Amerikan psikopatı geri döndü
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Amerikan psikopatı geri döndü

Şimdilerde yaşananları psikopat birinin hayal edebileceği türden distopik bir evrene benzetebilir miyiz? Giderek kimsenin kimseye güvenemediği bir korku imparatorluğuna dönüşüyoruz, Türkiye de ülkeler arasında birinciliği göğüslüyor...

Amerikan psikopatı geri döndü

Yayınlanmasının üzerinden 35 yıl geçmesine rağmen Brett Easton Ellis’in kült klasiği ‘Amerikan Sapığı’ yeniden film olarak çekiliyor. Sorun şu ki tasvir edilen erkek tipi artık ana akım oldu

Simon-Schuster, Brett Easton Ellis’e üçüncü romanı ‘Amerikan Sapığı’ için 300 bin dolarlık bir avans ödemiş ancak kitabın şiddet ve cinsiyetçi içeriğinden endişelenerek aniden yayınlamama kararı almıştı. Yazar da avansı cebine indirdikten sonra başka bir yayınevine, Vintage’a götürmüş, Yayınevi romanı hemen  piyasaya sürmüştü. Sonuç ortada,  90’ların başından bu yana 24 dile çevrilen  ‘Amerikan Sapığı’ nın başarısı da satışı da devam ediyor. 

Otuz beş yıl içinde birkaç müzikal, Christian Bale’in başrolünü oynadığı bir film, sayısız esinlenme, son birkaç aydır da Luca Guadagnino Austin Butler’ın Patrick Bateman rolünde oynayacağı yeni filmin çekimine hazırlanılıyor.

‘Amerikan Sapığı’  Türkiye'de 2006 yılında İthaki Yayınlar’ında Fatin Özgüven'in şahane çevirisi ile yayınlandı, hazırladığım gazete sayfasına manşet yaptığımı hatırlıyorum.

Patrick Baterman 26 yaşında, 80’li yılların Amerika’sında New York’ta yaşayan bir borsacıdır. Yakışıklı, iyi eğitimli ve zengindir. Giyinmeyi, zengin kulüplere gitmeyi, pahalı ve güzel kadınlarla birlikte olmayı, kokaini sever ama en büyük tutkusu öldürmektir, kadınları, çocukları, köpekleri, dilencileri… Yani tüketmeyi, yok etmeyi seçmiştir. Gündüzleri işe gider normal insanlar gibi, geceleri ise alabildiğine sapkın yaşar. Peki tüm bunlar gerçek midir, yoksa zihninde yaşattığı gerçekler mi ?

Öyle ya da böyle, tek gerçek O’dur.

Ruhsal dünya ile siyaset dünyasını bütünleştiren bir kitap olarak  zamana direndi ‘Amerikan Sapığı’ ve yüzyılın en önemli yüz kitabından biri seçildi.

Kitabın filminin tekrar çekilecek olması sapıklığın artık kalıcı bir gündem haline gelmesinden mi, Patrick Baterman karakterinin azınlıktan giderek egemen olmaya başlamasından mı bilmiyorum.

Kitap 1991’de çıktığında, Ellis’ın vahşi kapitalizmi Türkiye’de de Özallı yıllara tekabül ediyordu, bir yerlerde devlet eliyle cinayetler işleniyordu ama büyük şehirlerde plaza ve beyaz yakalı modası başlamış, yuppie olmak/görünmek, iş çıkışı moda barlarda boy göstermek, şıkır giyinmek yükselen değer olmuştu.

Bu bağlamda gazete patronları da şehrin kalbindeki binaları bırakıp şehrin alabildiğine dışında inşa ettirdikleri ruhsuz, penceresi açılmayan, elektrik kabloları üzerinde yaşamak zorunda kaldığımız plazalara taşımışlardı gazeteleri. Gazetecilerin düşünsel ve ruhsal iklimi de böyle değişmeye başlamıştı.

ABD’de ise Ellis’in vahşi kapitalizmi  Reagan hedonizmini hedef alan bir hikâye anlatmak istemişti.

İkinci sınıf bir oyuncu olan Roland Reagan ve karısı Nacy, tatsız tuzsuz bir görüntünün ötesine geçememişti. Dönemin büyükelçisinin eşi anlatmıştı, uzun bir kara yolculuğunu birlikte yapmalarına rağmen Bayan Reagan yol boyunca ağzını bile açmamış, böylesine gayri insani  bir durum yani.

Varoluşsal olarak boş, kıyafet, marka ve beden takıntılı, karikatürize edilmiş seks, stres atmak için şiddet, rekabeti yücelten bir sistem… Bugün artık beyaz esarete dönüşse de sistem her gün bir yerden açık veriyorsa da eroin ve seks skandalları şimdilik isim üzerinden magazinleştiriliyorsa da sistem aynı sistem. 

Sadece artık deşifre ediliyor, kapitalizm Davos’ta bile kabul görmüyor.

Baterman sınıfçı, kadın düşmanı, homofobik bir manken. Sanırım kitabı reddeden yayınevinin öngöremediği şey dünyanın tam da bu psikopat katilin hayal ettiği gibi bir yer. Onun da erkekliğin arketipi haline gelebileceği oldu. Kadınlardan nefret eden (bakınız Adolesence dizisi vb) seçilmeme, sevilmeme korkusundan dolayı içe dönen, alfa erkeklerden farklı yalnız kurtların bu kadar artabileceği de öngörülmemişti muhtemelen.

Tıpkı o yıllarda parti parti dolaşan kabarık saçlı, patates yüzlü emlakçının bir gün ABD Başkanı olabileceği öngörülemediği gibi. Geceleri cinayet işlemese de kişisel başarı guruluğu, cinsiyetçiliği, su dalgalı saçlı (Milli Savunma Bakanı olsa bile), botokslu kadın prototipi , kuralları saçma bulan, kişisel başarının her şey olduğuna inanan bir bireycinin hükmedebileceği…

Ellis’in baş kahramanı Baterman’ın mitleri arasındaydı Donald Trump. O zamanlar için komikti, televizyon tutkunu, yaramaz çocuk suratlı bir adam ama demode erkek hegemonyasını referans alanlara bile artık komik gelmiyor. 

Peki şimdilerde yaşananları psikopat birinin hayal edebileceği türden distopik bir evrene benzetebilir miyiz ? 

Kısmen evet. Sosyal medya ile pompalanan gençlik kültürü, daimi bir oruç hali, diyetler, vitaminler, yaşlanmaktan alabildiğine korkmak, fiziksel zindeliğin kutsanması , kırılganlığın saklanması, paranoyak bir döngü… O kadar ki birçok ünlü hafızamızda genç kalıyorlar, çünkü yaşlanmış hallerini gören yok, saklanıyorlar adeta.

Zengin mutsuzlar kuşağının çağımızdaki mucidi Ellis, temel bir şeyi anlamıştı; bazı alışkanlıkların zahmetsizce benimsenip ana akım olabileceğini...

Röfleli sarı saçlı metroseksüel David Beckham mesela.

Dekorasyonun takıntı haline gelip başrole yerleşmesi mesela.

Doğal ile yapay arasındaki farkın giderek ortadan kalkması mesela…

Ve giderek kimsenin kimseye güvenemediği bir korku imparatorluğuna dönüşmemiz, Türkiye’nin de ülkeler arasında birinciliği göğüslemesi.

Sevdiğimiz insanlar orada mı, var mı, yok mu, bu dekordan kazançlı çıktı mı insanlık ?

Tabii ki çıkmadı, insanın doğadan alabileceği bir şey kalmadı, tür olarak tasfiye edilebileceğimizi anlayanlar anladı.

Hawking, “Uzayda zeki, bizden üstün uygarlıkların keşfedilmesi halinde değişmek zorunda kalacağız, Evrende benzersiz bir yerimiz olduğu fikrini terk edip merhametli ve alçakgönüllü olmak zorunda kalacağız” demişti.

‘Amerikan Sapığı’na dönersek, Dostovyeski ‘nin bu dünyada kendisine yer bulamayan, kaybolmuş, karanlık ruhlarına benzeten çok olmuştu Patrick Baterman’ı: 

“Hem bu Notlar’ın yazarı hem de Notlar‘ın kendileri, elbette ki uydurmadır. Gene de, bu Notlar’ın yazarı gibi kişiler, toplumumuzun hangi şartlar altında oluşturduğu göz önüne alındığında, toplumumuzda sadece var olmakla kalmamakta, var olmaları gerekmektedir de. Okurun gözleri önüne, alışılandan daha belirgin bir biçimde, yakın geçmişimizin karakterlerinden biri getirmeyi diledim. O, Hala aramızda gün doldurmakta olan bir kuşağın temsilcisidir. ‘Yeraltı…’ başlıklı parçada bu kişi kendini ve görüşlerini ve çabalarını anlatmakta ve deyim yerindeyse, nasıl olup da aramızdan çıktığının, çıkmak zorunda kaldığının nedenlerini açıklamaktadır. Aşağıdaki parça onun hayatındaki belli olaylara dair gerçek ‘notlar’dan oluşacaktır.”

Dostoyevski,  ‘Yeraltından Notlar’, 1864 Sainkt Peterburg

“Ben hasta bir adamım”  ile romana girer yazar, sıkı bir Batı eleştirisi yapar. Şöyle bitireyim;adam yeraltından çıktı, ana akım oldu. 

Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası

Semiha Berksoy, Robert Wilson, Merdivenköy’de türbe

İstanbul Modern’de eylül ayına kadar devam edecek olan “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası”  sergisi vesilesi ile anılar kafama üşüştü.

The Marmara Oteli’nin en üst katındayız, sabahın erken bir saati, kürsüde dâhi yönetmen Robert Wilson , İsabella Rosellini ve Semiha Berksoy oturuyor. Rosellini bahar kadar güzel, sade, mütevazı, Wilson da öyle; yakışıklı, güleç. Semiha Berksoy kahkül kesimli saçları, elma yanakları ile sıra dışı.  Berksoy 90 yaşında Wagner‘in ‘Tristan ve İsolde’ operasından ‘Aşk Ölümü’ aryasını söyleyerek sahnenin bir ucundan diğerine geçiyor. Gerçekten görkemli bir kapanış...

Robert Wilson’u Merdivenköy’de yer alan aile türbesine götürdüğünü anlatıyor, “Dedem orada yatıyor, görsün” diyor, Wilson başıyla onaylıyor …

Merdivenköy, türbe ,Robert Wilson inanılmaz absürd duruyor...

Bir ara kanepeye geçip Semiha Hanım ile muhabbet ediyoruz, daha doğrusu o anlatıyor, ben dinliyorum. Ceketinin altındaki sarı simli bluzu gösteriyor, meğer bluz değilmiş, simli külotlu çorabını yukarıya çekip bluz yapıyormuş…

Saç modelini asla değiştirmezmiş, annesini ona öyle yakıştırdığı için, sekiz yaşından beri; yani 82 yıldır  aynı modeli taşıyormuş o yüzden…

“Ben primadonna olamadım çünkü güzel değildim, güzeller primadonna olabilir, Zeliha güzel mesela” demişti kızını göstererek…

Nazım Hikmet‘e aşkının tek taraflı olduğunu ise birinci el bir tanıktan dinlemiştim, Moskova’ya Nazım’a hediye gönderdiği kişiden.  

Onun için aşk hayatına yön veren duyduydu muhtemelen, aşık olunan kişiden bağımsız olarak.

Ve başyapıtı kuşkusuz kendisi idi.

İlgili İçerikler