Son günlerde sıklıkla aynı sabaha uyanıyor gibiyim. Memleketten uzakta olunca insan gündemden de ister istemez uzaklaşıyor. Çünkü telefonu ya da bilgisayarı kapattığınızda bambaşka bir gerçekliğe adım atıyorsunuz, binlerce kilometre ileride sıradan bir günün akışına mesela. Oysa ekranı açtığınızda ağır ve boğucu bir ülke gündemiyle karşılaşıyorsunuz. Bu iki hâl arasında bazen mekân ve zaman sıkışıyor; insan kendi bedeninde bir tür çifte gerçeklik taşıyor. Ve o ikinci gerçeklik, son zamanlarda, arka arkaya gelen sansür haberleriyle sarsılıyor. Dehşete düşürmekten fazlasını yapıyor bu haberler bana, iyi eğitimli, açık görüşlü sandığım arkadaşlarımı tartışırken buluyorum. Cümlelerin arasına bir “ama” yerleşiyor: Elbette özgürlük olmalı ama. İşte o amanın ardından içim ürperiyor. Çünkü sansür kabul edilemez. Nokta. Onu tartışmaya açmak bile nefesimizi kesmek demektir. Bugün “onlarda yani” dediğiniz yasak, yarın başka yere sıçrar, bu konunun ama’sı asla olamaz. Zaten, ayrıca ifade özgürlüğü her zaman rahatsız edici ifadelerin özgürlüğüdür, rahatsız etmeyenleri korumak neden gereksin?
Yasak aslında bir şeyi ortadan kaldırmaz; yalnızca onun dolaşım biçimini değiştirir. Görünürlüğü silmez, fakat resmi alanla gayri resmî alan arasında keskin bir sınır çizer. Böylece kamusal tartışmadan dışlanan içerik, artık yalnızca kapalı gruplarda, yarı-gizli mecralarda varlığını sürdürür. Yasak, hem yokluk hem de tortu üretir, toplumsal bellekte konuşulamayan bir fazlalık birikir. Habermas’ın kamusal alan kavrayışını tersinden düşündüğümüzde, yasak aslında alanı daraltmaz, sadece konuşmanın kendisini parçalı ve güvencesiz kılar. Böylece yasaklanan, gündelik hayatta sıradan bir konser ya da kitap olabilecekken, artık yalnızca kültürel bir nesne değil, yasakla sınırlandırılmış kamusal alanın göstergesine dönüşür.

Yasak ile özgürlük arasındaki ilişki düz bir karşıtlık değil. Yasak, kimi zaman arzu nesnesini büyütüyor, ona görünmez bir dolanım alanı açıyor. Ama aynı zamanda toplumun kendi kırılganlığını ifşa ediyor. Yasaklama eylemi, yalnızca bir içeriği hedef almıyor; toplumsal tahayyülün sınırlarını yeniden çiziyor ve yasaklanan, toplumun hangi soruları konuşmaya tahammül edemediğinin göstergesine dönüşüyor.
Yasaklananla ve daha yasaklanmadan zihnimizde yasaklanmış sayılanla bir şey daha oluyor, dev bir alan boşalıyor. Söylenemeyen ya da söylenmeden geri çekilen sözler, iptal edilen bir konser ya da hiç yapılmaya cesaret edilmemiş bir gösteri, hepsi aynı boşluğu yaratıyor, hızla doldurulacak bir boşluğu. Vasatlık, yasakla açılan boşluk alanını zahmetsizce işgal eden en uygun form. Rahatsızlık yaratmayan, kolayca tüketilen, unutulabilir içeriklerle doldurulan bu boşluk, kısa sürede normalin ta kendisi haline geliyor. Gündelik hayatın alanı, bu yoklukla birlikte hızla sıradan ve yüzeysel olana teslim oluyor. Kötü filmler, kötü yazılar, içi boş serzenişler her yerde dolaşıyor, onlar hiçbir engelle karşılaşmıyor çünkü zaten kimseyi rahatsız etmiyor.
Kamusal alanın, rahatsız etme ihtimali olmayan içeriklerle dolması büyük tehlike. Vasatlığın görünmez istilası altındayız.

Vasatlık, sızıntı halinde ilerler. Yasaklar gündeme düşer, tartışılır, itiraz edilir; pek sonuç alınamasa da çoğu zaman. Oysa vasatlık tartışmalar olmadan yerleşir. Fark edilmeden fazlalığıyla şişkinlik yaratır. Adorno ve Horkheimer’in kültür endüstrisi kavramında dediği gibi, aynı kalıplarla üretilen filmler, yazılar, şarkılar toplumsal hayal gücünü köreltir. Bugün yalnızca endüstrinin seri üretimi değil; aynı zamanda bireylerin gönüllü katılımıyla beslenen bir dolaşımdan da bahsediyoruz, sosyal medya, algoritmalar, trend kavramı gibi. Çünkü vasatlık yalnızca yukarıdan dayatılan değil, aşağıdan sürekli yeniden üretilen bir normallik biçimi haline geliyor.
Bu görünmez istila, insanın kendi evinin içinde bile hissediliyor, karşı çıkmaya çalışsanız bile farkında olmadan teslim oluyor ve alanımızı kurtaramıyoruz. Bu sene başlayan dizilere baktım. Televizyonda birbirine benzeyen diziler, hep aynı melodramatik kurgular, aynı yüzlerin tekrar eden hikâyeleri var. Platformlarda farklı ülkelerin yapımları gibi görünen ama aslında aynı üç beş formüle dayalı içerikler geziyor. Sosyal medyada aynı estetik filtrelerle düzenlenmiş fotoğraflar, aynı cümle kalıplarına sıkışmış kişisel paylaşımlar her gün dolaşımda. Hepsi, aynı fazlalık hissini, yaratıyor, içerik çok ama farklılık yok.

Vasatlığın en etkili yanı, eleştiriyi bile kendi kalıbına uydurması. “Çok zor”, “çok uzun”, “çok karanlık” gibi etiketlerle dışlanan her farklı üretim, aslında vasatlığın sınırlarını pekiştirir. Düşüncenin alanı daralır çünkü “zor” olan, yani çaba isteyen şey, rahatsızlık yaratır; rahatsızlık ise vasatlığın kaldırabileceği bir şey değildir. Böylece yalnızca kolay tüketilen ve kolay unutulan üretimler dolaşımda kalır.
Vasatlığın bu yayılımını hegemonya kavramıyla ilişkilendirmek mümkün. Gramsci’nin dediği gibi, egemenlik yalnızca zor yoluyla değil, rıza yoluyla da kurulur. Vasatlık, bu rızanın kültürel yüzüdür. Çünkü kimseyi rahatsız etmez, kimsenin sınırlarını zorlamaz, kolayca tüketilir, düşüncenin ve hayal gücünün yerini doldurur; başka olasılıkların sesini boğar. Ardından yasakların dramatik şiddetinden farklı ama aynı ölçüde yıkıcı bir süreç açığa çıkar, vasatlığın görünmez istilası. Yasakların bıraktığı boşlukların ardından, kamusal alanı dolduran vasatlık. Toplumsal bellekte bir boşluk yaratmaz; aksine, bu boşluğu sürekli tekrarlanan imgelerle, klişelerle, yüzeysel deneyimlerle doldurur. Yasak yokluğu üretir; vasatlık fazlalığı. Bu fazlalık, her yerde hazır bulunan ama hiçbir şeyi sarsmayan bir doluluk halidir, bu fazlalığın ortasında, sahiden farklı ve özgün olan neredeyse görünmez hale gelir.
Vasat görünümler gerçeğin yerini aldığında, düşüncenin alanı da görüntülerin sonsuz tekrarına hapsolur. Vasatlık, tekrar ekonomisidir. Yasaklar, eleştirinin ve özgünlüğün önünü keserken; vasatlık, eleştiriyi gereksizleştirir. Bir noktadan sonra, farklı olan sadece sayıca az olmaz, neredeyse algılanamaz hale gelir; çünkü algının kendisi sürekli tekrar eden yüzeysellikle biçimlenmiştir.

O yüzden diyorum ya, vasatlık, yalnızca kötü içerik üretmekten ibaret değildir. O, toplumsal belleğin işleyişini dönüştürür, eksikliğin değil, fazlalığın baskısını kurar, özgün olanın görünmezliğini kalıcı hale getirir. Bu sürecin en ağır sonucu, toplumsal belleğin yapısında açılıyor. Yasak, konuşulamayanı arşive kaydeder; vasatlık ise belleği yüzeysellikle doldurur. Çünkü bellek yalnızca olanı değil, olmayanı da kaydeder. Geriye ne sahici bir yokluk ne de kalıcı bir iz kalır. Yalnızca eksikliğin sessizliği ile fazlalığın gürültüsü arasında ezilen bir gelecek ufkuyla baş başayızdır. Belleğin asli görevi farklı olanı saklamak, özgün olanın izini taşımaktır ya hani, bu izler silindikçe yalnız bugünü değil, yarını da yitiririz.
Rahatsızlık yaratabilecek her içeriğin serbestçe dolaşımını savunmak gerekir, yarını koruyabilmek için.


