez karşılaşmak biraz böyledir. Sanki hayatının ilk romanı yazılmıştı bile: Kayıp, suçluluk ve yanılsamalı bir varoluş. Düşünleri arasında ilk metninin taslağını çıkarmıştı bile. Annesi Dorothy’nin ihmaline dayandırılan suçlamaların ortayaya çıkardığı bu travma, onu ömür boyu takip edecekti. Ve sonra ailesi dağıldı, Berkeley’e taşındılar ve genç Philip, felsefe kitaplarının arasında, metafiziğin çıkmazlarla dolu koridorlarında kayboldu. Sakin ve metanetli görüntüsünü altında gelecek kaygısı adeta bir kir kuyusu gibi kaynatıp duruyordu. Ve sonunda University of California Berkeley’de kısa süren eğitimi sırasında anksiyeteye tutuldu. ”Gerçeklik” denen şeyin ne kadar geçirgen ve saydam olduğunu da o zaman sezmişti. İlk öyküsü 1952’de yayımlandı, “Beyond Lies the Wub” (“Ötedeki Wub”) – bir uzaylı yaratığın empati dolu ölümüyle başlayan o hikâye, onun tüm kariyerinin üzerine kurulduğu bir dünya yaratmaya yetti.: Empati, kimlik ve sahte gerçeklikler arasında bir şeyi, dünyada bulunmayı, anlamlandırmaya çalışmanın yok edici yaratıcılığını pek insana göre olmayan bir çabayla açıklamaya çalıştı. Dick’in hayatı, kendi romanlarından farksız bir kaosun içinde akıp şekillendi. Beş kez evlendi, her evlilik bir distopya gibiydi. İlk eşi Jeanette’le evliliği sadece aylar sürdü, ikincisi evliliği Kleo ile dokuz yıl sürdü,  ama asıl fırtına üçüncü eşi Anne Rubinstein’la yaptığı evlilikle patladı. 1963’te bir tartışmada arabayı uçurumdan aşağı sürmeye kalkıştı, sonra onu akıl hastanesine kapattırdı, kıskançlık ve paranoya zehrini akıttı her yere. Dördüncü eşi Nancy Hackett ile olan evliliğinden kızı Isa doğdu, beşincisi evliliğinden, Tessa Busby’den oğlu Christopher. Üç çocuğu oldu ama hiçbir ilişki kalıcı olmadı. Sevgiyi ararken hep kırdı, kırıldı. Para sıkıntısı hiç bitmedi. Kaliforniya’da, amphetamin dolu gecelerde yazdı romanlarını, bazen haftalarca uykusuz kaldı, kelimeleri tıpkı bir makine gibi döktü kağıda. Uyuşturucular hem ilham kaynağı hem zehri oldu. Paranoya atakları, halüsinasyonlar, intihar girişimleri de madde etkisinin beraberinde getirdiği yıkımın diğer silahları… FBI’ın onu izlediğine inandı, arkadaşlarından şüphe etti, evini genç hippilerle doldurdu. Gerçeklik, onun için her zaman kaygan bir zemindi. Bunun bir adım ötesinde neyin yalan, neyin hakikat olduğunu hiç bilemedi.

1950’lerde pulp dergilerde başlayan kariyeri, 1960’larda zirveye tırmandı. “Solar Lottery” (“Uzay Piyangosu”)) ile ilk romanı çıktı; bir piyango evreninde geçen distopya, şansı ve otoriteyi sorguluyordu. Ardından “The Man in the High Castle” (1962) geldi – Hugo Ödülü’nü kazandı, Nazi ve Japon İmparatorluklarının kazandığı bir II. Dünya Savaşı alternatif tarihini anlattı. Burada gerçeklik, bir kitap içindeki kitap gibi katman katmandı; “The Grasshopper Lies Heavy” adlı o iç roman, Dick’in kendi gerçeklik sorgusunu yansıtıyordu. Karakterler, işgal altındaki Amerika’da kim olduklarını unutuyor, sahte kimliklerle yaşıyordu. Dick, “Gerçeklik nedir?” diye soruyordu her sayfada. Bu roman, onun erken döneminde çabucak yüsekldiği bir zirveydi. Zira ona ona göre, tarih bile manipüle edilebilirdi, zaferler yalandı, yenilgiler illüzyondu.Yapay zeka modelleri, robotlar, iklim değişiklikleri… Haklı durabilir bugün bakıldığında bütün bu açılardan yeniden ona, ama bugün bütün bunlar da  bu yanılsamanın bir parçasıysa! Daha sonra “Blade Rummer” filmiyle daha da ünlenecek olan baş yapıtı  “Do Androids Dream of Electric Sheep?” (“Androidler Elektrikli Koyun Düşler  Mi?”) patladı.  “Deckard” adlı bounty hunter, androidleri avlıyordu, ama empati testiyle gerçek insan ile sahtesini ayırt edemiyordu. Dick, burada en derin soruyu soruyordu aslında: “Gerçek bir insan olmak ne demek?” Gözler yaşartan sahte koyunlar, duygusuz makine insanlar ve bir post-apokaliptik San Francisco… Hayatındaki yalnızlık, burada ete kemiğe bürünmüştü. Androidler, onun evliliklerindeki duygusal soğukluğu mu yansıtıyordu? Belki. Ama asıl mesele, teknolojinin gerçeği çalmasıydı. Bugün, yapay zekâ çağında bu roman kehanet gibi okunuyor olabilir, ama aslında kimse geleceği hatırlamaz. Geleceği yaratacak kadar güçlü hayaller kurabilir yüne de. Biz de empati testlerinden geçiyoruz belki de, her defasında daha nekadar başarısı olumabilir, görmek için bunu.

“Ubik”te ise, gerçekliğin en vahşi halini anlattı. Bir patlamadan sonra zaman geriye doğru akıyor, nesneler çürüyor, gerçeklik donuyor ve eriyordu. “Ubik” adlı bir sprey, her şeyi onarıyordu, ama kendisi de bir yanılsamaydı. Dick’in uyuşturucu deneyimlerinin de bir ürünüolan; halüsinasyonlar, ölüm sonrası bir limbo gibiydi. Karakterler, kendi ölümlerini sorguluyor, fakat kim öldü kim yaşıyor bilemiyordu. Bu roman, onun 1970’lerdeki çöküşünün de bir özetiydi adeta. Ne yani, Dick bir kahin miymiş? Hayır, ama onun gibi neredeyse çok hasta ve bu hastalığın farkında olup bunu bir “farklılık” sananların kendilerine yazdıkları sonu teoriden pratiğe geçirmelerinin elbette “iyi bir yazar” olmakla biraz ilgisi olabilir, daha fazla değil. Zaten onu “iyi bir yazar” yapan kendi gündelik düşün ve deneyimlerini bir günlükten devşirme yeteneğine bağlı olarak yazıya geçirmesiydi. Sadece kendine ve kendi karanlık düşün odalarına dönük olması yüzünden. Amphetamin bağımlılığı yazarken gerçekle kurgu arasında gidip g lensine neden oluyordu.. “A Scanner Darkly”  tam da bunu anlatıyordu: Uyuşturucu bağımlısı bir narkotik ajan, kendi kimliğini kaybediyor, beyni ikiye bölünüyor. Fred ve Bob Arctor olarak iki kişilik, gözetleme cihazıyla kendini izliyor. Dick’in kendi paranoyasını sanata çevirdiğini görürüz burada. “Paranoya bazen gerçeklikle bağlantı kurar,” demişti bir yerde. Roman, dostlukların, sevginin ve beynin nasıl çürüdüğünü gösteren; yarı otobiyografik bir eser olarak çıkıyor karşımıza bu yüzden. Kendisi ve hayatı hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir okur için teknolojinin ve geleceğin öngörülerine sahip yazarlarımdan biri sanılabilirdi. Oysa hayatıyla neredeyse paralel metinleri onun  kişilik bozukluğunu günün koşullarını izlemeye vakti olan bir deli olduğunu bilir. Düşünceleri bu yüzden eserlerinin kalbiydi. Dick, gerçekliği bir hapishane olarak görüyordu. “Gerçeklik” gerçekten de bir hapishanedir tabi, yanılmaların toplamı olduğu için, ama 1974’teki o meşhur deneyim, her şeyi değiştirdi. Diş ameliyatı sonrası sodyum pentothal aldı ve birden “VALIS” denen devasa, aktif yaşayan zeka sistemiyle karşılaştı. Pembe bir ışık huzmesi beynine bilgi pompaladı. Antik Roma’nın hâlâ sürdüğünü, modern dünyanın bir simülasyon olduğunu iddia etti. Bu tanrısal bir müdahale miydi, yoksa şizofreni mi? Kendisi de bilemedi. “Exegesis” adlı 8000 sayfalık günlüğünde bunu binlerce kez sorguladı. “Gerçeklik, ona inanmayı bıraktığında yok olmayan şeydir” diyordu. Gnosticizm’e döndü; dünya, kötü bir demiurgun yarattığı bir tuzaktı, gerçek Tanrı uzaktaydı ve bilgi (gnosis) bizi kurtarabilirdi. VALIS (1981) romanı, Horselover Fat adlı alter egosu üzerinden bunu anlattı: Vizyonlar, Mesih’in yeniden doğuşu, bir filmde gizli mesajlar… Dick, “Bazı romanlarım kelimenin tam anlamıyla gerçekti,” diyordu. The Divine Invasion ve The Transmigration of Timothy Archer ile VALIS üçlemesini tamamladı; teoloji, metafizik ve bilimkurguyu iç içe geçirdi.

Hayatının son yılları, bu kavganın zirvesinde geçti. Tessa’dan ayrıldı, yalnız kaldı, Christopher’la yaşadı, ama sanrıları peşini hiç bırakmadı. Para yoktu, dönem dönem yükselse de ünü hâlâ niş bir çevreyle sınırlıydı. 2 Mart 1982’de Santa Ana’da felç geçirdi be öldü. “Blade Runner” filminin galasından sadece haftalar önce. Ölümünden sonra eserleri daha geniş kitlelere ulaştı. “Minority Report”, “Total Recall, A Scanner Darkly” filmleriyle milyonlarca insan onun dünyasının nasıl döndüğünü gördü.. Bugün, simülasyon teorileri, Matrix filmleri, hatta yapay zekâ tartışmaları onun fikirleriyle neredeyse doğrudan ilişkili.. O, gerçekliği sorgulayan ilk postmodern yazardı.Kafka ve Pynchon’un da  paranoid kuzeni. Ama Dick’i anlamak için sadece kitaplarını okumak yetmez. Onun hayatı, travma, uyuşturucu, aşk, kayıp ve ilahi çağrılarla dolu bir deney odası gibiydi. İkiz kardeşinin ölümüyle başlayan suçluluk, her romanında kendine mutlak bir yer buldu. “ Martian Time-Slip”ye şizofren bir çocuk, zamanı bükerken kendi geçmişini yeniden yazıp durdu. “The Three Stigmata of Palmer Eldritch”te uyuşturucu tanrı Palmer, gerçekliği ele geçiriyordu. Dick’in kendi bağımlılığının alegorisi buydu. Düşünceleri, sadece felsefi değil, insani değildi. Yine de onun tek insani tarafı merak duygusuyla perçinlenmiş şüphesiydi. Otoriteye, büyük şirketlere, medyaya güvensizdi. Bunlar bugün de güven duyulacak durumda değiller. Sahte gerçeklikler üreten güçlere karşı savaşıyordu sanıyordu. Zira öte yandan savaştığı cepheden çıkarıp başını namlusunu doğrulttuğu da yine kendisiydi. “Bugün toplumda medya, hükümetler, şirketler sahte gerçeklikler imal ediyor,” demişti bir röportajda. “Ben de romanlarımda ‘Gerçek nedir?’ diye soruyorum, çünkü ben de aynı şeyi yapıyorum” diyen de yine o olmuştu. Yazma süreci, bir tür kurtuluştu onun için. Her yazan için bu böyledir, hatta yazmayıp yalnız bir metni çeviren çevirmen için bile.  

Türk okurları için Dick, özellikle anlamlı. Eserleri yıllardır çevriliyor: “Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?“, “Yüksek Şatodaki Adam”, “Ubik”,  “VALIS”… Bizim coğrafyamızda da gerçeklik sorgusu güçlü bir elekten yanlış biçimlerde geçiyor, politik illüzyonlar, kimlik krizleri, distopik gündemler. Dick, sanki geleceği görmüştü evet. Gözetim devletleri, sahte haberler, yapay duygular. Ama en çarpıcı yanı, umudu hiç bırakmamasıydı.  “Gnosis”le kurtuluş umuyordu, bilgiyle, empatiyle. “A Maze of Death”te kolonistler kendi gerçekliklerinde kaybolurken bile bir tanrı arayışı sürüyordu. Yoksa gerçeklikle kavgası onun da hakiki olanı arama çabasından mı kaynaklanıyordu? Ama o, bulsa, bulabilse, bir tanrıyla da kavga edecek durumda ve düşünler içinde var olabiliyordu! “Uyan, bu bir rüya olabilir” diyen Dick, peki şimdi bu rüyanın neresinde kim bilir!

İlgili İçerikler