Heval! Süreç bunu kaldırmaz…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Heval! Süreç bunu kaldırmaz…

Büyük umutlarla girdiğimiz süreçte komisyon süreci toplumsallaştıracağına, gelenler komisyonu siyasallaştırmaya çalıştı. Suriye sahasında da “de-facto özerklik” beklentisi ile masada “de-jure güvence” arayışı birbirini iptal etti; kısa vadeli taktik kazançlar uzun vadeli stratejik güveni aşındırdı. Bugün gelinen noktada ise süreç, Öcalan’ın İmralı’dan çıkmasına bağlanmışsa artık yolun sorunu görünüyor demektir

Heval! Süreç bunu kaldırmaz…
Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri'nin katıldığı 20 Ağustos tarihli Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu toplantısı

80 öncesi kitleselleşmeyi başarmış sol örgütlerden Devrimci Yol, çeşitli sebeplerle “silahlı mücadeleye” girmedi. Ama genç kitlesini diri tutmak için kulaktan kulağa hurafeleri de hiç eksik olmadı. 12 Eylül darbesinde Kıyı Ege’de dağa(!) çıkıp jandarmanın “Yav ne yapıyorsunuz orada” anonsuyla inilmesi de İstanbul Üniversitesi’nde tank saklandığı da yıllar içinde gülerek anlatıldı.

Örgüt 90’ların başında Özgürlük ve Dayanışma Partisi adı altında “siyasallaşmaya” karar verdiğinde tüm bu süreci özetleyen bir türkü ağızlarda dolaşıyordu. Çoğumuzun bildiği Divane Âşık türküsü örgütün 80 öncesinden 90 ortasına kadar olan bölümünü anlatıyordu aslında:

Al şalım yeşil şalım da

Dünyayı dolaşalım

Sen yıldız ol ben yumruk

Fatsa’da buluşalım

Fatsa’da bu-lu!

Oğlan gelmiş on beşine

Keleş ister eline,

Ver eline keleşi

Titresin oligarşi

Titresin o-li!

Siyasallaşma tartışmalarıyla şarkıya yeni bir bölüm eklenmişti:

İyi dersin hoş dersin de

Süreç bunu kaldırmaz!

Gel biz senle beraber,

Yasal parti kuralım

Yasal parti kur!

Ne yalan söyleyeyim, arkadaş ortamlarında eğlenerek, zeki bularak ben de söylerdim… Son bir aydır da yine söylüyorum. Özellikle de “SÜREÇ BUNU KALDIRMAZ” bölümünü… Bu nakaratın ironisi bugün yeniden anlam kazanıyor.

Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri,Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nda, 20 Ağustos

Türkiye yönünü arıyor (yine)

Son çözüm sürecinin ilk gününden beri anlatmaya çalışıyorum: Bu süreç sadece Türk’ün Kürt’le barışması değil, Kürt’ün Türk’ü kucaklaması değil. Aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel güç mimarisindeki yerini yeniden tanımlama girişimi. Bu, ABD Başkanı Trump’ın küresel düzeni yeniden kurgulama çabasının içinde, Türkiye’nin oynayacağı rolün belirlenmesi süreci olabilir.

Her on yılda bir askerin yön belirlediği Türkiye bir kez daha yönünü arıyor. Ancak bu kez “yön”, yalnızca iç siyasi kuvvetlerle değil, enerji hatları, savunma entegrasyonları ve bölgesel ittifak ağlarıyla belirleniyor.

Bölgesindeki savaşlarda, çatışmalarda ve sonrasında kurulacak düzende (ya da yapılacak yolları, inşaatlarında) masada aktif bir güç olacak mı olmayacak mı? Sürecin sonunda bu soruya da yanıt bulacağız. Hatta buna bir de güçlü bir iddia ekliyordum: Bu süreç Gazze’deki çocuğun da umudu olacak. İçindeki sorunları aşmış, enerjisini dışa akıtabilen bir Türkiye bölgeye umut olabilir çünkü.

İsrail’in Suriye sahasında Dürzilere havuç verip Kuzey’deki Kürtlerin iştahını kabartması, İran’a saldırı sırasında PKK içindeki bir grubun İran’la savaşa hazırız mesajı verdiği iddiası çözüm sürecinin sadece Türkiye için olmadığını da gösterdi. Saha sinyalleri, Kürt dosyasının pek çok başkentte “transfer edilebilir güç” olarak görüldüğünü hatırlatıyor.

“Ama ve ötesi”

Gençlik yıllarımda dilime pelesenk olan Divane Âşık türküsünün bile tutarsızlığından mıdır, gazetecilik mesleğine erken başlamamdan mıdır bilmem; hiçbir yere ait olamadım. İnandığım şeyler için bağırdım ama slogan atmayı hiç sevmedim. Bu kadar büyük iştahla bağıra bağıra savunduğum süreçte de “ama” noktasına ulaştım.

Büyük umutlarla girdiğimiz sürecin ilk hayal kırıklığını Meclis’te kurulan komisyonda gördüm. Sürecin toplumsallaşması için önemli gördüğüm komisyon, süreci topluma götürmek yerine “toplumu” temsil edenleri ayağına çağırdı, dinledi. Komisyon süreci toplumsallaştıracağına, gelenler komisyonu siyasallaştırmaya çalıştı.

İkinci endişe/hayal kırıklığı Suriye sahasında oldu. YPG’nin Şam’la entegrasyona yanaşmaması, bunu yaparken Türkiye’deki süreçten ayrışmaya çalışması süreci tıkadı. Süreç yine Suriye’de çökecek endişemi Türkiye’deki Kürt hareketinin de “çökerse çöksün, Suriye’de kazanıyoruz” yaklaşımı artırdı. Sahada “de-facto özerklik” beklentisi ile masada “de-jure güvence” arayışı birbirini iptal etti; kısa vadeli taktik kazançlar uzun vadeli stratejik güveni aşındırdı. Kürt hareketinin ya da en azından içindeki bazı isimlerin sürecin çökmesine bu kadar teşne olması ürkütücü bu arada.

Diyarbakır'daki "Öcalan'a özgürlük" yürüyüşü, 18 Ekim

Suriye’den entegrasyona yönelik gelen son bir iki haber şimdilik iyiye gidişi gösterse de şimdi başka bir sorunumuz oldu. DEM’lilerin başta satır aralarına serpiştirdiği, sonra arada kaynattığı, sonra ara başlık açtığı, bugünlerdeyse her alanda söylediği “ÖCALAN’A ÖZGÜRLÜK” meselesi. İlk aylarda Öcalan’ın kendisi bile bu konuda bir söylem geliştirmedi, “Benim özgürlüğüm mesele değil” deyip geçti. Sonra konu daha anlaşılır bir şekilde İmralı adasında süreç için çalışmasının kolaylaştırılması olarak anlatıldı. Bu da makul ve anlaşılır bir şeydi.

Ama Meclis’te ve sokakta atılan sloganlardan, taleplerden, söylem biçimlerinden Öcalan’ın gerçekten sokağa çıkması ve hatta Meclis’e gelmesini isteyenler olduğunu görüyorum.

Bunun gerçekleşeceğine inananlara bir sözüm yok; ne desem boş zira.

Ama bunun gerçekleşmeyeceğini bilerek bunda diretenleri kenara not etmek lazım.

Tarih bu ısrarı da not edecek; süreç çöktüğünde “nedenlere” bakarken, masanın taşıma kapasitesini aşan bu retoriğin payı ayrı bir başlık olarak duracak.

Bugün gelinen noktada süreç, Öcalan’ın İmralı’dan çıkmasına bağlanmış ve bunun için Meclis’te slogan atılmış, sokakta polise “düşman” denmeye başlanmışsa, artık yolun sorunu görünüyor demektir.

Oysa “Öcalan’a özgürlük” sloganı yerine, iktidarın yapmadıkları ve yapması gerekenler listesi sokak sokak gezdirilse belki de süreç kendi zeminini bulurdu.

Kısacası heval, süreç bunu kaldırmaz…

İlgili İçerikler