Bir mucize olsa
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bir mucize olsa

Zaman sanki lehimize işlemiyor, gezegenin zamanı da bizim zamanımız da giderek azalıyor. İnsanın zaman algısı bir birim zamanda neye maruz kaldığımızla da ilgili, bir birim zamana akan veri sağanağı o kadar negatif ki farkında olarak ya da olmayarak içimize işliyor

Bir mucize olsa

“Dünün geçmişte kaldığını, yarının mutlaka geleceğini biliyoruz. Şu an deneyimlediğimiz şeyin ne olduğu sorusu için ise henüz bir yanıtımız yok!” diye bitiyordu Güneç Kıyak’ın zaman üzerine bir yazısı...

Bilimsel değil elbet ama ‘şu an’ için benim deneyimlediğim her nefeste yaşadıklarımız ile düşündüklerimiz ile ağır evrim sınavında olduğumuz. Bireysel olarak da toplumsal olarak da her an bir seçim yapmak durumunda kalıyoruz. Ağır yıllar yaşıyoruz.

Oysa 1960’ları sükûnet yılları gibi hatırlıyorum, Şirinevler’den araba geçse Buca’dan duyulurdu. Bahçeli evlerimizin kapısı hiç kapanmazdı, hiçbir yerden tehlike beklenmezdi, yatırıldığımız öğlen uykuları bitmez, saatler geçmezdi. Merserize hırkalarla gidilen akşam sinemaları en büyük eğlencemiz, filmler ortak kültürümüzdü. Facia denince akla Titanic gelirdi, başka facia duymamıştık. Uçaklar düşmez, gemiler batmaz, sivil savaş düzeyinde kayıp verdiğimiz trafik kazaları yaşanmaz, insanlar genç yaşta ölmezdi. Her şey sırasıyla olurdu, olağan bir şekilde.

Lüks yoktu, mutluluk çoktu. Anemin ‘evlerinde elektrik olmayan çocuklar bile senden çalışkan’ demesinden elektriğin herkeste olmadığını anlamıştım. Elektriği olmayan çocuklar bile mutluydu herhalde ki anlamamıştık.

Alsancak’a taşındığımızda durum biraz değişti, ortam renklendi, Bonjour’da pizza yemeler, Sevinç Pastanesi’nden paskalya çöreği almalar, Tayyare Sineması seansları başladı. İzmir’de hayat o kadar güzeldi ki Lefkoşa ve Napoli’ye taşındığımızda oraları çok taşra ve muhafazakâr bulduğumuzu hatırlıyorum.

70’ler, 80’ler, askeri darbeler, idamlar derken Türkiye hafif hafif kararmaya başladı. 90’lar bir kesim için Özal ile şenlendi, ortalıkta bir hareketlilik oldu ama bu, basının kamu yararından çıkıp özel sektör olarak kabul edilmesi, suikastlar, karanlık günler, cinayetler ile gölgelendi.

Sonrası malum, giderek yiten masumiyet yılları. Belki o yüzden en azından biz gazeteciler Cağaloğlu’nda kurulan dostluğu, hakikiliği çok sevdik. Çaycılarımızı çok sevdik.

Plazalarla hayatımıza giren kalitesizliğe aslında hiç alışamadık.

Bu hafta gittiğimiz iki cenaze, bir yemek bana (bize) bir kez daha bunu yaşattı.

Zaman sanki lehimize işlemiyor, gezegenin zamanı da bizim zamanımız da giderek azalıyor. Netflix’teki yapımların bile yarısı felaket senaryoları üzerine, Dünya’yı bir göktaşı yok etmiş, hepimiz savrulmuşuz falan…

İnsanın zaman algısı bir birim zamanda neye maruz kaldığımızla da ilgili, bir birim zamana akan veri sağanağı o kadar negatif ki farkında olarak ya da olmayarak bu porlar içimize işliyor.

Ortak bir zamanın enerjisini yaşadığımız için kendinizi bu negatif sağanaktan kurtulmamız imkânsız değil ama zor. Pazar günü Tarlabaşı’nın daracık yokuşlarından birinde bir duvar yazısı gördüm, TKP yazısının hemen altında, eğer onlar yazmış ise Medusa’nın Salı belgeseli kadar alkış hak ediyorlar ‘BİR MUCİZE OLSA’ diye yazıyordu.

Bir mucize olsa gerçekten...

Özel mektuplar Müzesi

İtalya’da Torrevecchia Teatina’da çok özel bir müze açıldı: 19. yüzyıldan günümüze 25 bin yazışmadan oluşan, iki kişilik sırların bizim gibi üçüncü kişiler tarafından okunmasını sağlayan bir müze.

Çoğu aşk satırları ile dolu mektuplar şair Federico Valignani tarafından 18. yüzyılda edebiyatçılar için inşa ettirilen Palazzo Valignani’de daimî ikametlerine kavuşmuşlar.

Bir kısmı sahaflardan toplanan mektupları Pamio ve Pina Verdoliva yıllarca evlerinde saklamışlar ta ki 1995’te Napoli’yi sallayan o deprem olana dek. Depremde çift yatak altına kaçmak istemiş ama yatağın altı da mektup sandıkları ile dolu olduğu için kımıldayamamışlar. Dahası evleri de mektup paketleri ile dolu olduğundan sürekli yaşam kalitelerinden taviz vermeye başlamışlar. Deprem bardağı taşıran damla olmuş, ertesi gün umutsuzluk içinde ‘bunlardan kurtulmalıyız ve güvenlik altına almalıyız’ demişler, müze fikri böyle doğmuş.

Sorrento’da tanışan çiftin aşkları da uzun süre kâğıt üstünde devam etmiş, birbirlerini iyice tanıdıklarına, birbirlerine gerçekten sırlarını söylediklerine, onları örten örtüyü kaldırdıklarına inandıklarında tekrar buluşmuşlar.

‘Baharda kapılarımızı açarız ve mektuplar uçar, sanki alıcılarına geri dönerler, hayata geri dönerler ve ziyaretçiler roman okur gibi okur onları’ diyor ve anlatıyor Massimo Pamio:

‘Eski bir kulenin 4. basamağında birkaç dakikalık bir el sıkışması, isimlerimizin söylenmesi. Etraf deniz ile çevrili ve fonda bir Fransız müziği var. Savaş zamanında barış dolu anlar’ diye yazıyor mektuplardan birinde. Zarftan Kule’nin Porto Palo, tarihin 1941 olduğunu anlıyoruz. İsimler Guido ve Maria Antonietta. Çift 1941’den 1987’ye kadar birbirlerine 600 mektup yazmışlar. Topçu teğmen olan erkek mektuplarından birinde ‘Bizimki koalisyonların en güçlüsü. Sana uzun uzun yazıyorum, düşüncelerimin birbirinden kopuk olup olmadığını bilmiyorum. Belki de sevgimi askeri emir kipiyle yüklüyorum sana’ diye yazmış.

24 Ocak 1956’da ise şöyle yazıyor: ‘Hiçbir şey olmuyor gibi gelebilir ama geri döndüğümde her şey dahi iyi olacak. Orkiden saksısında yatağımın baş ucunda. Benden haber alamazsan çarşamba günü İstasyona gel.’

Bir başka mektup yığınının üzerinde ‘Düğün’ yazıyor. Bu paket bir kadın ve erkeğin hayatı aslında, Donato ve Elena’nın: ‘Bunlar aşk, bunlar evimiz, bunlar seni çok seven benim’ diyor Donato bir sürü müstehcen tanımlamanın ardından.

Elena her şeyi üç kere söylüyor; ‘Donato, Donato, Donato seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum. Kelimeler tüm gün kalbinde, kulaklarında kalsın istiyorum, aşkımın hep seni takip etmesini istiyorum.’

Her zaman romantik metinler olmuyor, İtalya’nın dört bir yanına bir konferanstan diğerine koşuşturan üniversitede görevli ünlü bir psikanalist ile yine çok ünlü ve önemli bir psikoloğun arasındaki mektuplar örneğin. İkisi de mektupları daktiloda yazmışlar: ‘Bütün bunlar ne kadar üzücü aşkım. Projelerle, düzenlemelerle ve hatta belki yalanlarla yaşamak. Sana büyük acını paylaştığımı söylememin bir faydası yok. Yüzünde bir tebessüm kırıntısı bile bulamıyorum.’

Bu ilişki bir süre sonra bitiyor.

Büyük bir askeri geminin amirali ile karısı arasındaki mektuplar ise şifreli, 1970’lerde yazılmışlar ve sadece kendileri anlayabiliyorlar.

Fransızlardan örnekler de var, 1921’de bir manken, şapkacı sevgilisine göndermiş. Mektup ulaşmamış ve o tarihten sonra ilk kez açılmış, kadın mektuba hâlâ kokmaya devam eden parfümünden de sıkmış ve rujla ‘Bir gün geleceğim’ demiş.

Muhtemelen o gün gelmedi, zaman akıp gitti.

İlgili İçerikler