
George Orwell'ın distopik-politik romanlarında, özellikle "1984"te geçen olayların neredeyse çoğu gerçekleşti, biri hariç, ışınlanma. Nitekim, BBC'nin Orwell ile yaptığı bir söyleşide İngiliz gazeteci-yazar 1949'da yazdığı 1984 için "Romanımda geçen şeyler sahiden de yaşanabilir. Dünya şu anda bu yöne doğru gidiyor. Dünyamızda korku, öfke, zafer ve bayağılaşma dışında bir şey kalmayacak." demişti.
BİNGO. Ben hayatımda hiç bu son haftalardaki kadar 'gitmeyecek' korkusu, 'zafer' sarhoşluğu ve 'başarı', 'başarısızlık' sözcüğünü duyduğumu hatırlamıyorum. Başardı demek için bir süreç gerekmez mi? Bu her türlü seçim için böyledir. Evlilik kutlamalarında bile artık bu öngörülüyor. Dozunda tebrik ediliyor, kimse havalara uçmuyor, günlerin ne getireceği, bir yastıkta kocamanın zor olduğu biliniyor.
Bir yanda 'gerçek olmayan' bir başarı öyküsü, (İstanbul'da son bir yılda süt ve et ürünlerine ulaşamamış birkaç milyon kişi var) öte yanda her vesile ile 'Vurun Kahpeye'... Hep böyleydik ama şimdilerde her zamankinden daha fazla linç ruhundayız. Neticede Norveç'te, bir adadaki öğrencileri katleden katilin mekâna giderken Türk arabası kullanmasını manşet yapabilen eziklikte bir medya/toplum söz konusu…
İşsizlik sürecinde her sabah teknesinden buram buram tüten kahve fotoğrafı paylaşan bir sunucunun ve daha birçok medya mensubunun ağızlarından köpükler saçarak Kılıçdaroğlu'nu hedef alması başka nasıl açıklanabilir ki…
İstifa mı? Ben henüz başaramadığı için giden Genel Yayın Yönetmeni de görmedim, okunmadığı için köşesini bırakan yazar da, izlenilmeyen programını bırakan da, çoğumuzu iğrendirdiği halde belki kaşemi yükseltirim diye bas bas televizyonlarda bağırmaya devam eden hukukçu da…
Herkes yerinde. Kimse yerinden kıpırdamıyor.
Avrupa ve Dünya'da sağ rüzgarlar epeydir güçlü esiyor malum. İtalya 'da faşist Meloni seçildi. Seçim sonucunda İtalyanlar epey şaşırdı ama kimse İtalya 'yı terk etmeyi düşünmedi bildiğim kadarıyla. Tam tersine solcular, sosyal demokratlar, gazeteciler, aydınlar toplanıp "Neden?" sorusuna cevap aramaya başladılar. Belli aralıklarla bir araya gelip tartışıyorlar nerede yanlış yaptık diye.
Meselenin kişi/kurumun çok ötesinde olduğunun herkes farkındayken Yeniçeri nidaları ile "Kelle ister!" ortalığa saçılıyor.
Başarı isterisine gelince:
Bir şey çok söylenirse ağızda sakız olur acır, çürür ya, başarı da öyle oldu.
Eğitim meselesinde de aynı dramı görüyoruz. Türk annelerinden daha iddialısı var mı bu dünyada?
Eğitim odaklı bir aile ve çevrede büyüdüğüm halde ne mahallede lisede belge alan çocuğun (Ki sonraları önemli bir bankanın en önemli kişisi oldu) annesi dövünmüştü, ne de ağabeyim, karşı komşunun oğlu Mennan gibi çok yüksek puanlarla istedikleri üniversiteye girenlerin evinde kutlama olmuştu. Sakindik, sevinç çığlıkları atmak ayıptı. Temkinli yaklaşılırdı her şeye, makuldük.
Başarı, mutluluk, huzur ilişkisine girmiyorum. Çıkamam zira ama bu kadar yüzeysel olmak zorunda mıyız gerçekten?
Annie Ernaux
Nobel Edebiyat Ödülünün 2022 'deki sahibi Fransız yazar Annie Ernaux geçtiğimiz günlerde Londra'da The Guardian ile yaptığı söyleşide ödül ile gelen mutsuzluğunu anlattı:
"Gerçekten benim için bomba gibi oldu. Hayatımı karmakarışık yaptı ve en kötüsü artık yazamıyorum. Oysa, yazma eylemi her zaman benim geleceğim olmuştur. Dahası asla istemediğim bir ödüldü. Şimdi oturmuş acı acı tekrar yazabilmek için bekliyorum.
Birçokları için ödüller çalışmamızın bir takdiri olarak kabul edilir ama benim için esas takdir okuyucuların kitaplarımda kendilerini gördüklerini söylemeleri.
Yirmi yaşında yazmaya başladığımda hiçbir şeyden emin değildim. İyi bir yazar olduğumu düşünmüyordum. Şüphe içindeydim. Bugün hala bir kitabı bitirememektense ölmeyi tercih ederim.
Yazmak ne mi? Kurtuluşun yerine geçebilen belirsiz bir eylem."
Nobel 'den rahatsız olan tek yazar Ernaux değil. Kabul etmeyen de var, iplemeyen de, aldıktan sonra adını anmayan da.
Nobel'i de haddinden fazla önemsiyoruz. Az bilgi çok duygu getirir derler.
Succession
Başarı odaklı Roy ailesi ile yıllardır süren yollarımız ayrıldı.
Murdoch ailesinden ilham alan ve her sezonu ile fetheden ödüllü dizi 4. sezonu ile ekonomi/aile ilişkilerini de sonlandırdı.

48. Emmy adaylığı, 13 ödülü olan dizinin bu son sezonunda malumunuz medya şirketi Waystar Royco'nun teknoloji vizyoneri Lukas Mattsson'a satışı gittikçe yaklaşmasını temel aldı. Bu önemli satış, anlaşma tamamlandığında hayatlarının nasıl olacağını bilemeyen Roy'lar arasında gönül yaralarına ve aile kavgalarına yol açtı. Aile kültürel ve politik ağırlığının büyük ölçüde azalacağı geleceği gördü. Bu da hararetli bir iktidar mücadelesine yol açtı doğal olarak.
Logan Roy ve birbirinden şımarık, hadsiz çocukları Kendall, Siobhan, Roman, Connor…
Medya dünyasını iyi bilen İngiliz gazeteci Jesse Armstrong tarafından yaratılan dizi Murdoch'lardan ilham alan bir pembe diziden çok daha fazlası oldu. Güç, ittifaklar, para, miras oyunları, aç gözlülük, iktidar arzusu ötesine geçen bir hayatta kalma savaşı, bir Shakespeare dramına döndü.
Roy'lar küstah bir aile. İnsanları çok kolay azarlayabiliyor, gözden çıkarıyorlar, aşağılama gani yani. Mutlu da değiller, onca paraya rağmen boğazlarından keyifle bir lokma geçmiyor. Uçaklarına dolmuşa biner edasıyla yürüyor, elde etmek için hiçbir şey yapmadıkları bir serveti harcamaktan başka bir şey yapmıyorlar…
Despot baba Logan Roy'a gelirsek, Brian Cox geçtiğimiz aylarda verdiği bir söyleşide başlarken nefret edeceğine inandığı karakteri zamanla sevdiğini ve saydığını söyleyerek şaşırttı: "Hiç de korkunç bir adam değil, çok yanlış anlaşılan bir adam. Logan'da sevdiğim şey kötü bir mizah anlayışına sahip olması. İnsanları nasıl harekete geçireceğini biliyor ve onları kasten sarsıyor. Bir şekilde acımasız olsa bile insanları sürekli uyandırıyor.
Tahmin edebileceğiniz gibi rolümü çok sevdim, Trump ve Murdoch'un aksine kimsenin yardımı olmadan kendi kendini yaratmış ve başarmış bir adam Logan. Zamanla ona saygı duymayı da öğrendim. Logan'ın dramı aslında çocuklarını seviyor olması. Bu sevginin karşılığını göremediği için de mutsuz. Logan bana hiç benzemiyor ama bence saygıyı hak ediyor."
Shakespeare Company oyuncusu İskoç aktörün diziden sonra hayranları ile ilişkisi kökten değişmiş. Yolda, e-posta ile iş, para vs. sürekli bir şey istemeye başlamışlar.
Dizinin bu kadar başarılı olması tesadüf değil tabii ki. Zenginlerin yaşamı en ince ayrıntılarına kadar araştırılmış, herkesin birbirinden neredeyse nefret ettiği partiler, sıkıcı havuz başları, keyfini bir türlü çıkaramadıkları, yayılıp oturamadıkları pahalı evler, sevgiye ihtiyaçları yokmuş gibi davranmalar, güç zehirlenmesi diyaloglar, herkesi aptal bulmalar falan…
Örneğin, helikoptere, uçağa binme hallerindeki doğallık dizinin 'varlık danışmanlarından 'aldığı destek ile sağlanmış. Danışmanlar sette oyunculara doğduğu andan itibaren çok varlıklı bir yaşam süren kişilerin nasıl tepki vereceğini anlatmışlar. Helikopterden inerken bunu hep yaptıkları için pervanenin nerede olduğunu artık bildiklerini ve buna göre yürümeleri gerektiği gibi, o sahneleri o özgüvenli yürüyüşü sağlamak için danışmanlar eşliğinde defalarca çekilmiş.
Oyuncular da kendilerini bu havaya fazlasıyla kaptırmış olacaklar ki Kendall Roy'u canlandıran Jeremy Strong'un sette herkese bağırması, Brian Cox'un sürekli "Biraz sakin ol." demek zorunda kalması sadece çiğlik olamaz. Değil mi?
Ben dizinin diyaloglarını da sevdim: "Hiç kafasını yastığa koydu mu uyuyan tanıdığım ve saygı duyduğum kimse yok."
Ve tabii Logan Roy'un lokantada yemeğine dokunmadan söyledikleri:
"İnsanlar nedir ki? Hepsi ekonomik birimler, birlikte bir pazar oluşturuyorlar, evlilik piyasası, fikir piyasası."
Ve çocuklarına yönelttiği:
"Ciddi karakterler değilsiniz. Ahmaksınız. Ama sizi seviyorum."
"Succession", hayatın aslında bir yansıma olduğunu, ona gerçekten sahip olamayacağımızı gösteriyor bir anlamda. Her şey sürekli yer değiştiriyor zira.


