Kolektif tatilin görünmez ritmi
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Kolektif tatilin görünmez ritmi

Tek başına sıradan olan anların, yan yana geldiğimizde ortak bir hafızaya dönüşme biçimleri

Kolektif tatilin görünmez ritmi

Uzun zamandır karşıma sosyal medyada aynı tatil önerisi çıkıyor, bir tür kitap kampı. İnsanlar, lüks otellerde ya da manzarası sonsuza açılan sahil evlerinde kalıyor, şezlonglara ya da ahşap masalara yerleşiyor, kupalarına kahvelerini dolduruyor, öğlen ve akşam enfes yemekler yiyor ve gün boyunca kitap okuyorlar; tek başlarına ama bir arada. Muhteşem evler, dünyanın en güzel tatil beldeleri. Bunların hepsi tek başına kitap okumak için değil, nasıl olsun? İnsan, başkalarının yanında sessiz kalabilmek için bile özel bir organizasyona ihtiyaç duyuyor artık. Hep beraber okumak, asıl olarak, hep beraber susmanın da biçimi.

Bu satırları bir tatilden yazıyorum. Çok kalabalık bir tatil beldesindeyim. İlk defa geldiğim bir yer; bir daha gelir miyim, bilmem. Ama şu an buradayım ve kocaman bir aile olarak tatil yapıyoruz, tam on üç kişi. Tatil bizimle tek bir kişinin deneyimi olmaktan çok, canlı bir organizma gibi, sürekli hareket halinde, sesli, beklenmedik şekilde de koordineli üstelik.

Biri havuza atlarken diğeri gözlüğünü arıyor, biri mutfaktan içecek alırken öteki “bana da” diyor, çocuklardan biri topu şişiriyor, diğeri yeni bir oyun kuruyor, büyüklerden biri güneş kremi ararken bir diğeri fotoğraf çekiyor.

Tatil aynı evin içinde sürekli akıp giden bir sahne gibi, hareketler birbirine değiyor, planlar üst üste biniyor, kimse tek başına bir günü tasarlamıyor. Ortaya çıkan, bireysel bir tatilden çok, birbirini sürekli tamamlayan, yeniden başlayan ve hiç bitmeyen bir kolektif akış.

Kolektivite, romantik bir kavram olarak hep “ortak amaç, ortak ruh” üzerinden anlatılır ama gerçekte çoğu zaman pratik gerekliliklerin yan yana getirdiği insanlar demektir. Bir gemiyi birlikte yüzdürmek gibi, herkesin aynı anda kürek çekmesi şart değil ama tek birinin bile küreğini bırakması dalgayı değiştirir. Kitap kampında bu, sayfa çevirme ritmiyle ölçülüyor olmalı, aile tatilinde ise plaj havlusunun yeri, kahvaltının saati ya da güneşin konumu.

Bireysel tercihlerin kolektif bir çerçeveye uyması, bazen zorunluluk, bazen de farkında olmadan kabul edilen bir anlaşma.

Sennett, insan ilişkilerinde asıl önemli olanın uyum değil, koordinasyon olduğunu söyler. Yani herkesin aynı şeyi yapması gerekmez; farklı şeyleri yaparken birbirimize uyum sağlayabilmemiz önemlidir. Bir orkestrada herkes aynı notayı çalmaz ama farklı sesler bir araya geldiğinde ahenk ortaya çıkar.

Sennett’in koordinasyon vurgusu, kolektiviteyi anlamak için önemli bir gibi vurgu aslında. Çünkü modern düşünce, kolektiviteyi çoğunlukla “ortak amaç” ya da “aynı ruh” etrafında tanımlar. Durkheim’ın kolektif bilinç kavramı, toplumu birbirine bağlayan ortak değer ve ritüelleri öne çıkarır; Benedict Anderson’ın hayali cemaatleri, insanların birbirini tanımasa bile aynı hikâyenin parçası olduklarını bilmesi üzerinden çalışır; Arendt için ise kamusal alan, insanların bir araya gelip birbirlerine görünür oldukları, konuşarak ya da susarak dünyayı paylaştıkları bir sahnedir. Bütün bu yaklaşımların ortak noktası, birlikte olmanın özünde “ortaklık” ya da “benzerlik” üzerinden açıklanmasıdır.

Kolektivitenin gücü, ortak amaçta değil, farklılıkların çakıştığı yerde belirir.

Herkesin aynı kitabı okuması gerekmez; farklı kitapların aynı masa etrafında açılması gerekir. Herkesin aynı anda yüzmesi gerekmez; önemli olan denizin etrafında sürekli bir hareketin sürmesidir. Kolektivite ortaklığın değil, farklılığın paylaşılan bir zeminde koordinasyonudur.

Bu görünmez ahengi en iyi anlatan örneklerden biri Jim Jarmusch’un Coffee and Cigarettes filmi. Film boyunca birbirinden bağımsız gibi görünen masalarda, küçük sohbetler sürer; kimi masada tartışma çıkar, kiminde sessizlik uzar, bazen söylenenler dağılır, bazen hiç tamamlanmaz. Her sahne, kendi içinde küçük ve sıradan bir karşılaşmadır ama bütün o parçalar bir araya geldiğinde aynı filmin parçası olduklarını fark edersiniz. Aslında onları birbirine bağlayan şey içerikleri değil, eşzamanlılıklarıdır. Hep birlikte bir kahve dumanının ve bir sigara külünün etrafında toplanmış olmaları, sahneleri görünmez bir ip gibi birbirine bağlar. Kitap kampında da bizim aile tatilindeki gibi, herkes kendi kitabına, kendi uğraşına, kendi sohbetine gömülmüş durumda; ama bütün bu farklılıklar aynı mekânı, aynı zamanı paylaştıkları için ortak bir anlatıya dönüşüyor. Yan yana olmanın, sessizliği veya gürültüyü kolektif kılmasının etkisi bu, tek başına sıradan olacak şeyler, bir aradalığın koordinasyonuyla daha büyük bir resmin parçasına dönüşüyor.

Robert Altman’ın Short Cuts’ında Los Angeles’ın farklı köşelerine dağılmış onlarca karakteri izleriz. Hikâyeler birbirinden kopuk görünür, biri evinde kavga eder, öteki trafikte sıkışır, bir başkası işine yetişmeye çalışır. Kendi hayatlarının merkezinde önemsiz sayılabilecek bu anlar, yan yana dizildiklerinde şehrin tek bir ritimle attığını gösterir. Filmin asıl gücü, karakterleri bir araya getirmesinden değil, onları aynı anda birbirinin içine değmeden hareket ettirmesinden gelir. Aynı şehirde yaşayan ama birbirini tanımayan insanların varlığı, bireysel deneyimlerin farkında olmadan kolektif bir koreografinin parçası olduğunu hissettirir.

Alejandro González Iñárritu’nun Babel’i dünyanın farklı coğrafyalarında geçen dört ayrı hikâyeyi birbirine bağlar. Fas’ta bir çöl, Tokyo’da bir apartman dairesi, Meksika sınırındaki bir yol, Kaliforniya’da bir otobüs; birbirinden uzak mekânlar, aynı anda yaşanan farklı olaylarla görünmez bir bütünlük oluşturur. Karakterler birbirinden habersizdir, aralarındaki bağ tesadüfîdir, ama aynı zamanın içinde var olmaları onları ortak bir hikâyenin parçaları haline getirir. Film, kolektivitenin yalnızca fiziksel yakınlıktan değil, eşzamanlılıktan doğduğunu hatırlatır: farklı diller, farklı hayatlar, farklı acılar yan yana geldiğinde, birbirine hiç değmeden bile aynı dünyanın ritmini paylaşır.

Birimiz deniz ayakkabısını kaybediyor, ötekimiz duş sırası bekliyor; e dün aldık suyu, ne çabuk bitti?, anahtarı kim aldı?, ehliyetimi gören var mı? derken mutfaktan bir ses geliyor: “Sen onu bırak da bu böreğin tadına bak.” Sana kahve yapayım mı?, sen ne söyledin yemeğe, ortaya mı gelecek? Çocuklar araya giriyor; nereye gideceğiz?, salondan bir müzik açılıyor, telefon çalıyor, biri dışarı çıkarken diğeri içeri giriyor. Her cümlenin yarısı duyuluyor, her eylem kesintili ama hepsi aynı anda akıyor.

Arada eski fotoğraflar açılıyor, anne babalarımızın gençliğinden kalma sahneler anlatılıyor, “ne günlerdi” deniyor, kimi “senin bebekliğini ben hatırlıyorum” diye hatırlatıyor. Yarım kalmış sohbetlerle, birbirine eklemlenen küçük kesintilerle ilerleyen bir gün; kaybolmuş bir gözlük, fazla ısınmış bir telefon, beklenen bir yemek, eriyen bir dondurma, hepsi tatilin ritmine karışıyor. İyi de sen hiç çilekliyi denemedin ki.

Bir tatil gününün akışı aslında büyük olaylardan değil, bu küçük kesişmelerden örülüyor. Gözden kaçabilecek kadar sıradan, tek başına hatırlanmayacak ayrıntılar, aynı evin içinde aynı anda yaşandığında ortak bir hikâyenin parçaları haline geliyor. Bireysel anların yan yana dizilmesinden çok, birbirine çarpıp sürtünmesinden doğan bir süreklilik. Bir şeyin kaybolması, bir şeyin bitmesi, bir şeyin paylaşılması… Tatile dair hatırlanacak olan da çoğu zaman bu küçük çakışmalar oluyor, kimse tek başına gününü yazmıyor, herkesin günü ötekinin gününe değerek ilerliyor.

Paylaşılan anların değeri böyle ortaya çıkmıyor mu? Her günkü küçük kesişmeler, kaybolmuş bir tişört ya da bitmiş bir su şişesi, kendi başına önemsiz görünebilir ama yan yana geldiklerinde hayatı taşıyan ortak bir hafızaya dönüşüyorlar. Masalar bir doluyor bir boşalıyor, sofralar kurulup dağılıyor. Bugün bizimle aynı masada oturanlar yarın olmayabilir; anne babalarımızdan, en sevdiklerimizden geriye yalnızca anlatılan anılar ve sararmış fotoğraflar kalıyor. Sofranın kendisi değişmiyor, yalnızca oyuncuları değişiyor. Bir zamanlar ailemizde bu masalar kurulmuş, bizim hatırlamadığımız geçmişte başka kahkahalar, başka sorular, başka telaşlar olmuş. Şimdi biz aynı sahneyi, farklı rollerle yeniden oynuyoruz.

Bu yazıyı yazarken yanımda Küçük Prens konuşuluyor. Küçük Prens’in tilkiyle karşılaştığı sahnede, tilki her gün aynı saatte buluşmayı ister; çünkü o anı beklerken kalbi hızlanacak, sıradan bir vakit artık özel bir zamana dönüşecektir. Anlam, tam da bu tekrarın ve paylaşımın içinde doğar. Tatilde bir şemsiyenin gölgesinde kurulan sohbet, ertesi gün aynı saatte duyulan kahve kokusu, akşam sofralarının etrafında yeniden başlayan konuşmalar… Ortak hazırlanma anları “hepimiz mi beyaz giydik?”, “senin ayakkabın daha rahat”, “o kitabı ben de okudum” cümleleri. Çölü güzel kılan, bir yerinde saklı duran kuyudur; hayatı da bu kuyular gibi, gündeliğin içine sessizce sızan ortak hatıralar taşır. Kolektivite hayatı anlamlı kılıyor, tek başına yaşanıp unutulacak anları, kuşaklar boyunca birbirine bağlayan, sürekliliği sağlayan görünmez bir damar gibi.

Woolf’ta karakterlerden biri, dalgalar kıyıya vurdukça ben de diğerleriyle birlikte varım, der. Tek başına silinip gidecek sesler, kaybolacak anlar, ancak birleşerek kalıcı bir hatıraya dönüşür. Yan yana geldiğimizde ortak bir dalganın parçası olmak isteriz; sonunda geriye kalan, yalnızca o sesin ördüğü görünmez bağdır.

İlgili İçerikler