Yalnızlık bireysel bir duygu olmaktan çok, toplumsal bir rejimin sonucu. Kendi etrafımızda ördüğümüz “balonlar” bunu görünmez kılıyor çünkü bu balonların içinde yaşam, bize tanıdık ve güvenli görünüyor. Balonlar diyorum ama aslında kastettiğim şey yankı odaları; kendi sesimizi, kendi yüzlerimizi duymaktan ibaret kapalı çevreler. Bu odaların ve bu tanışıklığın ardında, özellikle Türkiye’de, kolektif bir yalnızlık birikiyor. Yalnızlık artık tek başına kalmak değil; kalabalığın içinde birbirine değmeden sürüklenmek.
Bu yalnızlığın kaynağı, kişisel tercihlerden çok yapısal şartlar. Belirsizlik, güvensizlik, sürekli ertelenen gelecek ve sönümlenen güven duygusu, hepsi aynı atmosferi üretiyor. İnsanlar yan yana geliyor, ama ortak bir yönelim ya da güven zemini paylaşmıyor. Birbirine destek olamıyor. Ya koşulları ağır, ya korkuları. Bu yüzden kamusal alan, bir aradalığın mekânı olmaktan çok, sessiz bir dağılmanın zemini haline geliyor.
Gerçekte kimse iyi değil, çünkü iyilik hissi, bireysel bir ruh hali olmanın ötesinde, toplumsal bağların sağlığıyla ilgili. O bağlar zayıfladığında, öfke, hüzün ve yılgınlık ortak payda oluyor. Yalnızlık, bireysel değil ortak bir ruh hali, kalabalık içinde bile hissedilen bir mesafe, görünmez ama dokunan bir ayrılık.

Bizi bu duygulara mahkûm eden bir atmosfer var. Sanki özellikle böyle hissetmemiz isteniyor. Hablemitoğlu’nun bir tweetinde vardı, kararsız, ürkek, içe kapanık haldeyiz, mutluluğumuz, sevgimiz, neşemiz serbest dolaşmasın diye görünmez duvarlar örülüyor. Her sabah uyandığımızda hangi sözümüzün, hangi bakışımızın, hangi paylaşımımızın yanlış anlaşılacağını bilemez haldeyiz. Sessizlik dayatılıyor. Türkiye’de yalnızlık örgütlenme biçimine göre de şekil değiştiriyor. Eğer örgütsüzsek yalnızız. Eğer örgütlüysek, örgütlü olduğumuz konunun sınırlarına sıkışıyoruz. Filistin’de örneğin, zalim belli, zulüm belli; orada yan yana durabiliyoruz. Ama ülke içindeki diğer meseleler muğlaklaşıyor. Faili belirsiz olunca yüklemi de muğlak kalıyor. Bu muğlaklık da yalnızlığı derinleştiriyor.
Ben uzun süredir iş arıyorum mesela bu ülkede. Kendi dilimde ders anlatmak istiyorum mesela. Haklarımı geri aldım, kendi ülkemde çalışmak istiyorum. Bu ülkede bir üniversitede kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Başvurduğum üniversitelerden bana şöyle diyorlar: “Hocam, keşke bizde çalışsanız, ne büyük şans bizim için”. Aradan geçiyor birkaç gün, arayan yok. Ardından “Elimizden bir şey gelmez” cümlesi geliyor. Başlarda, elbette diyordum, anlıyorum. Ama anlamıyorum da, neyi anladığımı anlamıyorum çünkü. Kendimi biliyorum. Şimdi soruyorum, “ne gelmez mesela elinizden? Ne denediniz de gelmedi? Uzun bir sessizlik oluyor. İşte o sessizlik, toplumsal iklimin de sesi aslında. Herkes korkuyor, herkes güvensiz, herkes susuyor. Kimse korktuğunun ne olduğunu da bilmeden korkuyor. Ama apolitik olmak artık politik bir tavır. Ve bu tavır yalnızlık üretiyor.

Bu suskunluk, iletişimsel bir mesafenin değil, sürekli gözetim altında yaşamanın sonucu. William Reddy’nin “duygu rejimi” dediği şey, hangi duyguların serbestçe akabileceğini değil, hangilerinin cezalandırılacağını belirler. İnsanlar artık neyin riskli olduğunu dahi bilmeden, genel bir tehdit gölgesinde susmayı tercih ediyor, bu tercih, aslında bireysel bir karar olmaktan çok, ortak bir hayatta kalma stratejisine dönüşmüş durumda. Sessizlik, toplumsal atmosferin en güçlü dili haline geliyor; dile gelmeyen, konuşulamayan şeyler çoğaldıkça yalnızlık da derinleşiyor. Hannah Arendt’in kavramıyla bu yalnızlık, sıradan bir tek başınalık değil; kamusal alandan dışlanma, ortak eylem gücünün kırılması. Bu yüzden “apolitik” görünen tavır bile aslında politik bir katkı diyorum ya, çünkü sessizlik otoritenin istediği şeyin ta kendisi.
Yalnızlık gündelik hayatta da başka şekilde peşimi bırakmıyor. Sabah yedide arabayla yoldayım. Önümden bir kadın bebek arabasıyla geçiyor. Yanda bir simit fırını. Belli ki kadın, simit almaya gidiyor. Ve dahası yaya geçidinden geçiyor. Durup yol veriyorum, çünkü yol yayanın hakkı. Arkadan korna kıyamet kopuyor. Neden? Yayanın zaten hakkı olan geçiş hakkını ona tanıdığım için mi? O sabah onu ve bebeğini ezmemeye karar verdiğim için mi? İşte bir sabah daha yalnızlıklardan yalnızlık beğeniyorum, hak yalnızlığı. Yasa ile güvence altına alınmış en temel bir hakkın bile toplumsal pratikte sürekli ihlal edildiği, görmezden gelindiği bir yerde, bu hakkı tanımak seni kalabalığın karşısında tek başına bırakıyor. Yalnızlık tek başınalık olmuyor artık, hukukun ve adaletin ortak bir zemin olmaktan çıkmasıyla ortaya çıkan bir yabancılaşma haline dönüşüyor. Hani Orhan Kemal’in romanlarında da işçilerin hak arayışı böyle bir yalnızlık üzerinden anlatılır ya. İşçiler en basit haklarını talep ettiklerinde, çoğu kez arkadaşları bile geri çekilir, korkar onlardan. “Elinden bir şey gelmez” tavrı orada da görülür. Hak arayışı, bireyin kolektiften kopması pahasına yaptığı bir eyleme dönüşür.

Ken Loach’uın I, Daniel Blake filminde, en temel haklarını talep eden bir insanın nasıl yalnız bırakıldığını görürüz. Daniel Blake’in sosyal yardım ve sağlık hakkı vardır; bu haklar kâğıt üzerinde güvence altına alınmıştır. Ama onları kullanmaya çalıştıkça Blake devletin duvarlarına çarpar, her adımda daha da yalnızlaşır. Onun hikâyesi, hakkın kâğıt üzerinde var olup gündelik hayatta askıya alındığı bir düzenin çarpıcı bir ifadesidir. Onun hikâyesi, hakkın var olmasıyla hakkın yaşanabilir olması arasındaki uçurumu gösterir.
Hannah Arendt bu tür durumları kamusal alanın çöküşüyle açıklar. Hakların anlamı, onları kolektif bir zeminde paylaşabildiğimiz sürece vardır. O zemin çöktüğünde, hak talebi dayanışmanın değil, tek başına kalmış bireyin sesi olur. Giorgio Agamben’in çıplak hayat kavramı da bu kırılganlığın başka bir boyutunu açar. Hukuk herkese eşitmiş gibi görünür ama olağan koşullar askıya alındığında, kişi hakka sahip olduğunu bilse de onu kullanamaz. Hakkını dile getirdiği anda, tam da bu askıya alınmışlığın ortasında savunmasız kalır. Nancy Fraser’ın tanınmama tartışması gibi. Hak yalnızlığı, aynı zamanda tanınmama halidir. Herkesin kabul etmesi gereken bir hak görmezden gelindiğinde, onu hatırlatan kişi sadece hukuken değil, toplumsal olarak da görünmezleşir.
Yılgınız, umutsuzuz, üzgünüz. Ama aynı zamanda öfkeliyiz, şaşkınız, hâlâ sorular sormaya devam ediyoruz. Yalnızlık bir duygu olduğu kadar bir rejim, bir yönetme biçimi. Ümitle ümitsizlik kol kola gidiyor. Ernst Bloch’un “Umut İlkesi”nde yazdığı gibi, umut basit bir iyi niyet ya da kişisel iyimserlik değildir. Umut, henüz gerçekleşmemiş olanı tahayyül edebilme, henüz olmamış olanın bilgisini taşıma kapasitesidir. Bloch’a göre insan hep yarım kalmış bir varlıktır, bu yüzden umut da eksikliğin bilgisiyle var olur. Umut, geleceğin ışığını bugüne taşıyan bir hayal gücü değilse, yalnızca boş bir teselliden ibaret kalır. Ama eğer umut, mevcut düzenin bastırdığı ve susturduğu ihtimalleri yeniden hatırlatıyorsa, işte o zaman politik bir güç haline gelir.

Ben kimim ki inadına umut diye bağırayım? Bu sorunun kendisi , bugün en politik soru. Çünkü umut, bireysel bir iyimserlik değil, kolektif olanın yeniden mümkün kılınması. Yalnızlık rejiminin ortasında umut, hak gibi, tanınmayı bekleyen bir şey. Varlığı kâğıt üzerinde değil, paylaşıldığında gerçek olan. Ümitsizliğin de paylaşıldığı bu topraklarda umut, bir duygu değil, bir eylem tarzı. Sessizliğe karşı sözü, parçalanmaya karşı ortaklığı, yılgınlığa karşı inadı hatırlatmanın başka bir adı. Belki de umut, yalnızlığın ortasında bile birbirimize ses vermeyi sürdürmektir. Ben de çok emin olmasam da.


