Hız çağında anlatı
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Hız çağında anlatı

Anlatı her dönemde değişti ama bugün hızın, ekranın ve algoritmanın belirlediği bambaşka bir ritimdeyiz

Hız çağında anlatı

Martin Scorsese belgeselini izlediğimi söylemiş miydim? Beş bölümü bir akşamda izledim. Seviyorum böyle hikâye anlatımıyla ilgili içerikleri; aslında bu bir Scorsese belgeselinden çok sinema anlatısı belgeseliydi. Çok şey vardı bilgi olarak ama birkaç şey aklımda yer etti, hepsini ara ara yazarım muhtemelen. Biri şu; Jaws’ın bu türün başlangıcı olup olmadığını tam hatırlamıyorum ama Scorsese, bu filmi izlemeye gittiğinde daha ilk on beş dakikada bir dönemin bittiğini anladığını söylüyor, bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağını anladığını ekliyor. Hikâye kurmayı bilen adam, anlatı kıvrımlarını görünce tanıyor tabii; ritmin nereden nereye gideceğini, seyirciyi artık neyin yakaladığını sezebiliyor. “Artık benim çekeceğim filmlerin daha zor yapımcı bulacağını biliyordum” diyor. Yani Jaws bir gişe başarısı olduğu kadar, sinemanın temposunu, anlatı beklentilerini ve stüdyoların neye yatırım yapacağını kökten değiştiren bir dönüm noktası. Mesela Evde Tek Başına, Mrs. Doubtfire, Jumanji, The Parent Trap, Bak Şu Konuşana ya da Beethoven gibi filmler de aynı kalıba oturuyordu. Büyük stüdyoların o dönemde ailece izlenebilir güvenli içerik üretme stratejisi, hem Reagan sonrası kültürel iklimle hem de sinemayı televizyona ve kabloya kaptırmama çabasıyla bağlantılıydı. Politik ve ekonomik olarak risk almayan, ev içi birlik duygusunu onaran, şiddeti ve karmaşıklığı sınırlayan anlatılar tercih ediliyordu. Stüdyo sistemi geniş kitleye oynadığı için dramatik derinlik yerine tanınabilir tipler, hızla kurulabilen çatışmalar ve kolay takip edilen senaryo şablonları benimsendi. Ve aslında hepsi aynı formülle çekildi bu filmlerin, aile yapısında küçük bir kriz, çocuğun ya da ana karakterin tek başına kaldığı bir sınanma anı, ardından eğlenceli ama tehlikesiz bir macera ve finalde yeniden sağlanan düzen. Bu formül, hem seyircinin güvenli alan beklentisini karşılıyordu hem de stüdyoların yılda birkaç tane garanti gişe çıkarma politikasına çok uygundu. Bu yüzden Home Alone gibi filmler sinemanın ailece tüketilen bir ritüel olarak yeniden kurulmasında da rol oynadı.

Ama bu çok sürpriz değil; sinemanın her dönemine bakıldığında, koşullar değiştikçe anlatıların da biçim değiştirdiğini görüyoruz. Teknolojinin hızı, stüdyo politikaları, seyircinin alışkanlıkları… Hepsi hangi hikâyelerin ne zaman mümkün, ne zaman namümkün olduğuna karar veriyor zaten. Ve elbette bu her anlatı biçimi için geçerli.

Radyo programında konuğumla konuşurken –ki o bölüm de tam bu yazıyı okuduğunuz pazar günü yayınlanacak– son dönem kitapların ne kadar senaryo yazmaya elverişli biçimde yazıldığından bahsettik. Sanki yazarlar yönetmene direktif verir gibi yazıyor diyordu arkadaşım. Bu soru aklıma takıldı. Bunun altında birçok başlık açılabilir. Burada hepsini açamasam da birkaç tanesini düşünebilirim ve radyo programında konuşmadığımız biçimleri yazmaya gayret edeceğim ki, kendimi de tekrar etmiş olmayayım.

Aslında son yıllarda eleştirmenlerin özellikle işaret ettiği noktalardan biri şu, Sally Rooney’nin kısa cümlelerle, mesajlaşma ritmine yaslanan, diyaloğu parantezsiz ve sade kullanan anlatımı. Bunun okuru hızlandırdığı, zihni görüntülemeye ittiği sık sık yazıldı. Yalnız Rooney değil; Ottessa Moshfegh ve Sheila Heti gibi isimlerde de gündelik iletilerin, mesaj akışının, ekranda beliren küçük düşüncelerin yazıya sızdığı, dijital efemera duygusuyla kurulan bir anlatı görülüyor, yani metne kalıcı olmayan, hızlı tüketilen, parçalı dijital düşünme biçiminin girmesi

Aklıma Murakami’yi getiriyor. Eleştirmenler Murakami’nin Japonca yazdığı metinlerin sade, ritmik ve çeviriye çok açık bir yapıda olduğunu söylüyor. Murakami, kariyerinin başında İngilizceyle kısa bir deneme yaptığını ve bunun Japonca cümlelerini kısaltıp daha doğrudan bir dile yönelttiğini de anlatır. Yani asıl yazı dili Japonca olsa da bu deneyimin yarattığı sadelik, metinlerinin farklı dillere çevrilirken ritmini koruyabilmesini sağlıyor.

Bu bana geçen gün toplantıda, Alman bir hocanın “ne kadar uğraştıysak da ilk çıktığında Twitter’ı kullanmayı başaramadık” deyişini hatırlattı. Aslında Twitter’ın da 140 karakteri İngilizceye göre düzenlenmişti; tek kelimenin 140 harf olduğu Almanca bu kalıba zor giriyordu.

Elbette okuma biçimlerimiz izleme biçimlerimizden, izleme biçimlerimiz hayatın hızından ve dijital ekranlardan etkileniyor. Bu konu o kadar engin ve nefis ki, benim burada yazdıklarım konu hakkındaki soruların yüzde birini bile cevaplamaya karşılık gelmeyecek biliyorum. Ama yine de deniyorum işte.

Sinemanın ortaya çıkışı, modernist edebiyatın kendini yeniden kurduğu döneme denk gelmişti ve bu karşılaşma, metinlerin biçimini, ritmini, bakışını kökten değiştirmişti. Önemli kuramcılar bu konuda epey yazdılar, yazarlar sadece sinema hakkında yazmadı; sinemanın görme biçimini, zaman kullanımını, montaj hissini edebiyatın içine taşıdılar. Hızlanmış algı, parçalı sahneler, beklenmedik geçişler, rüya ve gerçek arasında kayan bir bilinç… hepsi sinemadan mirastı, sinema artık düşünme biçimimizi değiştirmiş, modernist romanın içine görünmez bir optik mekanizma yerleşmişti; yazar kamera hareketini andıran bir bakışı, okur da sahneleri birleştiren o yeni algı ritmini benimsedi. Böylece edebiyat, sinemanın yanında ikinci bir duyusal dil kazandı.

Sinemanın temel gücü olan hareket duygusu, yüzyılın başında edebi anlatıya da üç farklı yoldan sızdı. Anlatının ritmi hızlandı; bakış açısı daha akışkan oldu, kesintiler arttı, karakterlerin algısı sabit bir noktadan değil, sürekli kayarak, takip ederek, neredeyse görsel bir düşünme biçimiyle ilerlemeye başladı. Conrad, Woolf, Joyce gibi yazarların metinlerinde zihnin hareket etme tarzı bu yüzden sinematografik bir algıya benzer. Aynı dönemde sinemanın yakın çekimi de edebiyata girdi. Nesnelerin büyütülmesi, bir yüzün ya da bir elin odak noktası hâline gelmesi, algının daralıp yoğunlaşması… Mansfield’ın öykülerindeki yoğun an hissi ya da Woolf’un bir vitrindeki ayrıntıya kamerayla yaklaşır gibi yönelmesi bu yeni duyarlığın işaretleriydi. Montaj fikri de romanın içine yerleşti; kesmeler, atlamalar, sahne değişimleri artık sinemasal bir hızla yapılmaya başlandı. Ulysses’in sıçrayan, parçalı zamanı ve USA Trilogy’nin çok katmanlı, kesmeli ritmi de sinemanın etkisiyle ortaya çıkan bu yeni anlatı düşüncesinin örnekleriydi. Anlatıcı değişti, artık bir göz değil, bir kamera gibi gözetleyen, yönlendiren, sahneyi kuran bir bilinç vardı. Sinema edebiyatı algı, zaman ve hareket düzeyinde yeniden düşünmeye zorladı.

Buradaki örnekleri başka bir zaman çok arttırabilirim, bu dersi en son vereli üzerinden bir hayli zaman geçti, ama konu konuyu açınca kendimi bir an yine burada buldum.

Asıl sorum şu; bugünkü ekran kültürünün anlatma ve anlama biçimlerimizi değiştirmemesini umabilir miyiz? Bence imkânsız. Aslında ekran kültürü diyorum ama bugünün Jaws’ı belki de algoritma. Instagram kaydırarak tüketilen mikro anlatıyı teşvik ediyor; Netflix durdurulup yeniden başlatılabilir bir izleme ritmi yaratıyor; Amazon yazarı veriyle takip eden, kitabın nasıl okunacağını sayılarla belirleyen bir yayıncılık modeli kuruyor; Wattpad ise tüm bir gençlik edebiyatını anlık geri bildirimle şekillendiren bir ekonomi haline geldi. Yani değişimi belirleyen şey artık sadece ekran değil, ekranın arkasındaki görünmez düzenleyici güç.

Woolf’un bir vitrindeki ayrıntıya yaklaşmasıyla bugünün yazarının bir bildirim noktasına yaklaşması arasında uçurum var gibi görünse de, ikisi de insanın dünyayı anlamlandırma çabasının farklı dönemlerdeki izdüşümleri. Değişim kaçınılmaz; anlatının biçimi her dönemde içinde yaşadığı dünyanın hızına, teknolojisine, estetik alışkanlıklarına göre yeniden şekilleniyor. Ve elbette bugün de ekran kültüründen beslenip onu güçlü bir edebi derinliğe dönüştüren pek çok yazar vardır; benim bildiklerim birkaç tane, bilmediklerim sonsuzdur. Cole’un metinleri, özellikle Açık Şehir, bugünün dikkat ekonomisini çok iyi yakalayan bir ritme sahip. Bir yürüyüş sırasında zihnin bir bildirim gibi bir konudan diğerine atlayışı, kesintili düşünme biçimi, ekran çağının dağınık ama yoğun algısını andırmıyor mu? Yine de bu parçalanmışlık onu yüzeyselleştirmiyor; tam tersine, Cole bu akışkan dikkati yavaş bir düşünme alanına dönüştürüyor. Fotoğrafik bakışının etkisiyle cümleler kısa ama katmanlı; çağdaş hızın içinden görmenin kendisine dair bir derinlik çıkarıyor. Cusk’ın Outline üçlemesi, dijital çağın ritmine benzeyen bir anlatı kuruyor, boşluklar, kesintiler, parçalı konuşmalar, öznenin geri çekilişi… Ama tam bu parçalanmışlık içinde büyük bir düşünsel alan açıyor. Mesajlaşmanın ritmine yakın kısa sahneler var ama içlerindeki sessizlik Woolf’un bilinç akışını hatırlatacak kadar yoğun. Cusk, çağın hızını kabul ediyor ama ona teslim olmuyor; boşlukları bir yüzeyselleşme değil, derinlik yöntemi olarak kullanıyor.

Hikâyenin dönüşmesi, onun zayıfladığı anlamına gelmiyor; bazen tam tersine yeni bir duyarlılığın, yeni bir yoğunluk biçiminin habercisi oluyor. Asıl ilginç olan, her dönemin kendi Woolf’unu, kendi ritmini, kendi hareket duygusunu edebiyata taşıyacak o yeni sesi, mutlaka yaratması değil mi? Değişen form, ama işlev aynı. Dünyaya yeniden bakmanın bir yolu. Ya da ben bu hafta fazla iyimserim.

Ama iş yazarla da bitmiyor ki. Yazarların kısa cümle yazmasını, senaryo gibi düşünmesini konuşuyoruz ama daha radikal olan şu, okur da artık okurken sahne gören bir okur. Zihni metni film gibi işleyecek biçimde eğitilmiş durumda; dikkati parça parça, karakter değil ritim takip ediyor, sahneden sahneye geçen bir bilinç taşıyor. Modernizmde yazar sinemayı içselleştiriyordu; bugün okur zaten sinematik bir zihinle geliyor. Bu yüzden çağdaş anlatının dönüşümünü anlamak için yalnızca yazarı değil, okurun yeni algı mekaniğini de hesaba katmak gerekiyor.

Modernizmde hareket derinleşmenin aracıyken, bugün hareket çoğu zaman parçalanmanın sonucu. Bir yüzyıl önce hız, bilincin daha karmaşık çalışabilmesi için yeni bir alan açıyordu; bugünse hız, dikkatin dağılmasına fırsat vermeden tüketilsin diye var. Modernist hızın ardında düşünceyi yoğunlaştırma arzusu vardı, dijital hızın ardında ise akışı kaybetmeme refleksi. Aynı kelimeyi kullanıyoruz ama işlevi bütünüyle başka.

Scorsese’nin Jaws’ı izlerken bir devrin kapandığını anlaması, anlatıdaki dönüşümlerin çoğunun ancak geriye bakınca fark edildiğini hatırlatıyor. Belgeseli izlerken benim de aklıma o kadar çok şey düştü ki, hepsini tek bir metne sığdırmak mümkün değil. Bu yazı yalnızca onlardan biri. O akşam not aldığım başka sorular da var; sinemanın bugünkü hızla nasıl konuştuğu, anlatının nerede tökezleyip nerede ivme kazandığı, seyircinin neyi artık görmezden geldiği… Bir ara onları da konuşuruz. Şimdi ışıklar yavaşça açılıyor; perde kapanmış, biz ayağa kalkmışız, salondan çıkmak için hazırlanan kalabalığa karışıyoruz. Film bitmiş ama kafamızın içi hâlâ hikâyeyle dolu. Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki o cümle geliyor aklıma: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan.” Tam da o anın içindeyiz şimdi.

İlgili İçerikler