İsraf mı, ihtiyaç mı?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

İsraf mı, ihtiyaç mı?

İsraf üzerine düşünmek yalnızca tasarruf ya da ahlak çağrısı değil. Bu kavram kaynakların nasıl kullanıldığını olduğu kadar değerlerin nasıl dağıtıldığını da gösterir. Bir toplum hangi harcamayı gerekli, hangisini gereksiz görüyorsa orada adalet anlayışının sınırları belirginleşir

İsraf mı, ihtiyaç mı?

Bu hafta bir haber düştü önüme. İstanbul Üniversitesi’nde, tarihi ana kampüsün tam ortasında, uzun bir masanın etrafına dizilmiş kristal bardaklar, parlatılmış çatal bıçak takımları, özenle katlanmış beyaz keten peçeteler… Üniversitenin orta yerinde ihtişamlı bir protokol sofrası kurulmuş. Aynı gün, aynı kampüste, yalnızca birkaç yüz metre ötede, öğrenciler yemekhane zamlarını protesto ediyor, “Bir öğün yemek hakkımızdır” diye slogan atıyorlar. Görüntüler bakakaldım, uzun süre ekranı kapatamadım. İki farklı masa vardı o gün, biri iktidarın diliyle donatılmış, görünür; diğeri yoksulluğun sesiyle çevrilmiş, duyulmaz. Çok şey düşünülebilirdi bu iki durum üzerine ama ben nedense şunun düşündüm, israf nedir ve neyin israf olduğuna kim karar verir? Kimin sofrası ihtiyaç, kiminki israftır? 

İsraf üzerine konuşmak için varacağım noktaya uzun bir yol seçiyorum. Tanımı belirsiz, ölçüsü kişiye göre değişen, tuhaf bir kelime bu israf. Kimin neyi “israf” olarak gördüğü konusu ilginç, birinin israf olarak gördüğünü başka biri için “hakkıdır, keyfidir, emeğinin karşılığıdır” diye meşrulaştırılabiliriz. Öyle ya, sofradaki artan yemeği bazen nimet sayıyoruz, bazen günah; gösterişli bir düğün “gelenektir” diye kutsanabiliyor, aynı ölçekli bir harcama başkası tarafından yapılınca “görgüsüzlük” diye damgalanabiliyor. Demek ki aslında ne kadar tüketildiğiyle değil; kimin tükettiğiyle ilgileniyoruz. O yüzden israf, sessiz sakin bir kavram gibi görünse de aslında son derece sınıfsal, ideolojik ve politik bir duruyor. Çünkü israf, herkes için aynı anlama gelmiyor, israfın dili sınıfsal; güçlü yaptığında adı itibar, güçsüz yaptığında israf deniyor.

İsrafı düşünürken aklıma ilk düşen şeylerden biri nedense televizyonlardaki yemek yarışmaları oluyor. Yemekteyiz programı mesela. Her gün yeni bir ev, yeni bir masa, yeni bir alışveriş listesi ve tekrar eden aynı cümleler: “Bu çorba içilmez”, “Eti pişirememişsin”, “Sunum zayıf”, “Tuzsuz olmuş.” O evlerin mutfaklarında harcanan emek, alışverişe dökülen para, sofralara çıkan malzemeler… sırf üç puan eksik vermek için yerden yere vuruluyor. Çünkü orada amaç yemek değil; yemek üzerinden kurulan küçük iktidar alanları. Sonunda parayı kim kapacak yarışı. Yoksa ağzınla kuş tutsan nafile. Ekmek kutsaldır denilen ülkede, milyonların gözü önünde her gün gıda ve emek israfı sahneleniyor. Üstelik bu, “eğlence” adı altında meşrulaştırılıyor. Kameranın görmediği yerde o tabakların yarısı çöpe gitmiyor mudur? 

İsraf dediğimiz şey sadece savurganlık değil; değer duygusunun çürümesi. Bir şeyin değeri artık emeğiyle, zamanıyla, hikâyesiyle ölçülmüyor, gösterisiyle ölçülüyor. Emek küçümseniyor çünkü görünmüyor; gösteri ise kutsanıyor çünkü görünüyor. Biz fark etmeden ölçülerimiz değişti bile, “ihtiyaç” küçüldü, “gösteriş” büyüdü.

İsraf aslında değersizleştirmenin de sistematik hâli. Çöpe atılan hem yemek hem emek çünkü. Şişirilmiş prodüksiyonlarda harcanan sadece para değil ama anlamın kendisi de, protokol sofralarında tüketilen sadece pahalı menüler değil, adalet duygusu da.  Ama konuya sadece “anlamın kaybı” diye de bakamayız, ülkede çıplak bir hayatta kalma mücadelesi var. Gerçek açlık, gerçek yoksulluk, bunlar anlamın değil, insanın sınırı. Biraz da bu yüzden ya, israf üzerine konuşurken, bu fikri estetik bir değere indirgeme lüksümüz yok.

Ekonomik israf en görünür olanı. Su kıtlığının yaşandığı, tarihî kuraklıkların kapıda olduğu bir çağda kaynakların bu kadar hoyratça israf edilmesi; üzerine bir de gösterişli açılış törenleri, savurganlık yalnızca ekonomik değil aynı zamanda ekolojik bir yıkım. Ya devamı gelmeyen projelere akan milyonlar… İkinci katman, göze hitap eden ama içi boş olan israf. Gösteriş israfı. Dev ekranlar, devasa prodüksiyonlar, şatafatlı partiler, abartılı reklam kampanyaları, gereksiz süslenmiş hayatlar… Burada harcanan şey para değil yalnızca; gerçeklik duygusu da. Guy Debord’un dediği gibi, gerçek hayatın yerini temsillerin aldığı bir çağda yaşıyoruz, gösteri gerçeğin önüne geçmiş durumda. Gösterişli olan kıymetli, sade olan değersiz sanılıyor. Böylece israf bir tüketim biçimi olmaktan çıkıp bir iletişim dili, hatta bir statü göstergesi hâline geliyor.

Vicdani israf da beni çok yaralıyor. Görmezden gelinen açlık, yok sayılan emek, sömürüldüğü hâlde romantikleştirilen yoksulluk… İsrafın özünde bir kayıtsızlık kültürü var. İsraf, sadece maddi bir kayıp değil, ahlaki bir çöküş. İsrafın kendisi kadar, israfa alışmak da tehlike.

İsraf bugün karşımıza çoğu zaman normalleştirilmiş bir gösteri olarak çıkıyor. Bazen adına sadece “etkinlik” deniyor, bazen “prestij”, bazen “içerik üretimi”, bazen “ekonomi canlanması”. Ama perdeyi hafifçe araladığınızda, aynı tekrar eden manzarayı görüyorsunuz, fazlalığın övüldüğü, emeğin görünmez kılındığı bir dünya.

Mesela artık dizi galaları küçük festival alanlarına dönüşmüş durumda. Bir platform dizisinin tanıtım görüntülerini gördüm de, içerikten çok ihtişam görür oldunuz mu siz de benim gibi? Kırmızı halılar, dev ekranlar, siyah limuzinler, milyonluk takımlar, sponsorların logolarıyla dolu duvarlar… Her şey büyük, parlak, pahalı. Ama ya hikâyenin kendisi? Ya dizi? O genelde pek de iyi sayılmaz. Devamlılık kurgusu yok, oyuncu yönetimi kötü ama  bir dakika, bugün bir dizinin iyi olması gerekmiyor; iyi pazarlanması yeterli. İçerik boşluğu, bütçe ve parıltıyla kapatılıyor. Ya da milyonluk dizi oyuncularıyla. İşte yine bana hep israf gelen alanlardan biri. Çıkıp da bileklerinin hakkı demeyin ne olur. Nasıl ünlü, neden ünlü, ne yapabiliyor diye sorduğum o kadar çok insan var ki. O zaman ortaya çıkan şey, gösterişin büyüdüğü, anlamın küçüldüğü bir üretim biçimi. Partisiyle ters orantılı içerik. Hikâye israfı, düşünce israfı.  İnsan çok yazık diyor ya içinden. Elden ne gelir?

Aynı şey sosyal medyada da yok mu? Parlatılmış hayatlar, sonsuz tüketim tavsiyeleri, restoranların şova dönüşen sunumları, devasa AVM açılışları, influencer estetiği. İnsanlar artık yaşamak için değil, görüntü üretmek için yaşıyor. Parıltı sanki yeni bir toplumsal para birimine dönüştü. O parlak görüntüler gözümüzü kamaştırırken, gerçek yoksulluğun görüntüsü giderek kararıyor. Görsel fazlalık çoğaldıkça, gerçek hayat derinliğini kaybediyor. İşte yine israf, görme yeteneğimizi israf ediyoruz. Dizilerin parıltılı kıyafetlerini düşünün. O ihtişamlı giyim de bu fikirden çok uzağa düşmüyor. Topuklu ayakkabılarla evin salonunda düşmeden ilerlemeye çalışan, kocaman küpeleriyle sabah kahvesi hazırlayan gece elbiseli kadınlar. O elbiseler yalnızca kostüm değil, arzunun ve sınıfsal hiyerarşinin paketlenmiş hâli. Parıltı estetiği, televizyon ve dijital platformlarda gösterişin ideolojik bir araca dönüşmüş biçimi. Lüks, hikâyelerin değil görüntülerin içinde çoğalır; insanların nasıl yaşadığını değil, nasıl görünmesi gerektiğini empoze eder. En dikkat çekici yanı da bu estetiğin çoğunlukla kadın bedenine yüklenmesi. Ev içi sahnelerde bile abartılı makyajla dolaşan, gündelik yaşamla ilgisi olmayan kıyafetler taşıyan kadın karakterler, hikâyeyi taşımaktan çok bir vitrini sürdürmekle görevlendiriliyor. Kadın bedeninin gösterinin yüzeyi hâline gelmesi yalnızca cinsiyetçi bir bakış açısını değil, aynı zamanda derin bir sınıf baskısını da açığa çıkarıyor. Parlamak bir zorunluluğa, eksiksiz görünmek bir başarı ölçütüne, kendini ifade etmek ise tüketilebilir bir imaja indirgenir. Böylece görüntü bir sermaye türüne dönüşüyor, güçlü olan haklı değil, ışıltılı olan. Bu noktada israfın başka bir biçimi ortaya çıkmıyor mu? Yalnızca maddi tüketim değil, bakışın, dikkatin ve duygunun da israfı. Görsel bolluk içinde kaybolan şey ölçü duygusu değil sadece, gerçeklik duygusunun kendisi.

Büyük şehirlerin girişlerindeki dev anıt projeler, törenlerinin gösterişli detayları, milyonluk makam araçları, sınırsız temsil ve ağırlama bütçeleri, itibar adı altında meşrulaştırılmış şatafat. Bu gösterişli görüntüler, yoksulluğu perdelemek için sahnenin önüne yerleştirilmiş dekorlar gibi duruyor. İsraf burada kurumsal bir tercih, sınıfsal bir tercih. İktidarın tercihi. Ama o zaman da adına ihtişam deniyor zaten.

İsrafı yalnızca bireysel zaaflar ya da ahlaki zayıflıklarla açıklamak yeterli değil. Bu konuda konuşurken davranışlardan çok, onları mümkün kılan düşünsel ve toplumsal düzeni hesaba katmak gerekiyor. Amerikalı iktisatçı Thorstein Veblen’in gösterişçi tüketim kavramında, harcamanın temel işlevi ihtiyaç karşılamak değil, dikkat çekmek, fark edilmek ve üstünlük bildirmektir. Tüketim bu anlamda bir iletişim biçimine dönüşür. Paranın dili sessiz değildir; görünür olmak için harcanır. Bu yüzden israf çoğu zaman ihtiyaç fazlalığından değil, teşhir arzusundan beslenir. Bourdieu’nun sınıfsal bakışında, insanların tercihleri yalnızca ekonomik gücün sonucu değildir. Zevkler, alışkanlıklar, seçimler ve yaşam biçimleri bir sınıfsal kültürü taşır. Bu nedenle aynı davranış toplumsal hiyerarşide farklı adlar alır. Bazılarının harcamaları yaşam standardı sayılır, aynı davranış başkaları için ölçüsüzlük olarak damgalanır. Böylece israf, nesnel bir tanım olmaktan çıkar ve hangi konumdan bakıldığına göre değişen ilişkisel bir kavrama dönüşür. Debord’un yukarıda bahsettiğim gösteri toplumu ifadesi gibi. Günümüzde değer, içeriğin niteliğinden çok sunum ve gösterim gücü üzerinden belirleniyor. Gerçeklik yerini temsile bırakırken, düşünce yüzeyselleşiyor. Görüntünün hüküm sürdüğü bu ortamda ölçüsüzlük olağanlaşıyor ve israf sıradanlaşıyor. Tüketim büyürken anlam küçülüyor; fazlalık, değerin önünü kapatıyor.

İsraf üzerine düşünmek yalnızca tasarruf ya da ahlak çağrısı değil. Bu kavram kaynakların nasıl kullanıldığını olduğu kadar değerlerin nasıl dağıtıldığını da gösterir. Bir toplum hangi harcamayı gerekli, hangisini gereksiz görüyorsa orada adalet anlayışının sınırları belirginleşir. İstanbul Üniversitesinin avlusundaki iki masa bu açıdan çarpıcı bir örnekti. Aynı mekânda iki farklı hayat yan yana duruyordu. Bir yanda kurulan ihtişamlı bir sofra, diğer yanda bir öğün yemek hakkı için bekleyen öğrenciler. Bu manzara israfın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve etik bir tercih olduğunu açığa çıkarıyor. Kaynakların kimden esirgendiği ile kime sunulduğu arasındaki fark büyüdükçe yalnızca eşitsizlik artmaz. Toplumsal ölçü duygusu da zayıflar. Ölçünün kaybolduğu yerde israf sıradanlaşır. İsraf sadece harcama biçimi değil, bir güç uygulaması. Kaynağın kimden esirgenip kime aktarıldığıyla ilgili. Bu yüzden israf tasarrufla değil, adaletle ilgili.

İlgili İçerikler